FA -1981 Limni Krizi
TÜBİTAK /SOBAG 1001 Projesi / Proje No. 112K172
Türkiye'de Dış Politika Krizlerinde Karar Verme ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi

logotdp

ÜYE GİRİŞ

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

S5 Register

  • Üyelik
TÜRK DIŞ POLİTİKASI KRİZLERİ

TÜRK DIŞ POLİTİKASI KRİZLERİ (29)

Bu modülde görülecek kriz örnekleri henüz sadece proje grubuna açıktır. İlerleyen süreçte genel kullanıma açılacaktır.

Alt Kategoriler

Ana Sayfa - 1924 Musul Krizi

Ana Sayfa - 1924 Musul Krizi (1)

ANASAYFA - 1924 -1926 MUSUL KRİZİ

Devam...
Ana Sayfa - 1929 Küçük Ağrı Krizi

Ana Sayfa - 1929 Küçük Ağrı Krizi (0)

Ana Sayfa - 1929 Küçük Ağrı Krizi

Devam...
Ana Sayfa - 1927 Bozkurt - Lotus Krizi

Ana Sayfa - 1927 Bozkurt - Lotus Krizi (1)

Ana Sayfa - 1927 Lotus - Bozkurt Krizi

Devam...
Ana Sayfa - 1945 Türk Boğazları ve Kars-Ardahan Krizi

Ana Sayfa - 1945 Türk Boğazları ve Kars-Ardahan Krizi (0)

Ana Sayfa - 1945 Türk Boğazları ve Kars-Ardahan Krizi

ÖZET

Türk dış politikası krizleri içerisinde 1945 Sovyet Talepleri Krizi, en uzun döneme yayılan krizdir. Kriz, 12 Haziran 1945’te başlamış, 1947 Truman Doktrini ile etkisini azaltmış ancak Stalin’in ölümü sonrasında Rus yöneticilerin 30 Mayıs 1953’te yaptıkları yarı resmi deklarasyon ile sona ermiştir. 

Sovyet Talepleri Krizi, Soğuk Savaş’ın ortaya çıkışının ilk işaretlerinin hissedildiği,  uluslararası sistemdeki değişim ve bloklaşma hareketlerinin ortaya çıkmaya başladığı bir dönemde meydana gelmiştir. Sovyet talepleri Krizi, Türkiye açısından her alanda büyük bir değişime işaret etmektedir. Sovyet Talepleri Krizi, Türkiye’nin hem iç, hem de dış politikasında önemli değişiklerin yaşanmasına neden olmuştur. Toprak talepleri, Türkiye’nin batı bloğunda yer almasının önünü açtığı gibi, ülke içerisinde çok partili hayata geçilmesini de sağlamıştır.

1945 Sovyet Talepleri Krizi, Türkiye’nin SSCB karşısındaki güç asimetrisini kendi lehine kullanmasının çok önemli bir örneğidir. Türkiye karşısında oldukça büyük ve güçlü bir ülke olan SSCB, askeri ve siyasi gücünün etkisiyle bir şantaj stratejisi uygulamış ancak bu strateji yetersiz kalmıştır. Türkiye, Montrö’nün yenilenmesi gibi taleplerin antlaşmanın tarafları ile görüşebileceğini belirterek bu konuya olumlu yaklaşırken Kars ve Ardahan’ın Rusya’ya verilmesini ise kesin bir dille reddetmiştir. Kriz dönemi boyunca yaşanan “notalar savaşı” ise Türkiye’nin bu konuyu uluslararası bir sorun olarak değerlendirmesi ve diğer ülkeleri soruna dahil etmesi, desteklerini alması sayesinde başarı ile yürütülmüştür. 1945 Sovyet Talepleri Krizi ve kriz yönetim süreci Türkiye’nin büyük başarılarından biridir.

Devam...
Ana Sayfa - 1974-1980 NOTAM-FIR Krizi

Ana Sayfa - 1974-1980 NOTAM-FIR Krizi (0)

 Ana Sayfa - 1974-1980 NOTAM-FIR Krizi

Devam...
Ana Sayfa - 1988-1991 Iraklı Sığınmacılar Krizi

Ana Sayfa - 1988-1991 Iraklı Sığınmacılar Krizi (1)

This paper/presantation is supported by the Scientific and Technological Research Council of Turkey-TÜBİTAK 1001 Project (Project No.:112K172)

Devam...
Ana Sayfa - 1994 Ege Denizi Casus Belli Krizi

Ana Sayfa - 1994 Ege Denizi Casus Belli Krizi (0)

Ana Sayfa - 1994 Ege Denizi Casus Belli Krizi

Devam...
Ana Sayfa - 1997 S-300 Füzeleri Krizi

Ana Sayfa - 1997 S-300 Füzeleri Krizi (0)

Ana Sayfa - 1997 S-300 Füzeleri Krizi

Devam...
Ana Sayfa - 1998 Suriye (Öcalan) Krizi

Ana Sayfa - 1998 Suriye (Öcalan) Krizi (1)

Ana Sayfa - 1998 Suriye (Öcalan) Krizi

Devam...
Ana Sayfa - 2003 Süleymaniye (Çuval) Krizi

Ana Sayfa - 2003 Süleymaniye (Çuval) Krizi (1)

Ana Sayfa - 2003 Süleymaniye (Çuval) Krizi

Devam...
Ana Sayfa - 1996 Kardak Krizi

Ana Sayfa - 1996 Kardak Krizi (1)

Ana Sayfa - 1996 Kardak Krizi


 

 

kardak1[Sedat Ergin] "Ne kadar kaygılısınız? Sıcak çatışma olasılığı sizi tedirgin ediyor mu?"

 

[Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel] "Bu ihtilafların küçüğü, büyüğü olmaz. Küçüğünde de büyüğünde de kaygılı olurum. Umarım ki olmasın, o yola girmesin."

 

Sedat Ergin, "Yunanistan'a Son Uyarı", Hürriyet, 31 Ocak 1996.

 

 

Devam...
Ana Sayfa - 2003 Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Krizi

Ana Sayfa - 2003 Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Krizi (1)

Ana Sayfa - 2003 Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Krizi

Devam...
Ana Sayfa - 1987 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi

Ana Sayfa - 1987 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi (1)

Ana Sayfa- 1987 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi

Devam...
Ana Sayfa - 1974-1976 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi

Ana Sayfa - 1974-1976 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi (1)

Ana Sayfa - 1974-1976 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi

Devam...
Ana Sayfa - 2015 SU-24 Rus Uçağının Düşürülmesi Krizi

Ana Sayfa - 2015 SU-24 Rus Uçağının Düşürülmesi Krizi (2)

24 Kasım 2015 tarihinde Türkiye hava sahasını Yayladağı-Hatay civarında ihlal eden 2 Rus yapımı uçaktan birinin uyarılarıa cevap vermemesi ve ihllaleri sürdürmesi sonrasında  Türk F-16 uçakları tarafından düşürülmesi.

Devam...

24 KASIM 2015 ANADOLU AJANSI SU-24 UÇAĞININ DÜŞÜRÜLMESİ İLE İLGİLİ HABERLER

 

AA6880166F GENBT

tur

Suriye'nin Bayırbucak bölgesinde, Türkiye sınırı yakınında milliyeti bilinmeyen bir savaş uçağı düştü.

(Görüntülü)

Muhabir: Mustafa Yıldız

Yayınlayan: Levent Harman

24.11.2015 09:57:01

{AAAUYDU_6880166_241120150957010000_F_GEN_20151124000000}

AA6880325B POLBT

tur

Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun, Suriye sınırındaki gelişmelerle ilgili Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ve Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu ile görüşerek bilgi aldığı bildirildi.

Muhabir: Kurbani Geyik

Yayınlayan: Zafer Çakmak

24.11.2015 10:06:28

{AAAUYDU_6880325_241120151006280000_B_POL_20151124000000}

AA6880382B POLBT

tur

Başbakan Davutoğlu'nun talimatıyla Dışişleri Bakanlığı tarafından da NATO, BM ve ilgili ülkeler nezdinde gerekli girişimlerde bulunulacağı bildirildi.

Muhabir: Kurbani Geyik

Yayınlayan: Orhan Topal

24.11.2015 10:16:11

{AAAUYDU_6880382_241120151016110000_B_POL_20151124000000}

AA6880384U GENBT

tur

Suriye sınırında savaş uçağı düştü

- Uçağın Bayırbucak bölgesine düşüş anı görüntülendi

(Fotoğraflı - Görüntülü)

HATAY (AA) - Suriye'nin Bayırbucak bölgesinde, Türkiye sınırı yakınında milliyeti bilinmeyen bir savaş uçağı düştü.

Savaş uçağının, Hatay'ın Yayladağı ilçesinin karşısındaki Bayırbucak bölgesine düşüş anı görüntülendi.

Pilotların paraşütle atlaması da görüntülere yansıdı.

Uçağın düştüğü bölgeden yoğun duman yükseldiği görüldü.

Muhabir: Erdal Türkoğlu

Yayınlayan: Ahmet Ekici

24.11.2015 10:17:30

{AAAUYDU_6880384_241120151017300000_U_GEN_20151124000000}

AA6880729U POLBT

tur

Suriye sınırındaki gelişmeler

- Başbakan Davutoğlu'nun, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Akar ve Dışişleri Bakanı Sinirlioğlu ile görüşerek bilgi aldığı bildirildi

- Davutoğlu'nun talimatıyla Dışişleri Bakanlığınca NATO, BM ve ilgili ülkeler

nezdinde gerekli girişimlerde bulunulacağı belirtildi

ANKARA (AA) - Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun, Suriye sınırındaki gelişmelerle ilgili Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ve Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu'ndan bilgi aldığı bildirildi.

Başbakanlık kaynaklarından alınan bilgiye göre, Başbakan Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Akar ve Dışişleri Bakanı Sinirlioğlu ile görüştü. Davutoğlu'nun, görüşmede, Suriye'deki gelişmelerle ilgili bilgi aldığı belirtildi.

Bu arada Başbakan Davutoğlu'nun talimatıyla Dışişleri Bakanlığınca NATO, BM ve ilgili ülkeler nezdinde gerekli girişimlerde bulunulacağı kaydedildi. Çankaya Köşkü'nde pazar günü gerçekleştirilen güvenlik toplantısında, sınır ihlallerine karşı her türlü önlemin alınması yönünde talimat verilmişti.

Muhabir: Kurbani Geyik

Yayınlayan: Eda Özdener

24.11.2015 10:27:53

{AAAUYDU_6880729_241120151027530000_U_POL_20151124000000}

AA6880935B GENBT

tur

Suriye'nin Bayırbucak bölgesinde, Türkiye sınırı yakınında düşen savaş uçağının, Türk hava sahasını ihlal ettiği gerekçesiyle angajman kuralları çerçevesinde vurularak düşürüldüğü bildirildi.

Muhabir: Erdal Türkoğlu

Yayınlayan: Zekeriya Kaya

24.11.2015 10:36:50

{AAAUYDU_6880935_241120151036500000_B_GEN_20151124000000}

AA6881043B GENBT

tur

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye sınırında sınır ihlali yapan uçağın düşürülmesi hadisesini yakınen takip ederek, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Akar'dan olaya ilişkin bilgi aldı.

Muhabir: Kadir Karakuş

Yayınlayan: Orhan Topal

24.11.2015 10:43:38

{AAAUYDU_6881043_241120151043380000_B_GEN_20151124000000}

AA6881070B GENBT

tur

Cumhurbaşkanlığı kaynakları, Türkiye'nin hava sahasını ihlal ettiği ve uyarılara da aldırmadığı için angajman kuralları çerçevesinde düşürülen uçağın Su 24 tipi Rus uçağı olduğunu kaydetti.

Muhabir: Kadir Karakuş

Yayınlayan: Orhan Topal

24.11.2015 10:45:03

{AAAUYDU_6881070_241120151045030000_B_GEN_20151124000000}

AA6881303B GENBT

tur

Genelkurmay Başkanlığından, Türk hava sahasını ihlal eden milliyeti bilinmeyen bir uçağın beş dakika içerisinde 10 kez ikaz edilmesine rağmen ihlale devam ettiği, söz konusu uçağa angajman kuralları çerçevesinde Hava Kuvvetleri Komutanlığına ait iki F-16 uçağı tarafından müdahalede bulunulduğu bildirildi.

Muhabir: Sarp Özer

Yayınlayan: Zafer Çakmak

24.11.2015 11:01:09

{AAAUYDU_6881303_241120151101090000_B_GEN_20151124000000}

AA6881360U GENBT

tur

Suriye sınırında düşürülen savaş uçağı

- Sınır ihlali yapan uçağın düşürülmesi hadisesini yakından takip eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Akar'dan bilgi aldı

- Cumhurbaşkanlığı kaynakları, Türkiye'nin hava sahasını ihlal ettiği ve uyarılara da aldırmadığı için angajman kuralları çerçevesinde düşürülen uçağın Rus uçağı olduğunun tahmin edildiğini belirtti

ANKARA (AA) - Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye sınırında sınır ihlali yapan uçağın düşürülmesi hadisesini yakından takip ederek bir dizi telefon görüşmesi yaptı. Cumhurbaşkanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı telefonla arayarak olaya ilişkin bilgi verdi. Başka yetkililerden de bilgi alan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konuyu Başbakan Ahmet Davutoğlu ile de görüşeceği öğrenildi. Kaynaklar, Türkiye'nin hava sahasını ihlal ettiği ve uyarılara da aldırmadığı için angajman kuralları çerçevesinde düşürülen uçağın Rus uçağı olduğunun tahmin edildiğini belirtti.

Muhabir: Kadir Karakuş

Yayınlayan: Yahya Oğuz

24.11.2015 11:06:12

{AAAUYDU_6881360_241120151106120000_U_GEN_20151124000000}

AA6881431U GENBT

tur

Suriye sınırında düşürülen savaş uçağı

- Genelkurmay Başkanlığı:

- "Saat 09.20 civarında Hatay

Yayladağı bölgesinde Türk hava sahasını ihlal eden milliyeti bilinmeyen bir uçak beş dakika içerisinde 10 kez ikaz edilmesine rağmen Türk hava sahasını ihlal etmiştir"

- "Söz konusu uçağa angajman kuralları çerçevesinde 24 Kasım 2015 saat 09.24'te bölgede hava devriye görevinde bulunan iki adet F-16 uçağımız tarafından müdahalede bulunulmuştur"

ANKARA (AA) - Genelkurmay Başkanlığından, Türk hava sahasını ihlal eden milliyeti bilinmeyen bir uçağın beş dakika içerisinde 10 kez ikaz edilmesine rağmen ihlale devam ettiği, söz konusu uçağa angajman kuralları çerçevesinde Hava Kuvvetleri Komutanlığına ait iki F-16 uçağı tarafından "müdahalede bulunulduğu" bildirildi.

Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinden yapılan açıklamada, bugün saat 09.20'de Hatay Yayladağı bölgesinde Türk hava sahasını ihlal eden milliyeti bilinmeyen bir uçağın beş dakika içinde 10 kez ikaz edildiği belirtildi.

Söz konusu uçağın ikazlara rağmen Türk hava sahasını ihlal ettiği bildirilen açıklamada, "Söz konusu uçağa angajman kuralları çerçevesinde 24 Kasım 2015 saat 09.24'te bölgede hava devriye görevinde bulunan iki F-16 uçağımız tarafından müdahalede bulunulmuştur" ifadesi kullanıldı.

Muhabir: Sarp Özer

Yayınlayan: Doğan Sarıtaş

24.11.2015 11:12:37

{AAAUYDU_6881431_241120151112370000_U_GEN_20151124000000}

AA6881724R GENBT

tur

Suriye sınırında düşürülen savaş uçağı

- Rusya Savunma Bakanlığı, Suriye'de görev yapan Su-24 tipi savaş uçağının düşürüldüğünü doğruladı

MOSKOVA (AA) - Rusya Savunma Bakanlığı, Suriye'de Su-24 tipi Rus savaş uçağının muhtemelen yerden açılan ateş sonucu düşürüldüğünü açıkladı.

Bakanlıktan yapılan açıklamada, uçağın 6 bin metre irtifada bulunduğu ve pilotların paraşütle atladığı belirtildi. Pilotların akıbetinin araştırıldığı

bildirildi.

Açıklamada, Su-24'ün, tüm uçuşu süresince sadece Suriye hava sahasında bulunduğu öne sürülerek bunun radarlarla tespit edildiği savunuldu. Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı kaynakları, Su 24 tipi Rus uçağının, Türk hava sahasını ihlal ettiği ve uyarılara da aldırmadığı için angajman kuralları çerçevesinde düşürüldüğünü açıklamıştı.

Muhabir: Hakan Ceyhan Aydoğan

Yayınlayan: Tolga Özgenç

24.11.2015 11:27:42

{AAAUYDU_6881724_241120151127420000_R_GEN_20151124000000}

AA6882116B GENBT

tur

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Başbakan Ahmet Davutoğlu'nu kabulü başladı.

Muhabir: Kadir Karakuş

Yayınlayan: Zafer Çakmak

24.11.2015 11:53:35

{AAAUYDU_6882116_241120151153350000_B_GEN_20151124000000}

AA6882168U GENBT

tur

Angajman kurallarını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Suriye sınırında düşürülen uçağın pilotlarından birinin muhalifler tarafından bulunduğu iddia edildi

BAYIRBUCAK (AA) - Suriye'nin Bayırbucak bölgesinde angajman kurallarını ihlal etmesi nedeniyle düşürülen savaş uçağının pilotlarından birinin, muhalifler tarafından bulunduğu öne sürüldü.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, angajman kurallarını ihlal etmesi dolayısıyla düşürülen savaş uçağı, Türkmendağı bölgesinde rejim birlikleri ile

muhalifler arasında çatışmaların devam ettiği ara bölgeye düştü. Uçağın iki pilotu da paraşütle atlayarak bu bölgeye indi.

Uçağın düşmesinin ardından helikopterlerin bölgede arama çalışması başlattığı görüldü.

Pilotlar için bölgede arama çalışması başlatan muhalifler, pilotlardan birini bulduklarını öne sürdü. Muhalif birlikler, telsiz görüşmelerinde de bunu anonslarla duyurdu.

Sultan Abdulhamit Han Tugayı sözcüsü Mustafa Abdullah, AA muhabirine yaptığı açıklamada, söz konusu uçağın rejim birlikleri ile aralarındaki sıcak çatışmaların sürdüğü ve iki tarafın da giremediği bölgeye düştüğünü, paraşütle atlayan pilotlardan birinin ellerinde olduğunu bildirdi.

Muhabir: Behçet Alkan

Yayınlayan: Doğan Sarıtaş

24.11.2015 11:55:45

{AAAUYDU_6882168_241120151155450000_U_GEN_20151124000000}

AA6882353R GENBT

tur

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Başbakan Davutoğlu'nu kabulü başladı

ANKARA (AA) - Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Başbakan Ahmet Davutoğlu'nu kabulü başladı.

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde basına kapalı gerçekleşen kabulde, AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Davutoğlu'nun yeni hükümete ilişkin kabine listesini Cumhurbaşkanı Erdoğan'a sunması bekleniyor.

Erdoğan, 17 Kasım Salı günü AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Davutoğlu'nu 64. Cumhuriyet Hükümetini kurmakla görevlendirmişti.

Muhabir: Kadir Karakuş

Yayınlayan: Hamdi Çelikbaş

24.11.2015 12:05:17

{AAAUYDU_6882353_241120151205170000_R_GEN_20151124000000}

AA6882528R GENBT

tur

Rus savaş gemisi Çanakkale Boğazı'ndan geçti

(Fotoğraflı - Görüntülü)

ÇANAKKALE (AA) - Rus Donanmasına ait bir savaş gemisi, Çanakkale Boğazı'ndan geçti.

Marmara Denizi yönünden gelerek, boğaza giren 156 borda numaralı savaş gemisi "Yamal", Ege Denizi'ne doğru seyrini sürdürdü.

Geminin rotası hakkında bilgi verilmedi.

Muhabir: Mehmet Bayer

Yayınlayan: Duygu Can

24.11.2015 12:16:08

{AAAUYDU_6882528_241120151216080000_R_GEN_20151124000000}

AA6882699R GENBT

tur

Angajman kurallarını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı uçaklarca Suriye sınırında müdahalede bulunulan uçağın sınır ihlali yaptığı, iz analizinden de ortaya çıktı (Fotoğraflı)

ANKARA (AA) - Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı uçaklarca Suriye sınırında müdahalede bulunulan savaş uçağının sınır ihlali yaptığı, iz analizinden de ortaya çıktı.

Askeri kaynaklardan alınan bilgiye göre, milliyeti bilinmeyen uçağın Türk hava sahasındaki ihlali, uçağın iz analizinden anlaşılıyor.

Hatay Yayladağı bölgesinde Türk hava sahasını ihlal eden söz konusu uçak ikazlara rağmen ihlalini sürdürüyor. Uçağın iz analizinde de Yayladağı bölgesindeki ihlal açık şekilde ortaya konuyor.

Söz konusu uçağa, beş dakika içinde 10 kez ikaz edilmesinin ardından Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı iki F-16 tarafından müdahalede bulunulmuştu.

Muhabir: Sarp Özer

Yayınlayan: Orhan Topal

24.11.2015 12:26:53

{AAAUYDU_6882699_241120151226530000_R_GEN_20151124000000}

AA6882747U GENBT

tur

Muhalif birlikler stratejik Kızıldağ tepesini ele geçirdi

- Sultan Abdulhamid Han Tugayı Sözcüsü Abdullah: "Rejimin eline geçen Kızıldağ, bütün noktalarıyla bizlerin kontrolüne geçti"

BAYIRBUCAK (AA) - Suriye'nin Bayırbucak Türkmen bölgesinde, rejim birliklerinin eline geçen Kızıldağ'ın yeniden Türkmenlerin kontrolüne geçtiği bildirildi.

Bölgedeki Türkmen birliklerinden Sultan Abdulhamid Han Tugayı Sözcüsü Mustafa Abdullah, AA muhabirine yaptığı açıklamada, cuma günü rejim birliklerinin kontrolüne geçen Türkmen Dağı'nın en stratejik tepesi olan Kızıldağ'da bu sabah

saatlerinden itibaren geniş çaplı operasyon başlattıklarını belirtti. Kızıldağ bölgesinde 3 gündür şiddetli çatışmalar yaşandığını ifade eden Abdullah, şunları kaydetti:

"Kızıldağ bölgesinde 3 gündür devam eden operasyonlar sonrasında bugün saat 06.00 sıralarında geniş çaplı operasyon başlatıldı. 6 şehit ve 14-15 yaralımız var. Rejimin eline geçen Kızıldağ, bütün noktalarıyla bizlerin kontrolüne geçti. Sıcak çatışmalar devam ediyor, inşallah ilerleyişimiz devam edecek. Çatışmalar sırasında bir tank, 3 doçka ve bir buldozer ele geçirdik.

Rejim askerleri, Şii milisler ve Mihraç Ural teröristlerinden yüzlerce ölü Kızıldağ'da kaldı. Operasyonlar devam ederken Türkiye sınırını ihlal eden Rus savaş uçağı düşürüldü, pilotlar paraşütle atladı. Rejim ile bizim aramızda kalan, iki tarafın da giremediği, sıcak çatışmaların devam ettiği alana inen pilotlardan birisi mücahitlerimizin eline geçti."

Türkmen birlikleri, geçtiğimiz günlerde büyük oranda kontrolünü kaybettiği Kızıldağ tepesi ve çevresine geniş çaplı saldırı başlatmıştı.

Muhabir: Behçet Alkan

Yayınlayan: Bülent Erdeğer

24.11.2015 12:35:14

{AAAUYDU_6882747_241120151235140000_U_GEN_20151124000000}

AA6883104U GENBT

tur

Angajman kurallarını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Kremlin Basın Sözcüsü Peskov:

- "Resmin tamamını görmeden

herhangi bir yorumda bulunmak, varsayım ve değerlendirme yapmak için erken"

- "Biz uçağın Suriye hava sahasında olduğunu kesin olarak biliyoruz"

- "Rusya Devlet Başkanı Putin'in uçak olayıyla ilgili Rusya

Güvenlik Konseyini topladığı haberleri gerçeği yansıtmıyor"

MOSKOVA (AA) - Kremlin Basın Sözcüsü Dmitriy Peskov, Suriye sınırında angajman kurallarını ihlal ettiği için düşürülen Rus savaş uçağına ilişkin değerlendirme yapmak için erken olduğunu söyledi.

Peskov, konuyla ilgili gazetecilere yaptığı açıklamada, bunun çok ciddi bir olay olduğunu belirterek, "Resmin tamamını görmeden herhangi bir yorumda bulunmak, varsayım ve değerlendirme yapmak için erken. Bu nedenle sabırlı olmak gerekiyor. Bu çok ciddi bir olay, ancak tam bilgiye sahip olmadan bir şey söylemek mümkün değil ve bu yanlış olurdu" dedi.

Rusya Savunma Bakanlığından uçağın düşme nedenine ilişkin kesin açıklama yapılmadığını aktaran Peskov, "Biz uçağın Suriye hava sahasında olduğunu kesin olarak biliyoruz. Savunma Bakanlığının açıklamasında 'muhtemelen vuruldu' ifadesi kullanılıyor" diye konuştu.

Peskov, "Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in uçak olayıyla ilgili Rusya Güvenlik Konseyini topladığı haberlerinin gerçeği yansıtmadığını" belirterek, Putin'in bugün Soçi'de Ürdün Kralı Abdullah ile yapacağı görüşmede bu konuya değinebileceğini kaydetti.

Genelkurmay Başkanlığınca, Türk hava sahasını ihlal eden uçağa, beş dakika içinde 10 kez ikaz edilmesinin ardından, Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı iki F-16 tarafından müdahalede bulunulduğu açıklanmıştı.

Muhabir: Hakan Ceyhan Aydoğan

Yayınlayan: Feyzullah Yarımbaş

24.11.2015 13:04:51

{AAAUYDU_6883104_241120151304510000_U_GEN_20151124000000}

AA6883247B GENBT

tur

NATO: (Sınır ihlali yapan uçağın düşürülmesi) Durumu yakından takip ediyoruz. Türk yetkililer ile irtibat halindeyiz.

Muhabir: Hasan Esen

Yayınlayan: Yusuf Kaya

24.11.2015 13:17:10

{AAAUYDU_6883247_241120151317100000_B_GEN_20151124000000}

AA6883251F POLBT

tur

Başbakan Ahmet Davutoğlu, saat 13.40'ta Çankaya Köşkü'nde basın toplantısı düzenleyecek. Davutoğlu'nun yeni kabineyi açıklaması bekleniyor.

Muhabir: Sultan Çoğalan

Yayınlayan: Dilara Küçükerdoğan

24.11.2015 13:18:01

{AAAUYDU_6883251_241120151318010000_F_POL_20151124000000}

AA6883395B GENBT

tur

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Başbakan Davutoğlu'nu kabulü sona erdi.

Muhabir: Dilara Küçükerdoğan

Yayınlayan: Dilara Küçükerdoğan

24.11.2015 13:29:37

{AAAUYDU_6883395_241120151329370000_B_GEN_20151124000000}

AA6883430R GENBT

tur

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Başbakan Davutoğlu'nu kabulü sona erdi

ANKARA (AA) - Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Başbakan Ahmet Davutoğlu'nu kabulü sona erdi.

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde basına kapalı gerçekleşen kabul, yaklaşık 1,5 saat sürdü.

Muhabir: Kadir Karakuş

Yayınlayan: Sefa Salantur

24.11.2015 13:34:25

{AAAUYDU_6883430_241120151334250000_R_GEN_20151124000000}

AA6883482F GENBT

tur

NATO, Türkiye'nin talebi üzerine TSİ 18.00'de olağanüstü toplanacak

Muhabir: Hasan Esen

Yayınlayan: Yusuf Kaya

24.11.2015 13:41:34

{AAAUYDU_6883482_241120151341340000_F_GEN_20151124000000}

AA6883558U GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Rusya'nın Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Panov, Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldı

ANKARA (AA) - Rusya'nın Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Sergey Panov, Türk hava sahasını ihlal ettiği için düşürülen uçakla ilgili çağrıldığı Dışişleri Bakanlığı'na geldi. Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov'un, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'un Türkiye ziyareti öncesi hazırlıklar için İstanbul'da olması nedeniyle Dışişleri Bakanlığı'na Müsteşar Sergey Panov geldi.

Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Vekili Ahmet Muhtar Gün'ün Panov ile Türk hava sahasını ihlal ettiği için düşürülen savaş uçağı konusunu görüşeceği öğrenildi. Suriye'nin Bayırbucak bölgesinde Türk hava sahasını ihlal eden Rus Su 24 tipi savaş uçağına, devriye görevindeki 2 F-16 savaş uçağı tarafından müdahalede bulunulmuştu. Uçak, Hatay'ın Yayladağı ilçesinin karşısında, Suriye toprakları içindeki Bayırbucak bölgesine düşmüştü.

Muhabir: Ekip

Yayınlayan: Ogün Duru

24.11.2015 13:47:37

{AAAUYDU_6883558_241120151347370000_U_GEN_20151124000000}

AA6883659R GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Esed güçleri, uçağın düşürüldüğü bölgeye karadan saldırı başlattı

(Fotoğraflı - Görüntülü)

HATAY (AA) - Esed rejimi, Türk Hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürüldüğü Suriye'nin Bayırbucak bölgesine karadan bombardıman başlattı. Rejim güçleri, Suriye'nin Lazkiye kentine bağlı Keseb bölgesinden, uçağın düşürüldüğü Kızıldağ çevresine havan ve top atışı yapıyor.

Patlama sesleri, Hatay'ın Suriye sınırındaki Yayladağı ilçe merkezinden de duyuluyor.

Bayırbucak Türkmen bölgesinde, rejim birliklerinin kontrolü sağladığı Kızıldağ, yeniden Türkmenlerin kontrolüne geçmişti.

Muhabir: Salim Taş

Yayınlayan: Ömer Erdem

24.11.2015 13:51:50

{AAAUYDU_6883659_241120151351500000_R_GEN_20151124000000}

AA6883662U GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- NATO, Türkiye'nin talebi üzerine TSİ 18.00'de olağanüstü gündemle toplanıyor

BRÜKSEL (AA) - NATO'nun, Türkiye'nin talebi üzerine Türk hava sahasını ihlal ettiği için düşürülen savaş uçağı gündemi ile TSİ 18.00'de olağanüstü toplanacağı bildirildi.

AA muhabirinin konuya dair sorusuna verilen yazılı cevapta, "NATO durumu yakından takip ediyor. Türk yetkililer ile irtibat halindeyiz" ifadesine yer verildi. Sözlü olarak AA muhabirine yapılan açıklamada da "NATO, 17.00'de (TSİ 18.00) Türkiye'nin talebi üzerine olağanüstü toplanacak" denildi.

Olay sonrası, Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun talimatıyla Dışişleri Bakanlığınca NATO, BM ve ilgili ülkeler nezdinde gerekli girişimlerde bulunulacağı kaydedilmişti.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, ekim ayında bir Rus uçağının Türk hava sahasını ihlali ile ilgili olarak, "NATO, Müttefik ülkeleri herhangi bir tehdide karşı savunmaya hazır. Türkiye de bu ülkelerden biridir" demişti.

Muhabir: Hasan Esen

Yayınlayan: Yusuf Kaya

24.11.2015 13:52:15

{AAAUYDU_6883662_241120151352150000_U_GEN_20151124000000}

AA6883828R GENBT

tur

Rus savaş gemisi Çanakkale Boğazı'ndan geçti

(Fotoğraflı - Görüntülü)

ÇANAKKALE (AA) - Rus Donanmasına ait bir savaş gemisi, Çanakkale Boğazı'ndan geçti.

Ege Denizi yönünden gelerek boğaza giren 158 borda numaralı "Tsezar Kunikov" adlı gemi, Marmara Denizi'ne doğru seyrini sürdürdü. Geminin rotası hakkında bilgi verilmedi.

Muhabir: Mehmet Bayer

Yayınlayan: Duygu Can

24.11.2015 14:03:00

{AAAUYDU_6883828_241120151403000000_R_GEN_20151124000000}

AA6884160R GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Hatay'ın Yayladağı ilçesinde vücuduna metal parça isabet eden 2 kişi yaralandı

- Parçaların düşürülen uçaktan kopmuş olabileceği ihtimali üzerinde duruluyor

(Fotoğraflı)

HATAY (AA) - Hatay'ın Yayladağı ilçesinde vücuduna metal parça isabet eden 2 kişi yaralandı; parçaların Türk hava sahasını ihlal etmesi nedeniyle düşürülen savaş uçağından kopmuş olabileceği tahmin ediliyor.

Alınan bilgiye göre, Suriye sınırı yakınındaki Dutlubahçe Mahallesi'nde vücuduna metal parça isabet etmesi sonucu yaralanan 2 kişi, yakınları tarafından Yayladağı Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı.

Yolda yürürken metal parça isabet etmesi sonucu sağ bacağından yaralanan Mevlüt Horoz ve evinin önünde otururken sol kulağına parça isabet eden Ahmet Taşdemir, hastanede tedavi altına alındı.

Horoz ve Taşdemir, tedavilerinin ardından taburcu edildi. Metal parçaların, Türk hava sahasını ihlal etmesi nedeniyle Suriye sınırında düşürülen savaş uçağından kopmuş olabileceği ihtimali üzerinde duruluyor.

Muhabir: Ramazan Özdemir

Yayınlayan: Doğan Sarıtaş

24.11.2015 14:24:50

{AAAUYDU_6884160_241120151424500000_R_GEN_20151124000000}

 

AA6884414R GENBT

tur

Sınırı ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- NATO Konseyi Türkiye'nin talebi üzerine olağanüstü toplanacak BRÜKSEL (AA) - NATO Konseyi, Türk hava sahasını ihlal eden Rus savaş uçağını düşürülmesi nedeniyle olağanüstü toplanacak.

Türkiye'nin talebiyle TSİ 18.00'de yapılacak toplantıya NATO Genel Sekreteri ve üye ülkelerin büyükelçileri katılacak.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, ekim ayında bir Rus uçağının Türk hava sahasını ihlali ile ilgili olarak, "NATO, Türkiye dahil Müttefik ülkeleri herhangi bir tehdide karşı savunmaya hazırdır" ifadesini kullanmıştı.

Genelkurmay Başkanlığınca, Türk hava sahasını ihlal eden uçağa, beş dakika içinde 10 kez ikaz edilmesinin ardından, Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı iki F-16 tarafından müdahalede bulunulduğu açıklanmıştı.

Bu arada AB Komisyonu sözcülerinden Alexander Winterstein, düşürülen Rus savaş uçağı ile ilgili, "Bu aşamada gelişmeleri yakından takip ediyor ve tam olarak ne yaşandığını saptamaya çalışıyoruz" dedi.

Muhabir: Ata Ufuk Şeker

Yayınlayan: Feyzullah Yarımbaş

24.11.2015 14:37:36

{AAAUYDU_6884414_241120151437360000_R_GEN_20151124000000}

 

AA6885023B GENBT

tur

Başbakan Davutoğlu: "Türkiye ve çevresinde barışı ikame etmek, bütün bu ateş çemberinin içinde ülkemizin demokrasisini, huzurunu, güvenliğini teminat altına almak için ne gerekiyorsa yapacağımızdan bütün dünyanın haberdar ve emin olması lazım."

Muhabir: Sarp Özer

Yayınlayan: Atakan Çelik

24.11.2015 15:00:01

{AAAUYDU_6885023_241120151500010000_B_GEN_20151124000000}

AA6885175B GENBT

tur

Başbakan Davutoğlu: "Sınırlarımızın güvenliği, ülkemizin bu ateş çemberi içinde bekası, vatandaşlarımızın hayatı ve izzeti söz konusu olduğunda her türlü fedakarlığı yapacağımızı ve her türlü tedbiri alacağımızı da cümle alemin bilmesini isteriz. Bugün Türk hava sahasını ihlal eden uçaklara dönük olarak silahlı kuvvetlerimizin anında gösterdiği tepkiyi de bu çerçevede ele almak lazım. Biz hiçbir şekilde herhangi bir ülkenin toprağında gözü olan bir yaklaşımı benimsemiyoruz. Ama herkesin de bilmesi lazım ki defaatle uyarılara rağmen, geçen pazar günü Çankaya'da yaptığımız güvenlik zirvesinde bir kez daha teyit etmemize rağmen hava ve kara sınırlarımızı kim ihlal ederse ona karşı her türlü tedbiri almak hem uluslararası hakkımızdır hem de ulusal görevimizdir."

Muhabir: Selma Kasap

Yayınlayan: Zafer Çakmak

24.11.2015 15:07:20

{AAAUYDU_6885175_241120151507200000_B_GEN_20151124000000}

AA6885361B GENBT

tur

Başbakan Davutoğlu: "Bütün dünyaya, uluslararası kamuoyuna şu çağrıda bulunuyorum; gelin Suriye'deki ateşi söndürelim. Suriye'deki ateşi söndürmek yerine Bayırbucak Türkmenlerine, Halep Araplarına ya da Azaz'daki Araplara, Kürtlere, Türkmenlere ateş yağdıran kim olursa olsun, ister Suriye rejimi ister terör örgütleri isterse dışarıdan müdahale eden unsurlar, onlara karşı da mesajımız açıktır. Suriye halkı diğer bütün halklar gibi barış ve onur içinde yaşamayı hak eden bir halktır."

Muhabir: Selma Kasap

Yayınlayan: Zafer Çakmak

24.11.2015 15:14:43

{AAAUYDU_6885361_241120151514430000_B_GEN_20151124000000}

AA6885394R GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

LONDRA (AA) - İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesini "çok ciddi bir olay" olarak nitelendirdi. İngiltere Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, ivedi olarak daha fazla detay arayışı olunduğu kaydedildi.

Bakanlık açıklamasında, "Bunun çok ciddi bir olay olduğu açık. Ancak, olay hakkında daha kesin bilgi sahibi olmadan daha fazla yorumda bulunmak mantıksız olur" denildi.

Suriye'nin Bayırbucak bölgesinde, Türkiye sınırı yakınında bir savaş uçağı, Türk hava sahasını ihlal ettiği için Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı iki F-16 uçağı tarafından vurularak düşürülmüştü. Genelkurmay Başkanlığı, Türk hava sahasını ihlal eden uçağın beş dakika içinde 10 kez ikaz edildiğini açıklamıştı.

Muhabir: İnci Gündağ

Yayınlayan: Taner Aydin

24.11.2015 15:16:40

{AAAUYDU_6885394_241120151516400000_R_GEN_20151124000000}

AA6886273B GENBT

tur

Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında bu akşam yapılacak güvenlik toplantısında bölgedeki son gelişmeler değerlendirilecek.

Muhabir: Kadir Karakuş

Yayınlayan: Zafer Çakmak

24.11.2015 16:03:59

{AAAUYDU_6886273_241120151603590000_B_GEN_20151124000000}

AA6886274R GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- BM Cenevre Ofisi Sözcüsü Fevzi: "Bu, (Suriye'deki krizi) sorunları daha karmaşık hale getirebilir"

CENEVRE (AA) - Birleşmiş Milletler (BM) Sözcüsü Fevzi, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesinin, Suriye'deki krizi daha karmaşık hale getirebileceğini söyledi.

BM Cenevre Ofisi Sözcüsü Ahmed Fevzi, basın toplantısında, Rus uçağının düşürülmesinin Suriye'deki krize etkisinin ne olacağı sorusuna, "Bu, (Suriye'deki krizi) sorunları daha karmaşık hale getirebilir" dedi.

Fevzi, "Hepimiz, bu bölgede ve hayatlarımızda terörün bittiğini görmek istiyoruz. Bu nedenle de ülkeler gerekli bütün önlemleri alma kararı aldı ancak bu yapılırken de uluslararası insani hukuka uyulması ve insan haklarının ihlal edilmemesi gerekiyor" ifadelerini kullandı.

Suriye'nin Bayırbucak bölgesinde Türk hava sahasını ihlal eden Rus Su 24 tipi savaş uçağına, devriye görevindeki 2 F-16 savaş uçağı tarafından müdahalede bulunulmuştu. Uçak, Hatay'ın Yayladağı ilçesinin karşısında, Suriye toprakları içindeki Bayırbucak bölgesine düşmüştü.

Muhabir: Betül Yürük

Yayınlayan: Yusuf Kaya

24.11.2015 16:04:05

{AAAUYDU_6886274_241120151604050000_R_GEN_20151124000000}

AA6886442R GENBT

tur

Cumhurbaşkanlığında güvenlik toplantısı

- Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında, bu akşam yapılacak güvenlik toplantısında bölgedeki son gelişmeler değerlendirilecek

- Toplantıya Başbakan Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Akar, bazı bakanlar ve MİT Müsteşarı Fidan katılacak ANKARA (AA) - Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında, bu akşam yapılacak güvenlik toplantısında bölgedeki son gelişmeler değerlendirilecek.

Cumhurbaşkanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde Erdoğan başkanlığında gerçekleşecek toplantıda, bölgedeki son gelişmeler ele alınacak.

Toplantıya Başbakan Ahmet Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, bazı bakanlar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan katılacak.

Muhabir: Kadir Karakuş

Yayınlayan: Hamdi Çelikbaş

24.11.2015 16:16:06

{AAAUYDU_6886442_241120151616060000_R_GEN_20151124000000}

AA6886555U GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- AB Konseyi Başkanı Tusk: "Rus jetinin düşürülmesinin ardından bu ortamda, herkes serinkanlı ve sakin kalmalı"

BRÜKSEL (AA) - Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı Donald Tusk, Rus jetinin düşürülmesinin ardından "serinkanlı ve sakin" kalınması çağrısı yaptı. Tusk, Türk hava sahasını ihlal eden Rus savaş uçağının düşürülmesinin ardından resmi Twitter hesabından yaptığı açıklamada, "Rus jetinin düşürülmesinin ardından bu ortamda, herkes serinkanlı ve sakin kalmalı" dedi.

AB Komisyonu sözcülerinden Alexander Winterstein da, düşürülen Rus savaş uçağı ile ilgili, "Bu aşamada gelişmeleri yakından takip ediyor ve tam olarak ne yaşandığını saptamaya çalışıyoruz" ifadesini kullandı.

Öte yandan NATO Konseyi, Türk hava sahasını ihlal eden Rus savaş uçağının düşürülmesi nedeniyle olağanüstü toplanacak. Türkiye'nin talebiyle TSİ 18.00'de başlayacak ve NATO Genel Sekreteri ile üye ülkelerin büyükelçilerinin katılacağı toplantıda, Türkiye, uçağın düşürülmesi ile ilgili bilgilendirme yapacak.

Birleşmiş Milletler (BM) Sözcüsü Ahmed Fevzi ise, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesinin, Suriye'deki krizi daha karmaşık hale getirebileceğini söyledi.

Suriye'nin Bayırbucak bölgesinde Türk hava sahasını ihlal eden Rus Su 24 tipi savaş uçağına, devriye görevindeki 2 F-16 savaş uçağı tarafından müdahalede bulunulmuştu. Uçak, Hatay'ın Yayladağı ilçesinin karşısında, Suriye toprakları içindeki Bayırbucak bölgesine düşmüştü.

Muhabir: Hasan Esen

Yayınlayan: Yusuf Kaya

24.11.2015 16:24:50

{AAAUYDU_6886555_241120151624500000_U_GEN_20151124000000}

AA6886606U GENBT

tur

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov'un yarın Türkiye'de olması bekleniyor

ANKARA (AA) - Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'un, geçen hafta duyurulan Türkiye ziyaretini yarın gerçekleştirmesi öngörülüyor.

Diplomatik kaynaklar, Türkiye-Suriye sınırında Türk hava sahasını ihlal eden Rus yapımı Su-24 tipi savaş uçağının düşürülmesinin ardından, Lavrov'un İstanbul'a yapacağı ziyaretin iptal edilip edilmediğini sorusuna, ziyaretle ilgili hazırlığın devam ettiği yanıtını verdi. Kaynaklar, Rus makamlardan iptal konusunda herhangi bir bildirim almadıklarını kaydetti.

Rusya'nın Ankara Büyükelçiliği Basın Sözcüsü İgor Mityakov da AA muhabirinin sorusu üzerine, "Rusya'nın Ankara Büyükelçiliği olarak ziyaretin hazırlıklarına devam ediyoruz. Bize iletilen bir iptal kararı bulunmuyor"

açıklamasında bulundu.

Rusya Savunma Bakanlığı, bugün Suriye'de Rus hava kuvvetlerine ait Su-24 tipi bir savaş uçağının düşürüldüğünü açıklamıştı. Türkiye ve Rusya Dışişleri Bakanlıkları geçen hafta yaptıkları açıklamada, Lavrov'un 25 Kasım'da Türkiye'ye geleceğini, İstanbul'da Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu ile Türkiye-Rusya Üst Düzey İşbirliği Konseyi'nin alt organı Ortak Stratejik Planlama Grubu toplantısına başkanlık edeceğini duyurmuştu. Taraflar görüşmelerde ikili ve bölgesel meselelerin ele alınacağı bildirmişti.

Muhabir: Nazlı Yüzbaşıoğlu

Yayınlayan: Ogün Duru

24.11.2015 16:26:48

{AAAUYDU_6886606_241120151626480000_U_GEN_20151124000000}

AA6886663R GENBT

tur

Dışişleri Bakanlığında devir teslim

- Feridun Sinirlioğlu, görevi Mevlüt Çavuşoğlu'na devretti

(Fotoğraflı - Görüntülü)

ANKARA (AA) - Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun açıkladığı 64. Hükümette Dışişleri Bakanlığı görevine getirilen Mevlüt Çavuşoğlu, görevi Feridun Sinirlioğlu'dan devraldı.

Dışişleri Bakanı olarak 30 Ağustos 2015'ten beri görev yapan Sinirlioğlu, bakanlığın girişinde karşıladığı Çavuşoğlu'na görevi devretti. Kendisini karşılayan bakanlık personeliyle tokalaşan Çavuşoğlu'na çalışanlar adına çiçek verildi. İkili daha sonra makam odasına çıkarak bir süre görüştü. Ardından Çavuşoğlu, Cumhurbaşkanlığı Külliyesine gitmek üzere bakanlıktan ayrıldı.

Sinirlioğlu, devrettiği görevi 3 ay önce yine Çavuşoğlu'ndan devralmıştı.

Muhabir: Ahmet Esad Şani

Yayınlayan: Feyzullah Yarımbaş

24.11.2015 16:30:40

{AAAUYDU_6886663_241120151630400000_R_GEN_20151124000000}

 

AA6886729R GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Savaş uçağının düşürülmesini ve paraşütle atlayan pilotları görüntüleyen AA kameramanı Erdal Türkoğlu ile foto muhabiri Fatih Aktaş, gözlemlerini anlattı

- Türkoğlu:

- "Birden havada bir alev topu gördük. Alev topu yavaş yavaş düşerken uçak olduğunu fark ettik ve kayda başladık"

(Fotoğraflı - Görüntülü)

ADANA (AA) - Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesini ve paraşütle atlayan pilotları görüntüleyen Anadolu Ajansı (AA) kameramanı Erdal Türkoğlu ile foto muhabiri Fatih Aktaş, uçağın düşüş anındaki gözlemlerini anlattı.

Türkoğlu, Suriye tarafındaki gelişmeleri izlemek üzere sabah saatlerinde Yayladağı ilçe merkezinden sınıra yakın bölgeye gittiklerini söyledi. Bölgede bulundukları sırada uçak sesi duyduklarını anlatan Türkoğlu, "Birden havada bir alev topu gördük. Alev topu yavaş yavaş düşerken uçak olduğunu fark ettik ve kayda başladık" diye konuştu.

Yanında AA foto muhabiri Fatih Aktaş'ın da olduğunu belirten Türkoğlu, uçağın düşüşünü ve paraşütle atlayan pilotları görüntülediklerini söyledi. Türkoğlu, uçağın düştüğü noktadan yoğun duman yükseldiğini belirtti. Erdal Türkoğlu, Suriye tarafındaki gelişmeleri, çok sayıda gazeteci ile Yayladağı ilçesi Çedenelik mevkisinden takip ettiklerini sözlerine ekledi.

Uçağın düşüşünü ve paraşütle atlayan pilotları fotoğraflayan Fatih Aktaş da ilk önce Suriye tarafından uçak sesi geldiğini belirterek, "Suriye'den gelen uçak sesinin ardından Türkiye tarafından da uçak sesi gelmeye başladı ve kısa süre havada ateş topu belirdi. O andan itibaren hemen deklanşöre bastım ve uçak yere düşene kadar takip ettim. Ardından da pilotların paraşütle inişini fotoğrafladım" dedi.

Muhabir: Bekir Ömer Fansa

Yayınlayan: Doğan Sarıtaş

24.11.2015 16:33:14

{AAAUYDU_6886729_241120151633140000_R_GEN_20151124000000}

AA6886992R GENBT

tur

Cumhurbaşkanı Erdoğan, MGK Genel Sekreteri Hacımüftüoğlu'nu kabul etti

ANKARA (AA) - Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreteri Seyfullah Hacımüftüoğlu'nu kabul etti. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ndeki kabul, basına kapalı gerçekleşti.

Muhabir: Kadir Karakuş

Yayınlayan: Yahya Oğuz

24.11.2015 16:48:27

{AAAUYDU_6886992_241120151648270000_R_GEN_20151124000000}

 

AA6887203R POLBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu:

- "Suriye sınırındaki endişe verici olayları ülkemiz adına büyük bir dikkat ve kaygıyla izliyorum"

ANKARA (AA) - CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Suriye sınırındaki endişe verici olayları, Türkiye adına büyük bir dikkat ve kaygıyla izlediğini bildirdi.

Kılıçdaroğlu, twitter hesabından, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesine ilişkin paylaşımda bulundu. Kemal Kılıçdaroğlu, "Suriye sınırındaki endişe verici olayları, ülkemiz adına büyük bir dikkat ve kaygıyla izliyorum" ifadesini kullandı.

Muhabir: Mehmet Tosun

Yayınlayan: Ersin Altınsoy

24.11.2015 17:01:21

{AAAUYDU_6887203_241120151701210000_R_POL_20151124000000}

AA6887336U GENBT

tur

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Türkiye ziyaretini iptal etti

ANKARA/MOSKOVA (AA) - Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'un yarın gerçeklemesi beklenen Türkiye ziyaretini iptal ettiği bildirildi. Diplomatik kaynakların ve Rusya'nın Ankara Büyükelçiliği Basın Müşaviri İgor Mityakov'un, AA'ya ziyarete ilişkin hazırlıkların sürdüğünü ve Rus tarafının iptale ilişkin herhangi bir bildirimde bulunmadığı bilgisi vermesinin ardından, taraflardan yeni bir açıklama geldi.

Lavrov, Soçi'de gazetecilere yaptığı açıklamada Türkiye ziyaretini iptal ettiğini duyurdu. Rus Bakan ayrıca, Türkiye'deki terör tehdidinin Mısır'dan daha az olmadığını ileri sürerek Rus vatandaşlarına Türkiye'yi ziyaret etmemelerini tavsiye etti.

Rusya Savunma Bakanlığı, bugün Suriye'de Rus hava kuvvetlerine ait Su-24 tipi bir savaş uçağının düşürüldüğünü açıklamıştı. Türkiye ve Rusya Dışişleri Bakanlıkları geçen hafta yaptıkları açıklamada, Lavrov'un 25 Kasım'da Türkiye'ye geleceğini, Türkiye-Rusya Üst Düzey İşbirliği Konseyi'nin alt organı Ortak Stratejik Planlama Grubu toplantısına katılacağını duyurmuştu.

Muhabir: Selen Temizer

Yayınlayan: Ogün Duru

24.11.2015 17:07:14

{AAAUYDU_6887336_241120151707140000_U_GEN_20151124000000}

AA6887453R GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Rusya Devlet Başkanı Putin, Rus hava kuvvetlerine ait uçağın hava sahası ihlalinde bulunmadığını iddia etti

MOSKOVA (AA) - Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Türk hava sahasını ihlal ettiği için düşürülen savaş uçağının Türkiye sınırına 1 kilometre uzaklıkta vurulduğunu savundu.

Putin, Rusya'nın Soçi kentinde Ürdün Kralı Abdullah ile görüşmesinde basın mensuplarının sorularını cevapladı. Türk hava sahasını ihlal eden bir savaş uçağının Türk hava kuvvetlerince düşürülmesine ilişkin soru üzerine Putin, uçağın 6 bin metre irtifada Türkiye sınırına 1 kilometre uzaklıkta vurulduğunu, pilotların Türkiyeiçin tehdit oluşturmadığını savundu. Putin, Rus uçağının Türkiye sınırına 4kilometre uzağa düştüğünü ifade etti.

Türkiye'yi sadece yakın bir komşu değil, dost bir ülke olarak da gördüklerini dile getiren Putin, "Bugün yaşananların kime lazım olduğunu bilmiyorum ama bize lazım değildi. Olayı dikkatli bir şekilde analiz edeceğiz, butrajik olayın Türk-Rus ilişkileri için ciddi sonuçları olacaktır" dedi.

Putin, Türkiye'nin Rusya ile gerekli irtibatı kurmak yerine, NATO'yu toplantıya çağırdığını iddia etti. Olayın terörle mücadelenin dışına çıktığını ileri süren Putin, "Bugün terör işbirlikçileri tarafından sırtımızdan vurulduk. Olanları başka şekilde açıklayamam" suçlamasında bulundu.

Putin, Rus uçaklarının Lazkiye'nin kuzeyinde DAEŞ'e karşı operasyon yürüttüğünü öne sürdü. Rusya'nın ABD ile havada istenmeyen kazaların önlenmesi için anlaşma

imzaladığını anımsatan Putin, Türkiye'nin de ABD'nin terörle mücadele koalisyonunda yer almasına rağmen bu olayın yaşandığını söyledi.

Putin, DAEŞ'in, Türkiye topraklarına petrol ve petrol ürünü sevk ederek kazanç elde ettiğini ileri sürdü. Her ülkenin kendi bölgesel çıkarları olmasına saygıyla yaklaştıklarını kaydeden Putin, "Ama bugünkü gibi suçların yaşanmasına tahammül edemeyiz" ifadesini kullandı.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağına, beş dakika içinde 10 kez ikaz edilmesinin ardından, Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı iki F-16 tarafından müdahalede bulunulduğu açıklamıştı. Milliyeti bellli olmayan uçak, müdahalenin ardından Suriye topraklarına düşmüştü.

Muhabir: Hakan Ceyhan Aydoğan

Yayınlayan: Tolga Özgenç

24.11.2015 17:14:57

{AAAUYDU_6887453_241120151714570000_R_GEN_20151124000000}

AA6887769U POLBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- BMGK dönem başkakı İngiltere'nin BM Daimi Temsilcisi Rycroft, konu hakkında konsey üyelerinden henüz toplantı talebi gelmediğini söyledi

-Rycroft:

- "Birleşik Krallık, Türkiye'nin kendi hava sahasını koruma hakkını savunuyor"

NEW YORK (AA) - Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) dönem başkanı İngiltere'nin Daimi Temsilcisi Matthew Rycroft, Türk hava sahasını ihlaleden savaş uçağının düşürülmesi konusunda konsey üyelerinden henüz toplantıtalebi gelmediğini söyledi.

BM Genel Merkezi'nde gazetecilerin sorularını yanıtlayan Rycroft, gelişmelerden endişe duyduğunu belirtti.

"Birleşik Krallık, Türkiye'nin kendi hava sahasını koruma hakkını savunuyor" diyen Rycroft, BMGK üyesi ülkelerden şu ana kadar konuyla ilgili aciltoplantı talebi almadıklarını kaydetti.

Rycroft, Türkiye, Rusya ve diğer ülkelerle iletişim halinde olduklarını ifade ederek, konu hakkında Türkiye'den geçtiğimiz saatlerde bir mektup ulaştığını bildirdi.

Rusya'nın BM Daimi Temsilcisi Vitaly Churkin, konuyu BMGK gündemine getirmeyi planlayıp planlamadıklarına yönelik bir soruya, "Şu an için bilmiyorum. Belki de" yanıtını verdi. Suriye'nin Bayırbucak bölgesinde Türk hava sahasını ihlal eden Rus Su24 tipi savaş uçağına, devriye görevindeki 2 F-16 savaş uçağı tarafındanmüdahalede bulunulmuştu. Uçak, Hatay'ın Yayladağı ilçesinin karşısında, Suriye toprakları içindeki Bayırbucakbölgesine düşmüştü. Genelkurmay Başkanlığı damüdahalenin, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağına beş dakika içinde 10 kez ikaz edilmesinin ardından gerçekleştiğini bildirmişti.

Muhabir: Mustafa Çağlayan

Yayınlayan: Barışkan Ünal

24.11.2015 17:35:22

{AAAUYDU_6887769_241120151735220000_U_POL_20151124000000}

AA6887771B POLBT

tur

Başbakan Davutoğlu'nun, İngiltere Başbakanı David Cameron ile telefonda görüştüğü, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesine ilişkin görüş alış verişinde bulunduğu bildirildi.

Muhabir: Kurbani Geyik

Yayınlayan: Yusuf İzzettin Çelebi

24.11.2015 17:35:51

{AAAUYDU_6887771_241120151735510000_B_POL_20151124000000}

AA6887823R GENBT

tur

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde güvenlik toplantısı

- Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığındaki güvenlik toplantısı başladı

ANKARA (AA) - Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında bölgedeki son gelişmelere ilişkin güvenlik toplantısı başladı.

Cumhurbaşkanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre, Erdoğan başkanlığında yapılan toplantıya, Başbakan Ahmet Davutoğlu, Genelkurmay BaşkanıOrgeneral Hulusi Akar, bazı bakanlar ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan katılıyor. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde basına kapalı gerçekleşen toplantı saat 17.30'da başladı.

Muhabir: İlhan Toprak

Yayınlayan: Şükran Yücel

24.11.2015 17:39:45

{AAAUYDU_6887823_241120151739450000_R_GEN_20151124000000}

AA6887960B GENBT

tur

ABD Savunma Bakanlığı yetkilileri, Türk pilotların Rus uçağını 10 kez uyardığını doğruladı

Muhabir: Tuğrul Çam

Yayınlayan: Kamuran Akkuş

24.11.2015 17:49:02

{AAAUYDU_6887960_241120151749020000_B_GEN_20151124000000}

AA6888078B GENBT

tur

Türkiye'nin BM Daimi Temsilciliği, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi konusunda BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun ve BM Güvenlik Konseyi'ni mektupla bilgilendirdi.

Muhabir: Mustafa Keleş

Yayınlayan: Osman Kurt

24.11.2015 17:58:08

{AAAUYDU_6888078_241120151758080000_B_GEN_20151124000000}

AA6888105R POLBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Başbakan Davutoğlu, İngiltere Başbakanı Cameron ile telefonla görüştü

- Davutoğlu ve Cameron'un görüşmede, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesiyle ilgili görüş alışverişinde bulunduğu belirtildi.

ANKARA (AA) - Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun, İngiltere Başbakanı David Cameron'ı telefonla arayarak, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesiyle ilgili görüş alışverişinde bulunduğu bildirildi.

Başbakanlık Basın Müşavirliğinden yapılan açıklamaya göre, Başbakan avutoğlu, İngiltere Başbakanı Cameron ile telefonla görüştü. İki liderin görüşmede, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesiyle ilgili görüş alışverişinde bulunduğu ifade edildi.

Açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Sayın Başbakanımız, konu hakkında BM ve NATO makamlarının ayrıntılı olarak ayrıca bilgilendirileceğini ifade etmiş ve ayrıca ülkemizdeki P5 ülkeleri büyükelçilerine Dışişleri Bakanlığımızca bilgi verildiğini söylemiştir. İngiltere Başbakanı Cameron, paylaştığı bilgiler için Sayın Başbakanımıza teşekkür etmiştir. İki lider, 29 Kasım Pazar günü Brüksel'de yapılacak Türkiye-AB zirvesi sırasında görüşmek üzere mutabık kalmışlardır."

Muhabir: Kurbani Geyik

Yayınlayan: Bekir Nazım Ada

24.11.2015 18:01:28

{AAAUYDU_6888105_241120151801280000_R_POL_20151124000000}

AA6888186R GENBT

tur

Türk Hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Litvanya Dışişleri Bakanı Linkevicius:

"Rus uçağın vurulması, ciddi bir olay ancak Rusya'nın sürekli hava sahasını ihlal ettiğinden, beklenmedik bir olay değil"

VİLNİUS (AA) - Litvanya Dışişleri Bakanı Linas Linkevicius, Türk hava sahasını ihlal ettiği için düşürülen savaş uçağına ilişkin, "Rus uçağın vurulması, ciddi bir olay ancak Rusya'nın sürekli hava sahasını ihlal ettiğinden, beklenmedik bir olay değil" dedi.

Litvanya ulusal haber ajansı BNS'nin haberine göre Linkevicius, Türk hava sahasını ihlal eden bir savaş uçağının Türk hava kuvvetlerince düşürülmesine ilişkin olarak, "Birkaç aydır Rus savaş uçaklarının Suriye'de Türkiye sınırına yakın alanlarda yoğun bir askeri faaliyet içinde olduğunu biliyoruz. Türkiye'den gelen haberlere göre de tekrar tekrar sınır ihlalleri yaşanmıştı" diye konuştu.

Bölgede daha önce de Rusya'ya ait bir insansız hava aracının vurularak düşürüldüğünü hatırlatan Linkevicius, "Türkiye gelecekte de benzer olaylar yaşanması halinde hava sahasını savunacağını, uçakları düşüreceğini söylemişti" görüşünü dile getirdi.

Linas Linkevicius, "Rus uçağın vurulması, ciddi bir olay ancak Rusya'nın sürekli hava sahasını ihlal ettiğinden, beklenmedik bir olay değil" ifadelerini kullandı.

Linkevicius, "Şimdiden taraflardan birini suçlamak sorumsuzluk olur. Bununla birlikte gerilim, müttefik sınırlara çok yakın hava sahasında Rusya'nın gerçekleştirdiği hava saldırılarıyla tırmandırılıyor" diye konuştu. Genelkurmay Başkanlığı, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağına, beş dakika içinde 10 kez ikaz edilmesinin ardından, Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı iki F-16 tarafından müdahalede bulunulduğu açıklamıştı.

Muhabir: Rustam Mikayilli

Yayınlayan: Osman Kurt

24.11.2015 18:07:11

{AAAUYDU_6888186_241120151807110000_R_GEN_20151124000000}

 

AA6888232U GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Türkiye, olaya ilişkin BM Genel Sekreteri ve BM Güvenlik Konseyi'ni bilgilendirdi

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER (AA) - Türkiye'nin BM Daimi Temsilciliği, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi konusunda BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun ve BM Güvenlik Konseyi'ni mektupla bilgilendirdi.

Türkiye'nin BM Daimi Temsilcisi Halit Çevik imzasıyla ve acil koduyla gönderilen mektupta bu sabah hangi ülkeye ait olduğu bilinmeyen 2 adet SU-24 tipiuçağın Yayladağı-Hatay bölgesinde Türk hava sahasına yaklaştığı, uçakların beşdakika içinde 10 kez rotalarını değiştirmeleri konusunda uyarıldığı kaydedildi.

İki uçağın da 19 bin feet yükseklikte uyarılara aldırmayarak yerel saatle 09.24.05'te 17 saniye süreyle Türk hava sahasını ihlal ettikleri belirtilen mektupta Türk hava sahasını ihlal eden uçaklardan birinin bölgede devriye görevi yapan F-16 savaş uçaklarınca angajman kuralları gereği Türk havasahasında vurulduğu ve uçağın sınırın Suriye tarafına düştüğü ifade edildi. Türkiye'nin angajman kurallarını birçok kez diğer ülkelerle paylaştığı vurgulanan mektupta Türkiye'nin uluslararası hukuk altında vatandaşlarını ve sınırlarını korumak için gerekli önlemleri almakta tereddüt etmeyeceği belirtildi.

Mektupta BM Güvenlik Konseyi ve Genel Sekreterliği'nden herhangi bir talepte bulunulmadı.

Muhabir: Mustafa Keleş

Yayınlayan: Kamuran Akkuş

24.11.2015 18:10:26

{AAAUYDU_6888232_241120151810260000_U_GEN_20151124000000}

AA6888252U GENBT

tur

Türk Hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Türkiye'nin talebi üzerine olağanüstü NATO Konseyi toplantısı başladı

BRÜKSEL (AA) - NATO Konseyi, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi nedeniyle Türkiye'nin talebi üzerine olağanüstü toplandı. Türkiye'nin talebiyle TSİ ile 18.00'de başlayan toplantıya, NATO Genel Sekreteri ile üye ülkelerin büyükelçileri katıldı.

Toplantıda Türkiye, uçağın düşürülmesiyle ilgili bilgilendirme yapacak ve uçağın Türk hava sahasını ihlal ettiğini gösteren radar izleri, üye ülkelerle paylaşılacak.

NATO'dan gün içinde yapılan açıklamada, "NATO durumu yakından takip ediyor. Türk yetkililerle irtibat halindeyiz" ifadesi kullanılmıştı. Olay sonrası Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun talimatıyla Dışişleri Bakanlığınca NATO, BM ve ilgili ülkeler nezdinde gerekli girişimlerde bulunulacağı kaydedilmişti. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Ekim ayında bir Rus uçağının Türk hava sahasını ihlali hakkında, "NATO, müttefik ülkeleri herhangi bir tehdide karşı savunmaya hazır. Türkiye de bu ülkelerden biridir" demişti.

Muhabir: Hasan Esen

Yayınlayan: Barışkan Ünal

24.11.2015 18:11:38

{AAAUYDU_6888252_241120151811380000_U_GEN_20151124000000}

AA6888398U GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- ABD Savunma Bakanlığı, düşürülen uçağın 10 kez uyarıldığını doğruladı

WASHINGTON (AA) - ABD öncülüğündeki koalisyonun DAEŞ'e karşı yürüttüğü Doğal Kararlılık Operasyonu Sözcüsü Albay Steve Warren, Türk hava sahasını ihlaleden savaş uçağının düşürülmesi konusunda, savaş uçağının 10 kez uyarıldığınıkendilerinin de duyduğunu bildirdi.

Warren, Bağdat'tan video konferans yoluyla gazetecilere yaptığı açıklamada, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesiyle ilgili soruları da yanıtladı.

"Türk hükümeti, kendilerinin iki F16 sınır kontrol uçağının, iki Rus SU 24 tipi uçakla angaje olduğunu duyurdu, bir Rus uçağı düşürüldü" ifadesini kullanan Warren, uçağın ABD'ye ait radarlarda görünüp görünmediğinin sorulması üzerine de, "Tabii ki o bölgedeki tüm uçakları takip edebilecek radarlarımız ve diğer imkanlarımız var. Henüz tüm bilgileri ve detayları toparlama aşamasındayız. Uzak ve dağlık bir bölge. Sınırların nereden geçtiğini tam olarak kestirmek güç"diye konuştu.

Radarlarında savaş uçağını gördüklerini yineleyen Warren, "Havadaki durumun tamamen farkındaydık" dedi.

-"Olay biten her şeyi duyabiliyorduk"

Warren, savaş uçaklarına Türk pilotların 5 dakika içinde 10 uyarı yapmasıyla ilgili olarak da, "Olan biten her şeyi duyabiliyorduk. Bunlar açık kanallar. Bunları diğerlerinin de duyduğuna eminim" dedi ve Türk pilotların 10 kez uyarı yaptığını doğruladı.

Sözcü Warren, başka bir soru üzerine, "Tek söyleyebileceğim, olay sınırda meydana geldi. Onun ötesinde şu anda yaptığımız, tüm verileri toparlamak ve incelemek" ifadesini kullandı.

Tüm dataları incelemek için biraz zamana ihtiyaç duyduklarını belirten Warren, "Bu işler, filmlerde göründüğü gibi kolay değil. Tam olarak olayın neredemeydana geldiğini öğrenmek için zamana ihtiyacımız var" şeklinde konuştu.

-"Olay Türkler ve Ruslar arasında yaşandı"

Warren, Türkiye'de bulunan ABD'ye ait F-15 uçaklarının bir kısmının DAEŞ'e karşı operasyonlar düzenlediğini, diğerlerinin de Türkiye'nin hava devriyesine yardımcı olduğunu dile getirerek, F-15 uçaklarının hiçbirinin olay sırasında yakında bulunmadığını bildirdi.

Bu tür olayların çok hızlı geliştiğini ifade eden Albay Warren, bölgede ne bir Amerikan uçağı ne de Amerikalı personel bulunduğunu kaydetti. Warren, "Bu olay tamamen Türkler ve Ruslar arasında meydana geldi" dedi.

-"Rusların söyledikleriyle yaptıklarının uyuşmaması hakkında endişeliyiz"

Rusya'nın Suriye'de DAEŞ'i hedef aldığını iddia ettiğini ama vurulan yerlerin birçoğunun DAEŞ'e ait olmadığını vurgulayan Warren, bugünkü olayın yaşandığı yerde de DAEŞ'e ait unsur bulunmadığını söyledi.

Warren, "Rusların söyledikleriyle yaptıklarının uyuşmaması hakkında endişeliyiz. Ruslar, terörle mücadele ettiklerini söylüyorlar ama rutin olarak yaptıkları, amaçları Esed rejimini güçlendirmek ve ömrünü uzatmak. Saldırılarının çoğu rejimin çıkarlarını sağlamaya yönelik" ifadesini kullandı.

Muhabir: Tuğrul Çam

Yayınlayan: Barışkan Ünal

24.11.2015 18:26:53

{AAAUYDU_6888398_241120151826530000_U_GEN_20151124000000}

AA6888614R GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- İspanya Dışişleri Bakanı Margallo:

- "Ne olursa olsun Türk hava sahasının ihlal edilmesi kabul edilemez"

MADRİD (AA) - İspanya Dışişleri Bakanı Jose Manuel Garcia Margallo, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesiyle ilgili olarak, "Ne olursa olsun Türk hava sahasının ihlal edilmesi kabul edilemez" dedi. Gazetecilere yaptığı değerlendirmede bulunan Margallo, hem Türkiye hem de Rusya'ya "sakin olunması" çağırısını yaptı.

"Her iki ülke de ortak düşmanın DAEŞ olduğunu hatırlamalı" diyen Margallo, bugünkü olayın bir daha tekrarlanmaması için Türkiye ve Rusya'nın uluslararası anlaşmaların gerekliliğini yerine getirmelerini istedi. Margallo, ayrıca, Rusya'ya "DAEŞ'e karşı uluslararası koalisyona dahil ol" çağrısında bulundu.

Genelkurmay Başkanlığı, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağına, beş dakika içinde 10 kez ikaz edilmesinin ardından, Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı iki F-16 tarafından müdahalede bulunulduğu açıklamıştı.

Muhabir: Şenhan Bolelli

Yayınlayan: Barışkan Ünal

24.11.2015 18:43:25

{AAAUYDU_6888614_241120151843250000_R_GEN_20151124000000}

AA6888750R GENBT

tur

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ndeki güvenlik toplantısı Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığındaki toplantı sona erdi

ANKARA (AA) - Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında bölgedeki son gelişmelere ilişkin güvenlik toplantısı sona erdi. Cumhurbaşkanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre Erdoğan başkanlığında yapılan toplantıya, Başbakan Ahmet Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, bazı bakanlar ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan katıldı. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde basına kapalı gerçekleşen toplantı 1 saat 15 dakika sürdü.

Muhabir: İlhan Toprak

Yayınlayan: Kamuran Akkuş

24.11.2015 18:58:09

{AAAUYDU_6888750_241120151858090000_R_GEN_20151124000000}

AA6888763R GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Almanya Dışişleri Bakanı Steinmeier:

- "İki başkentin doğrudan birbirleriyle diyalog kurmalarını ve reaksiyon ve karşı reaksiyonlara ilişkin hem Ankara hem de Moskova'nın sorumluluklarını bileceklerini ümit ediyorum"

- Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov:

- "Uçağın düşürülmesiyle nedeniyle NATO ve Rusya arasında bunalım olursa, bu iyi olmaz, olumlu sonuç da getirmez"

BERLİN (AA) - Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, Türk hava sahasını ihlal eden uçağın düşürülmesine ilişkin, "İki başkentin doğrudan birbirleriyle diyalog kurmalarını ve reaksiyon ve karşı reaksiyonlara ilişkin hem Ankara hem de Moskova'nın sorumluluklarını bileceklerini ümit ediyorum" dedi.

Steinmeier, başkent Berlin'de yaptığı açıklamada, olayın nasıl geliştiğini henüz tam olarak bilmediğini ifade etti. Moskova ve Ankara'daki açıklamaların "bunun ciddi bir olay olduğunu gösterdiğini" ifade eden Steinmeier, "Şimdi bir çok şey Moskova ve Ankara'daki tepkilerin nasıl olacağına bağlı. İlk olarak, iki başkentin doğrudan birbirleriyle diyalog kurmalarını, ikinci olarak da reaksiyon ve karşı reaksiyonlara ilişkin hem Ankara hem de Moskova'nın sorumluluklarını bileceklerini ümit ediyorum" diye konuştu.

Steinmeier, "Suriye'deki iç savaşta geriliminin düşürülmesi amacıyla Viyana'da güçlükle başlatılan görüşmelerin bu olaydan zarar görmemesini umduğunu" belirterek, "Yaptığımız iki Viyana görüşmesiyle henüz daha yeni başlayan yolda ilerlemenin mümkün kılınması için, iki başkentte de ihtiyatlı olunması ve mantığın hakim olmasını umuyorum" ifadesine yer verdi.

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikasından Sorumlu Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, konuyla ilgili NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile görüştüğü bilgisini vererek, Türkiye ve Rusya arasında herhangi bir gerginlikten kaçınılmasına ihtiyaç olduğunu kaydetti.

- Hollanda

Hollanda Dışişleri Bakanı Bert Koenders, konuyu, "çok ciddi bir olay" olarak nitelendirdi.

Bakanlığın Twitter hesabından yaptığı açıklamada Koenders, "Tüm gerçeklerin açıklığa kavuşması önemli" ifadesini kullandı.

- Bulgaristan

Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov, "Uçağın düşürülmesiyle nedeniyle NATO ve Rusya arasında bir bunalım olursa bu iyi olmaz olumlu sonuç da getirmez" yorumunda bulundu.

Çin'de bulunan Borisov, Bulgaristan Ulusal Radyosu'na (BNR) yaptığı açıklamada, pazar günü Türkiye ile AB arasında Brüksel'de yapılacak zirveye işaret ederek, "Olay kötü bir zamanda oldu" dedi.

Bulgaristan Parlamentosu İçişleri Komisyonu Başkanı Atanas Atanasov da, olayın "merkez üssüne" yakın olan Bulgaristan için de risk yarattığına işaret ederek, "Titizlikle araştırma yapılması şart. Suriye'de Rusya'nın kime bomba attığı merak konusudur" diye konuştu.

Suriye'nin Bayırbucak bölgesinde Türk hava sahasını ihlal eden Rus Su 24 tipi savaş uçağına, devriye görevindeki 2 F-16 savaş uçağı tarafından müdahalede bulunulmuştu. Uçak, Hatay'ın Yayladağı ilçesinin karşısında, Suriye toprakları içindeki Bayırbucak bölgesine düşmüştü. Genelkurmay Başkanlığı, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağına, beş dakika içinde 10 kez ikaz edilmesinin ardından, Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı iki F-16 tarafından müdahalede bulunulduğu açıklamıştı.

Muhabir: Ekip

Yayınlayan: Barışkan Ünal

24.11.2015 19:01:09

{AAAUYDU_6888763_241120151901090000_R_GEN_20151124000000}

AA6888920B GENBT

tur

Başbakan Ahmet Davutoğlu, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg'i telefonla arayarak, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesiyle ilgili görüş alışverişinde bulundu.

Muhabir: Hatice Özdemir

Yayınlayan: Ömür Melih Üzelce

24.11.2015 19:34:02

{AAAUYDU_6888920_241120151934020000_B_GEN_20151124000000}

AA6888928R GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- BMGK Dönem Başkanı İngiltere'nin Daimi Temsilcisi Matthew Rycroft:

- "Bugünkü toplantıda bu konu gündeme getirilmedi. Biz İngiltere olarak Türk meslektaşlarımızla her seviyede temas halindeyiz"

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER (AA) - Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi konusunun BM Güvenlik Konseyi'ndeki (BMGK) toplantıda gündeme gelmediği bildirildi.

BMGK Dönem Başkanı İngiltere'nin Daimi Temsilcisi Matthew Rycroft, Konsey'deki Sudan ve Güney Sudan toplantısının ardından gazetecilere yaptığı açıklamada, savaş uçağının düşürülmesi konusunda BM Güvenlik Konseyi Başkanı olarak bir talep olması halinde toplantı yapabileceklerini ancak henüz herhangi bir talep gelmediğini söyledi.

Bu olayın Suriye krizine siyasi çözüm bulunması konusundaki çabaların iki katına çıkarılması gerektiğini gösterdiğini anlatan Rycroft, bu olayların tekrar yaşanmaması için de önlem alınması gerektiğini ifade etti.

Rycroft, "Bugünkü toplantıda bu konu gündeme getirilmedi. Biz İngiltere olarak Türk meslektaşlarımızla her seviyede temas halindeyiz" dedi.

Muhabir: Mustafa Keleş

Yayınlayan: Kamuran Akkuş

24.11.2015 19:34:46

{AAAUYDU_6888928_241120151934460000_R_GEN_20151124000000}

AA6888942R GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Rusya Savunma Bakanlığı:

"Türk Hava Kuvvetleri'nin tutumunu dostane olmayan bir hareket olarak görüyoruz"

MOSKOVA (AA) - Rusya Savunma Bakanlığı, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesini "dostane olmayan bir hareket" olarak nitelendirdi. Bakanlıktan yapılan açıklamada, "Türk Hava Kuvvetleri'nin tutumunu dostane olmayan bir hareket olarak görüyoruz" ifadeleri kullanıldı.

Açıklamada, olaydan sonra Rusya Savunma Bakanlığı'nın, Türkiye ile telefon bağlantısı kurma girişiminde bulunduğunu ancak başarılı olamadığı öne sürüldü.

Rusya'nın Suriye'deki hava saldırılarına devam edeceğinin bildirildiği açıklamada, "Bakanlığımız, bu tür olaylara karşılık verilmesi için bir dizi tedbir üzerinde çalışıyor" ifadeleri kullanıldı.

Öte yandan, Türkiye'nin Moskova'daki askeri ataşesinin bakanlığa çağrılarak resmi protesto notası verildiği belirtildi. Genelkurmay Başkanlığı, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağına, beş dakika içinde 10 kez ikaz edilmesinin ardından, Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı iki F-16 tarafından müdahalede bulunulduğu açıklamıştı. Milliyeti belli olmayan uçak, müdahalenin ardından Suriye topraklarına düşmüştü.

Muhabir: Hakan Ceyhan Aydoğan

Yayınlayan: Kamuran Akkuş

24.11.2015 19:38:53

{AAAUYDU_6888942_241120151938530000_R_GEN_20151124000000}

AA6888977R GENBT

tur

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ndeki güvenlik toplantısı

- Toplantıda, Suriye başta olmak üzere bölgedeki son gelişmeler doğrultusunda genel güvenlik konuları ele alındı.

- Türkiye'nin sınır güvenliği ve Suriye'nin Bayırbucak bölgesindeki son durumun değerlendirildiği toplantıda, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının angajman kuralları çerçevesinde düşürülmesi meselesi görüşüldü.

ANKARA (AA) - Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında yapılan güvenlik toplantısında Suriye başta olmak üzere bölgedeki son gelişmeler doğrultusunda genel güvenlik konuları ele alındı.

Cumhurbaşkanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre toplantıda, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde Erdoğan başkanlığında gerçekleşen toplantıda,

Türkiye'nin sınır güvenliği masaya yatırıldı. Bu çerçevede, Suriye sınırında Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının angajman kuralları çerçevesinde

düşürülmesi meselesi görüşüldü.

Toplantıda, Suriye'nin Bayırbucak bölgesindeki son durumunun da masaya yatırıldığı kaydedildi.

Toplantıya Başbakan Ahmet Davutoğlu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, ilgili bakanlar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan katıldı.

Muhabir: Kadir Karakuş

Yayınlayan: Kamuran Akkuş

24.11.2015 19:44:56

{AAAUYDU_6888977_241120151944560000_R_GEN_20151124000000}

AA6888989B POLBT

tur

Cumhurbaşkanı Erdoğan: "(Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi) Biz buna şahit olmak istemeyiz ama böyle bir durumla karşı karşıya bırakılmanın ne yazık ki ıstırabını yaşıyoruz. Bu hadise tamamen Türkiye'nin önceden ilan ettiği angajman kuralları çerçevesinde gerçekleşmiştir. Türkiye'nin komşularıyla başka herhangi bir ülkeye karşı düşmanlığı asla söz konusu değildir.

Suriye'de bugüne kadar çok daha vahim olaylar yaşanmamasının sebebi Türkiye'nin soğuk kanlı tutumudur. Bu son hadisenin önüne geçmek için de elimizden gelen gayreti gösterdiğimizden kimsenin şüphesi olmasın. Türkiye'nin kendi sınırlarını

koruma hakkına da herkes saygı göstermelidir."

Muhabir: Ferdi Türkten

Yayınlayan: Ömür Melih Üzelce

24.11.2015 19:48:15

{AAAUYDU_6888989_241120151948150000_B_POL_20151124000000}

AA6889022U GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Başbakan Davutoğlu, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile telefonla görüştü

- Davutoğlu ve Stoltenberg'in görüşmede, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesiyle ilgili görüş alışverişinde bulunduğu bildirildi

ANKARA (AA) - Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg'i telefonla arayarak, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesiyle ilgili görüş alışverişinde bulunduğu bildirildi.

Başbakanlık Basın Müşavirliğinden yapılan açıklamaya göre, Başbakan Davutoğlu, NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ile telefonla görüştü. Görüşmede, sabah Su 24 tipi uçağın hava sahası ihlali sonrası kaydedilen gelişmeler hakkında görüş alışverişinde bulunulduğu belirtildi.

Açıklamada şunlar kaydedildi:

"Sayın Başbakanımız, söz konusu olaya ilişkin detaylı bilgilerin bugün talebimiz üzerine Brüksel'de gerçekleştirilecek NATO Konseyi toplantısında da müttefiklerimizle paylaşılacağını ifade etmiştir. NATO Genel Sekreteri bilgilendirme için Sayın Başbakanımıza teşekkür ederek ülkemizin güvenliğine dair NATO bünyesinde yürütülen çalışmalar hakkında bilgi vermiş, ittifak dayanışması çerçevesinde sürdürülen bu çalışmalara dair konuların önümüzdeki günlerde Brüksel'de düzenlenecek NATO Dışişleri Bakanları toplantısında ele alınacağını belirtmiştir."

Muhabir: Hatice Özdemir

Yayınlayan: Osman Kurt

24.11.2015 20:01:23

{AAAUYDU_6889022_241120152001230000_U_GEN_20151124000000}

AA6889027F GENBT

tur

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg: "(Rus uçağının Türkiye hava sahasını ihlal etmesi) Elimizde olan bilgi diğer müttefikler ile uyumlu ve Türkiye'nin bilgilerinin doğru olduğunu gösteriyor"

(Fotoğraflı - Görüntülü)

Muhabir: Yusuf Kaya

Yayınlayan: Yusuf Kaya

24.11.2015 20:03:26

{AAAUYDU_6889027_241120152003260000_F_GEN_20151124000000}

AA6889044F GENBT

tur

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg: "Rusya'nın Suriye'de gerçekleştirdiği saldırıların çoğunda hedefler DAEŞ olmayan yerler oldu"

Muhabir: Ata Ufuk Şeker

Yayınlayan: Yusuf Kaya

24.11.2015 20:06:24

{AAAUYDU_6889044_241120152006240000_F_GEN_20151124000000}

AA6889046R GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- İngiltere Başbakanlık Sözcüsü:

- "Cameron Davutoğlu'nu,

olayın mahiyetinin tam anlaşılabilmesi ve gerilimin tırmanmasınının önüne nasılgeçilebileceğinin görülmesi için Türkler ile Rusların bu konuda doğrudan iletişimhalinde kalması konusunda teşvik etti"

LONDRA (AA) - İngiltere Başbakanı David Cameron'ın, Türk hava sahasını ihlal eden uçağın düşürülmesiyle ilgili olarak Başbakan Ahmet Davutoğlu'yla yaptığı görüşmede, "gerilimin tırmanmasından kaçınılması için Türkiye'yi Rusya ile doğrudan iletişim halinde kalmaya teşvik ettiği" bildirildi.

İngiltere Başbakanlık Sözcüsü, İngiliz basınına yaptığı açıklamada, Cameron ile Davutoğlu arasında, Türk hava sahasını ihlal eden uçağın düşürülmesiyle ilgili olarak 10 dakikalık telefon görüşmesi yapıldığı kaydetti. Görüşmede Cameron'ın Türkiye'yi Rusya ile doğrudan temas hallinde kalmaya teşvik ettiğini belirten sözcü, "Cameron Davutoğlu'nu, olayın mahiyetinintam anlaşılabilmesi, gelecekte tekrarından kaçınılabilmesi ve gerilimintırmanmasının önüne nasıl geçilebileceğinin görülmesi için Türkler ile Ruslarınbu konuda doğrudan iletişim halinde kalması konusunda teşvik etti" diye konuştu.

-"İzlenmesi gereken prosedürler var"

Sözcü, İngiliz savaş uçaklarının da Güney Kıbrıs'taki Akrotiri havaüssünden Irak'taki DAEŞ hedeflerini vurmaya giderken Türk hava sahasını kullandığını ancak bunun için Türkiye'den izin alındığını vurguladı. DAEŞ'e karşı mücadele veren uluslararası koalisyonun bazı üyelerinin Suriye'de hava operasyonları yürüten Rusya'ya "iletişim kanallarını" açık tutmakonusundaki kaygılarını daha önce ilettiğini anlatan sözcü, şunları söyledi: "Şu anda önemli olan bu olayla ilgili bütün gerçeklerin ortaya çıkması. Biz Türkiye'nin hava sahasını koruma hakkına saygı duyuyoruz. Bir ülkenin hava sahasında uçmak için izlenmesi gereken prosedürler var. İzin almaya çalışmanız ve izin almanız durumunda da ilgili ülkenin yerdeki yetkilileri ile pilotlarınız arasında iletişim olması lazım. Bütün bu adımların izlenmesi lazım."

Başbakanlık Sözcüsü, Rus savaş uçağının düşürülmesinin İngiltere'nin DAEŞ'e karşı Suriye'deki operasyonlara katılma planlarını nasıl etkileyebileceğiyle ilgili soruya da "Bu olay DAEŞ'in İngiltere'ye teşkil ettiği tehdidi ve İngiltere'nin DAEŞ'e karşı mücadele eden koalisyon içinde Suriye'de de yer alması ihtiyacını değiştirmiyor" yanıtını verdi.

Sözcü, "Türklerle birlikte DAEŞ'e karşı yapılabilecekleri ele almaya açığız" ifadesini kullandı.

Muhabir: Tayfun Salcı

Yayınlayan: Kamuran Akkuş

24.11.2015 20:07:07

{AAAUYDU_6889046_241120152007070000_R_GEN_20151124000000}

AA6889185R GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- ABD Başkanı Obama:

- "Türkiye, her ülke gibi toprağını ve hava sahasını savunma hakkına sahiptir"

- "Önemli olan hem Türkler hem de Rusların tam olarak ne olduğunu ortaya çıkarmak için birbirleriyle konuşmalarını sağlamak ve gerilimin yükselmesini engelleyecek tedbirler almak"

- "Bu olayın, Rusya'nın operasyonlarının Türkiye sınırlarının çok yakınında devam etmesi ve sadece Türkiye değil başka ülkeler tarafından da desteklenen ılımlı muhaliflerin hedef alınmasıyla ilgili devam eden soruna işaret ettiğini

düşünüyorum"

- Fransa Cumhurbaşkanı Hollande:

- "Çok fazla zarar verecek gerginlikleri engellemeliyiz"

WASHINGTON (AA) - ABD Başkanı Barack Obama, Türk hava sahasını ihlal eden Rus savaş uçağının düşürülmesi hakkında, "Türkiye, her ülke gibi toprağını ve hava sahasını savunma hakkına sahiptir" dedi.

Obama, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ile Beyaz Saray'da yaptığı görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında Türk hava sahasını ihlal eden uçağın düşürülmesiyle ilgili soruyu yanıtladı. Olayın detayları hakkında bilgi almaya çalıştıklarını aktaran Obama, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile gelecek günlerde iletişim içinde olacağını bildirdi.

"Türkiye, her ülke gibi toprağını ve hava sahasını savunma hakkına sahiptir" diyen Obama, şöyle devam etti:

"Şu anda önemli olan hem Türkler hem de Rusların tam olarak ne olduğunu ortaya çıkarmak için birbirleriyle konuşmalarını sağlamak ve gerilimin yükselmesini engelleyecek tedbirler almak. Bu olayın, Rusya'nın operasyonlarının Türkiye sınırlarının çok yakınında devam etmesi ve sadece Türkiye değil başka ülkeler tarafından da desteklenen ılımlı muhaliflerin hedef alınmasıyla ilgili devam eden soruna işaret ettiğini düşünüyorum. Rusya enerjisini DAEŞ'e karşı yönlendirseydi bazı karmaşık hata ve gerilimlerin çıkma ihtimali daha az olurdu."

Obama, DAEŞ'e karşı oluşturulan uluslararası koalisyona Rusya'nın da katılmasını daha önce istediklerini hatırlatarak, Rusya'nın ise DAEŞ ile mücadele yerine Esed rejimini güçlendirmeye odaklandığını söyledi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile G20 toplantısı sırasında Antalya'da yaptığı görüşmeyi anımsatan Obama, Rusya'nın DAEŞ ile mücadeleye odaklanması halinde çok geniş işbirliği imkanları bulunduğunu, bunu Putin'e de söylediğini aktardı.

Obama, "Eğer öncelikleri, gelecekte kapsamlı bir Suriye hükümetinin üyeleri olacak ılımlı muhaliflere saldırmaksa Rusya bizim ya da koalisyon üyelerinin desteğini alamayacak" ifadesini kullandı.

Obama, Suriye'deki siyasi süreç konusunda ne kadar erken bir uzlaşı olursa bugünkü uçak düşürülmesi gibi olayların meydana gelme ihtimalinin o kadar azalacağını dile getirdi.

- Hollande

Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ise uçağın düşürülmesiyle ilgili "Çok fazla zarar verecek gerginlikleri engellemeliyiz" dedi. Hollande, konu üzerine NATO'nun kararının beklenmesi gerektiğini vurgulayarak, "Türkiye'nin hava sahasının ihlal edilip edilmediğini ve gerçekten ne olduğunu bu şekilde öğrenebiliriz" ifadesini kullandı.

Asıl amacın "teröre ve DAEŞ'e karşı savaşmak" olduğunu belirten Hollande, "Biz, Türkiye, Rusya, hepimiz bunu yapmalıyız" diye konuştu. Hollande, Suriye'deki iç savaşa bir an önce çözüm bulunması gerektiğini vurgulayarak, Türkiye sınırlarını ihlal eden uçağın düşürülmesiyle "risklerin de ortaya çıktığını" söyledi.

Bu hafta Rusya'ya gideceğini belirten Hollande, "Daha önce de yaptığım gibi Putin'e saldırıların sadece DAEŞ'e karşı olması gerektiğini söyleyeceğim" ifadesini kullandı.

Muhabir: Tuğrul Çam

Yayınlayan: Feyzullah Yarımbaş

24.11.2015 20:29:50

{AAAUYDU_6889185_241120152029500000_R_GEN_20151124000000}

AA6889351U GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg:

- "Elimizde olan bilgi, diğer müttefikler ile uyumlu ve Türkiye'nin bilgilerinin doğru olduğunu gösteriyor"

- "Sakin olunması ve tansiyonun düşürülmesi çağrısı yapıyorum. Diplomasi ve gerilimin düşürülmesi durumun çözümü için önemli"

(Fotoğraflı - Görüntülü)

BRÜKSEL (AA) - NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesiyle ilgili olarak, "Elimizde olan bilgi, diğer müttefiklerle uyumlu ve Türkiye'nin bilgilerinin doğru olduğunu gösteriyor" dedi.

NATO Konseyi'nin Türkiye'nin talebi üzerine yaptığı olağanüstü toplantı, yaklaşık bir saat sürdü. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ile üye ülkelerin büyükelçilerinin katıldığı toplantıda, Türkiye, uçağın düşürülmesiyle ilgili bilgilendirme yaparak, uçağın Türk hava sahasını ihlal ettiği gösteren radar

izleri ve diğer bilgileri üye ülkelerle paylaştı.

Stoltenberg, toplantı sonunda düzenlediği basın toplantısında, daha önce Rusya'nın NATO sınırı yakınlarındaki askeri faaliyetlerine yönelik endişesini dile getirdiğini hatırlatarak, "Daha önce defalarca Türkiye ile dayanışma içinde olduğumuzu ve NATO müttefiki Türkiye'nin toprak bütünlüğünü desteklediğimizi deklare ettim. NATO'nun güneydoğu sınırındaki gelişmeleri takip etmeye devam edeceğiz" diye konuştu.

Ankara ve Moskova arasında daha fazla temas kurulmasını isteyen NATO Genel Sekreteri, "Sakin olunması ve tansiyonun düşürülmesi çağrısı yapıyorum. Diplomasi ve gerilimin düşürülmesi durumun çözümü için önemli" ifadesini kullandı. Stoltenberg, Türkiye'nin, uçağın Tük hava sahası üzerinde düşürüldüğü yönündeki açıklamasına dair soruya, "Elimizde olan bilgi, diğer müttefiklerle uyumlu ve Türkiye'nin bilgilerinin doğru olduğunu gösteriyor" yanıtını verdi. Gerilimin artması durumunda NATO'nun pozisyonun ne olacağına dair bir soru üzerine Stoltenberg, "Bu ciddi bir durum. Hepimiz gerilimin düşmesine katkı sağlamalıyız. Ankara ve Moskova arasındaki irtibatı memnuniyetle karşılıyorum" değerlendirmesinde bulundu.

Stoltenberg, benzer olayların gelecekte yaşanmaması için de mekanizmaların güçlendirilmesine çalışılması gerektiğini söyledi.

-"Rusya'nın da hedefinde DAEŞ olmalı" Stoltenberg, ayrıca, "Rusya'nın da hedefinde DAEŞ olmalı. Rusya'nın Suriye'de vurduğu yerlerde DAEŞ bulunmuyor. Ortak düşman DAEŞ'le mücadeleyi güçlendirecek her türlü çabayı memnuniyetle karşılarız" dedi. Stoltenberg, Rusya ile NATO arasında şu ana kadar doğrudan irtibat olmadığını ancak Ankara üzerinden dolaylı bir temasın bulunduğunu kaydetti. Genelkurmay Başkanlığı, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağına, beş dakika içinde 10 kez ikaz edilmesinin ardından, Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı iki F-16 tarafından müdahalede bulunulduğu açıklamıştı.

Muhabir: Hasan Esen

Yayınlayan: Barışkan Ünal

24.11.2015 20:49:33

{AAAUYDU_6889351_241120152049330000_U_GEN_20151124000000}

AA6889393U GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Rusya Devlet Başkanlığı Sözcüsü Peskov, Putin'in Türkiye'ye askeri tehdit yöneltmediğini söyledi

ANKARA (AA) - Rusya Devlet Başkalığı Sözcüsü Dimitri Peskov, Putin'in hava sahasını ihlal ettiği için Türkiye'nin Rus savaş uçağını düşürmesinin ardından yaptığı açıklamaların askeri tehdit anlamına gelmediğini belirtti.

Rus haber ajansı Itar-Tass'a göre Peskov, Putin'in Türkiye'ye "kaçınılmaz sonuçlar" hakkında uyarıda bulunduğunu ifade ederek "Elbette Devlet Başkanı Putin, askeri imalarda bulunmuyordu, bunu dikkate almalıyız" dedi. Genelkurmay Başkanlığı, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağına, beş dakika içinde 10 kez ikaz edilmesinin ardından, Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı iki F-16 tarafından müdahalede bulunulduğu açıklamıştı. Uçak, müdahalenin ardından Suriye topraklarına düşmüştü.

Muhabir: Ayşe Aktaş

Yayınlayan: Feyzullah Yarımbaş

24.11.2015 20:56:52

{AAAUYDU_6889393_241120152056520000_U_GEN_20151124000000}

AA6889494R GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- BM Genel Sekreter Sözcüsü Dujarric:

"Genel Sektreter, ilgili tüm taraflara tansiyonun düşürülmesi için alınması gereken tüm acil önlemlerin alınması talebinde bulundu"

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER (AA) - Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreter Sözcüsü Stephane Dujarric, Türk hava sahasını ihlal eden uçağın düşürülmesine ilişkin, BM Genel Sekreteri'nin ilgili taraflara tansiyonun düşürülmesini çağrısında bulunduğunu bildirdi.

BM Genel Sekreter Sözcüsü Dujarric, günlük basın toplantısında yaptığı açıklamada, bir soru üzerine Türk hava sahasını ihlal eden Rus savaş uçağının düşürülmesi konusuna da değindi.

Konuyla ilgili açıklamasında, BM Genel Sekreteri'nin Rus askeri uçağının düşürülmesi konusundaki gelişmeleri "ciddi kaygılarla" izlediğini belirten Sözcü Dujarric, Genel Sekreter'in olayla ilgili ayrıntılı bir incelemenin yaşananları açıklığa kavuşturacağı ve benzer eylemlerin yeniden tekrarlanmasını önleyeceği umudunu taşıdığını belirtti.

Dujarric, "Genel Sekreter ilgili tüm taraflara tansiyonun düşürülmesi için alınması gereken tüm acil önlemlerin alınması talebinde bulundu" dedi. Dujarric ayrıca Genel Sekreter'in askeri harekatlarda bulunan taraflara, özellikle hava harekatlarında, sivillerin korunması başta olmak üzere istenmeyen sonuçların önlenmesi için operasyonel tedbirleri en üst seviyeye çıkarmaları ve daha dikkatli davranmaları isteğinde bulunduğunu hatırlattı. Açıklamasında, "Genel Sekreter'in bugünkü uyarı niteliğindeki gelişmelerin bir kez daha bölgedeki şiddet içeren aşırılığa karşı mücadelede uluslararası birlik ve işbirliğine olan ihtiyacın altını çizdiğine inandığını" belirten Dujarric, "bununla birlikte Genel Sekreter'in Suriye'deki trajik olayın acil bir çözüme ihtiyacı olduğu" inancını yineledi.

Muhabir: Selçuk Acar

Yayınlayan: Ertuğrul Cingil

24.11.2015 21:10:17

{AAAUYDU_6889494_241120152110170000_R_GEN_20151124000000}

AA6889523R GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Olay anında bölgede uçan Hollandalı bir pilot, Rus uçağına yapılan uyarıları duyduğunu dile getirdi

LAHEY (AA) - Türk hava sahasını ihlal eden Rus savaş uçağının düşürüldüğü anda bölgede olan Hollandalı bir sivil pilot, Türkiye'nin düşürülen uçağa yaptığı ikazları duyduklarını ancak ikazlara herhangi bir cevap verilmediğini söyledi.

Hollanda'da yayın yapan RTL 4 televizyonuna konuşan ismi açıklanmayan pilot, uçağın düştüğü anda bölgede uçuş halinde olduklarını kaydetti.

Olay anında kendilerine de F-16 uçaklarının uçuşu dolayısıyla alçak uçmaları yönünde uyarı yapıldığını belirten pilot, şöyle konuştu: "Kalkıştan hemen sonra acil durum frekansından Türk Hava Kuvvetleri'nin çağrısını duyduk. Türk hava sahasına girmek üzere olan uçak (Rus uçağı) onlarca kez Türkler tarafından uyarıldı. Ama Ruslar bir kez bile cevap vermedi." Türk F-16'larının geçişinden sonra normal rotalarında uçuşa devam ettiklerini kaydeden pilot, F-16'ların Suriye tarafına geçmediğini ifade etti.

Pilot, radarında görmediğini dile getirdiği Rus uçağının Türkiye hava sahasında düşürüldüğünden emin olduğunu dile getirerek, "Türklerin iletişim çabasında bir eksiklik yoktu" değerlendirmesinde bulundu. ABD öncülüğündeki koalisyonun DAEŞ'e karşı yürüttüğü Doğal Kararlılık Operasyonu Sözcüsü Albay Steve Warren de, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi konusunda, savaş uçağının 10 kez uyarıldığını kendilerinin de duyduğunu bildirmişti.

Suriye'nin Bayırbucak bölgesinde Türk hava sahasını ihlal eden Rus Su 24 tipi savaş uçağına, devriye görevindeki 2 F-16 savaş uçağı tarafından müdahalede bulunulmuştu. Uçak, Hatay'ın Yayladağı ilçesinin karşısında, Suriye toprakları içindeki Bayırbucak bölgesine düşmüştü. Genelkurmay Başkanlığı, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağına, beş dakika içinde 10 kez ikaz edilmesinin ardından, Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı iki F-16 tarafından müdahalede bulunulduğu açıklamıştı.

Muhabir: Yasin Yağcı

Yayınlayan: Yusuf Kaya

24.11.2015 21:20:23

{AAAUYDU_6889523_241120152120230000_R_GEN_20151124000000}

AA6889988R GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Suriyeli muhalif gruplar, Bayırbucak'ta askeri bir helikopteri imha ettiklerini açıkladı

- Rusya Genelkurmay Başkanlığı, bir kurtarma

helikopterinin açılan ateş sonucu hasar aldığını ve bir askerin öldüğünü duyurdu

BEYRUT/LAZKİYE (AA) - Suriyeli muhalifler, Bayırbucak'ın Kafarya bölgesinde bir askeri helikopteri füzeyle vurarak imha ettiklerini açıkladı.

Lazkiye'deki yerel kaynaklardan alınan bilgiye göre, 1. Sahil Tümeni'ne bağlı birlikler Bayırbucak'taki Türkmendağı ile Cebel Ekrad arasındaki Kafarya bölgesinde bir askeri helikopteri inişe geçtiği esnada "tow" füzesiyle vurdu. Kaynaklar, helikopterdeki personelin de yaşamını yitirdiğini belirtirken, helikopterin hangi devlete ait olduğu henüz açıklanmadı.

- "Kurtarma helikopterimiz vuruldu"

Öte yandan Rusya Genelkurmay Başkanlığı Ana Harekat Direktörlüğü Başkanı Korgeneral Sergey Rudskoy, Türk hava sahasını ihlal ettiği için Türkiye tarafından düşürülen Su-24 tipi uçağın pilotlarını aramak için görevlendirilen helikopterin, muhalifler tarafından açılan ateş sonucu hasar aldığını söyledi. Rudskoy, basına yaptığı açıklamada, Mi-8 tipi helikopterde bulunan bir askerin olay sırasında öldüğünü, tarafsız bölgeye iniş yapmak zorunda kalan helikopterdeki mürettebatın geri kalanının tahliye edildiğini kaydetti. Korgeneral Rudskoy ayrıca, kendi verilerine göre, "Rus uçağını düşüren Türk savaş uçaklarının Suriye hava sahasını ihlal ettiğini" ileri sürdü. Genelkurmay Başkanlığı, Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağına, beş dakika içinde 10 kez ikaz edilmesinin ardından, Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı iki F-16 tarafından müdahalede bulunulduğu açıklamıştı.

Muhabir: Halit Süleyman

Yayınlayan: Barışkan Ünal

24.11.2015 22:59:57

{AAAUYDU_6889988_241120152259570000_R_GEN_20151124000000}

AA6890102U GENBT

tur

Türk hava sahasını ihlal eden savaş uçağının düşürülmesi

- Başbakan Davutoğlu, Almanya Şansölyesi Angela Merkel ile telefonla görüştü

- Görüşmede, SU-24 tipi uçağın Türk hava sahasını ihlali sonrası kaydedilen gelişmeler hakkında görüş alışverişinde bulunulduğu bildirildi

ANKARA (AA) - Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun, Almanya Şansölyesi Angela Merkel'i telefonla aradığı ve SU-24 tipi uçağın Türk hava sahası ihlali sonrasında yaşanan gelişmeler hakkında bilgi verdiği belirtildi.

Başbakanlık Basın Müşavirliğinden yapılan açıklamaya göre, Davutoğlu, Merkel ile telefonla görüştü. İki liderin görüşmesinde SU-24 tipi uçağın Türk hava sahasını ihlali sonrası kaydedilen gelişmeler hakkında görüş alışverişinde bulunulduğu ifade edildi. Açıklamada şöyle denildi: "Şansölye Merkel, Sayın Başbakanımıza bilgiler için teşekkür etmiştir.

Sayın Başbakanımız ve Şansölye Merkel, bu konu ve pazar günü Brüksel'de tertiplenmesi öngörülen Türkiye-AB Zirvesi hakkında önümüzdeki günlerde yeniden temas etme hususunda mutabık kalmışlardır."

Muhabir: Hatice Özdemir

Yayınlayan: Kamuran Akkuş

24.11.2015 23:23:45

{AAAUYDU_6890102_241120152323450000_U_GEN_20151124000000}

AA6890238U GENBT

tur

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Başkanı Obama ile görüştü

- Erdoğan ile Obama arasında gerçekleşen telefon görüşmesinde, Türk hava sahasını ihlal eden Rus uçağının Türkiye tarafından düşürülmesi konusu ele  alındı

- Obama, Türkiye'nin ulusal egemenliğini savunma hakkının ABD ve NATO tarafından desteklendiğini ifade ederken, iki lider benzer hadiselerin tekrarlanmamasını güvence altına alacak düzenlemeleri yapmanın, gerilimi düşürmenin önemi hususunda hemfikir olduklarını belirtti

İSTANBUL (AA) - Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Barack Obama bir telefon görüşmesi yaptı.

Cumhurbaşkanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamaya göre, Erdoğan ile Obama arasında bu akşam gerçekleşen görüşmede, Türk hava sahasını ihlal eden bir Rus uçağının Türkiye tarafından düşürülmesi konusu ele alındı. Obama, Türkiye'nin ulusal egemenliğini savunma hakkının ABD ve NATO tarafından desteklendiğini ifade etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Obama, benzer hadiselerin tekrarlanmamasını güvence altına alacak düzenlemeleri yapmanın, gerilimi düşürmenin önemi hususunda hemfikir olduklarını belirtti.

İki lider, Suriye'de siyasi geçiş sürecini sağlamak üzere DAEŞ'e karşı ortak mücadeleyi sürdürme konusundaki kararlılıklarını da teyit etti.

Muhabir: Andaç Hongur

Yayınlayan: Nurettin Coşkun

24.11.2015 23:50:10

{AAAUYDU_6890238_241120152350100000_U_GEN_20151124000000}

2015 Süleyman Şah Türbesi Krizi


ÖZET

22 Şubat 2015 tarihinde Türkiye'nin Suriye topraklarında gerçekleştirmiş olduğu "Şah Fırat Operasyonu" ile Süleyman Şah Türbesi'ni Türkiye-Suriye sınırı yakınındaki Eşme Köyü'ne nakletmesi ile ortaya çıkan kriz durumu. Söz konusu operasyon Suriye merkezi yönetimi haberdar edilmeden, bir anlaşma yapılmadan gerçekleştirilmiş olduğu için Türkiye-Suriye ilişkilerinde yeni bir uyuşmazlık-çatışma-kriz yaratmıştır. 1921 Ankara Anlaşması, 1923 Lozan Barış Antlaşması gereğince söz konusu bölge Türkiye'ye aittir. 2010 sonrasında Suriye'de başlayan iç çatışmalar sonucunda Suriye yönetiminin bölgedeki kontrolünü yitirmesiyle S

Düzenlenen operasyona gerekçe olarak "askeri gereklilikler" gösterilmiş, bu ise Türkiye'de hükümete sert eleştirilerin yapılmasına neden olmuştur.üleyman Şah Türbesi'nin güvenliği tehdit altına girmiştir. Yapılan askeri operasyon sonucunda türbede bulunan sandukalar ve değerli emanetler Suriye sınırında bulunan Eşme Köyü'ne getirilmiş ve burada hazırlanan geçici türbede muhafaza edilmiştir.

Yapılan açıklamalarda güvenliğin yeniden tesisi ile türbenin önceki yerine nakledileceği belirtilmiştir. Suriye merkezi yönetiminin bilgi ve oluru olmadan gerçekleştirilen yer değişikliği ve askeri operasyon Suriye'nin tepkisini çekmiştir. Diğer yandan Suriye topraklarında bir Suriye vatandaşına ait araziye türbenin geçici olarak yerleştirilmiş olması ve güvenli bölge tesis edilmesi özel hukuk açısından da tartışmalı bir durum yaratmıştır.

Düzenlenen askeri operasyon sırasında bölgedeki Suriyeli Kürt gruplarla işbirliği yapılmış olması ve bu grupların PKK ile bağları ise başka bir tartışma konusunu oluşturmuştur.

şah fırat operasyonu

Krizin Arka Planı: 2010 yılından itibaren Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin bozulması yeni krizlere zemin hazırlamıştır. Bunlardan biri de Suriye sınırları içerisinde yer alan ve hukuki - siyasi olarak antlaşmalarla Türkiye'ye ait olan Süleyman Şah Türbesi'nin statüsüne ilişkindir. 2010-2015 zaman diliminde Suriye'de ortaya çıkan istikrarsızlıklar ve iç çatışmalar Süleyman Şah Türbesi'nin güvenliğinin sağlanması açısından belirgin risk, tehlike ve tehditlerin varlığına işaret etmiştir. Bölgede Suriye merkezi yönetiminin denetiminin olmaması ve çatışmaların seyrine göre farklı silahlı grupların, aşiretlerin bölgede etkinlik kurmaları Süleyman Şah Türbesi'nin güvenliğini de tehdit eder hale gelmiştir. Özellikle IŞİD'in bölgedeki varlığını arttırmış olması ve Türkiye'nin de bu örgütün hedefi haline gelmesi kaygıları arttırmıştır. 2014 yılında Türkiye'nin Süleyman Şah Türbesi'nin güvenliğini sağlamak amacıyla çeşitli önlemler almaya ihtiyaç duyduğu gözlenmektedir. Nitekim TBMM 2 Ekim 2014 tarihinde kabul etmiş olduğu tezkere ile hükümete yetki vermiştir. Karar aşağıdaki gibidir:

".... Öte yandan, uluslararası hukuk uyarınca Türk toprağı kabul edilen Süleyman Şah Saygı Karakolu’na dönük güvenlik riski de artmıştır.

Yukarıda belirtilen tüm gelişmeler, Türkiye’nin rejimin ve terör gruplarının gerçekleştirebileceği her türlü saldırıdan, ayrıca Suriye’deki belirsizlik ve kaos ortamından en fazla etkilenebilecek ülke konumunda olduğunu teyit etmektedir.

sah yenisafak

Bu çerçevede, ulusal güvenliğimizi tehlikeye atabilecek her türlü tehdide ve eyleme karşı, uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımız doğrultusunda gerekli önlemlerin tespiti ve uygulanması önem taşımaktadır. Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik terör tehdidi ve her türlü güvenlik riskine karşı uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli her türlü tedbiri almak, Irak ve Suriye’deki tüm terörist örgütlerden ülkemize yönelebilecek saldırıları bertaraf etmek ve kitlesel göç gibi diğer muhtemel risklere karşı güvenliğinin idame ettirilmesini sağlamak, kriz süresince ve sonrasında hasıl olabilecek gelişmeler istikametinde Türkiye’nin yüksek menfaatlerini etkili bir şekilde korumak ve kollamak, gelişmelerin seyrine göre ileride telafisi güç bir durumla karşılaşmamak için süratli ve dinamik bir politika izlenmesine yardımcı olmak üzere hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükümetçe takdir ve tayin olunacak şekilde, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerektiği takdirde sınır ötesi harekât ve müdahalede bulunmak üzere yabancı ülkelere gönderilmesi ve aynı amaçlara yönelik olmak üzere yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması, bu kuvvetlerin Hükümetin belirleyeceği esaslara göre kullanılması ile risk ve tehditlerin giderilmesi için her türlü tedbirin alınması ve bunlara imkân sağlayacak düzenlemelerin Hükümet tarafından belirlenecek esaslara göre yapılması için, Anayasanın 92’nci maddesi uyarınca Hükümete bir yıl süreyle izin verilmesi, Genel Kurulun 2.10.2014 tarihli 2’nci Birleşiminde kabul edilmiştir."[1] Tezkerede dikkati çeken iki önemli husus gözükmektedir. Bunlardan ilki “uluslararası hukuk uyarınca Türk toprağı kabul edilen Süleyman Şah Saygı Karakolu’na dönük güvenlik riski”nden söz edilmesi, diğeri ise “…gelişmelerin seyrine göre ileride telafisi güç bir durumla karşılaşmamak için süratli ve dinamik bir politika izlenmesine yardımcı olmak üzere…” ifadeleridir. Hükümetin diğer faktörler yanında Süleyman Şah Türbesi’ne yönelik tehdit algılamalarını giderecek önlemleri 2015 yılından önce planlamaya başladığı söylenebilir.[2]3 ekranda 3 goruntu 5331964

Çatışma - Kriz ilişkileri açısından değerlendirildiğinde Süleyman Şah Türbesi'ne ilişkin iki ülke arasında doğrudan bir uyuşmazlığın bulunmadığı söylenebilir. Kriz öncesi evrede, Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin 2010 yılında gerginleşmesinden önce bu konudaki görüş alışverişinin Süleyman Şah Türbesi'nin kurulacak Teşrin Barajı dolayısıyla yeniden su altında kalmasına ilişkin riskler konusundadır. Ancak iki ülke arasında imzalanan anlaşma ile Süleyman Şah Türbesi ve müştemilatının tahkim edilmesine karar verilmiş ve proje çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Bu niteliğiyle söz konusu kriz Suriye - Türkiye ilişkilerinde tekrarlayan çatışma içerisinde ortaya çıkan bir kriz özelliği göstermemektedir. 

sahfiratoperasyonu

 Türkiye'nin askeri gereklilikleri gerekçe göstererek Süleyman Şah Türbesi'ni Türkiye sınırına yakın Eşme Köyü'ne taşımak için askeri operasyon düzenlemesi Suriye açısından krizin tetikleyicisi eylem olmuştur. Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun ifadesiyle Şah Fırat Operasyonu sırasında 39 tank, 57 zırhlı araç, 100 araç ve 572 personelle Suriye'ye girilmiştir. Dış politika krizi olması bakımından değerlendirildiğinde Türkiye krizi tetikleyen aktör olarak Suriye topraklarında bir askeri operasyon düzenlemeden önce gerekli diplomatik süreçleri tüketmemiştir. Dolayısıyla kriz zamansal sınıflandırma açısından ani kriz niteliğindedir. Tetikleyici eyleme ilişkin karar Türkiye' tarafından mevcut tüm seçenekler  değerlendirilerek alındığı ve olası riskler düşünüldüğü için niyet bakımından tasarlanmış kriz özelliği göstermektedir. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın'ın yaptığı açıklamada aşağıdaki ifadelere yer verilmektedir:“...Şimdi operasyonun karar saatini, gününü sizle tabi ki paylaşamam, bununla ilgili bildiğiniz gibi değerlendirmeler her gün yapılır, anlık yapılır. Konuyla ilgili Cumhurbaşkanımızın sevk ve idaresinde, Başbakanımızın koordinasyonunda, Genelkurmay Başkanlığımızın başkanlığında bu karar verildi, bu operasyon yapıldı. Tabii ki bunun bir arka planı var, yani bu karar Cumartesi öğleden sonra verilmedi, şüphesiz bunun bir arka planı var. Bu bölgedeki dinamik güvenlik unsurlarını analiz etmek suretiyle verilmiş bir karardır ve biz isabetli olduğu konusunda en ufak bir tereddüde sahip değiliz."[3]

Diğer yandan Süleyman Şah Türbesi'nin taşınması ve sonrasındaki uygulamalar Türkiye - Suriye ilişkilerinde bu konudaki uyuşmazlığın, dolayısıyla krizin de sürdüğünü göstermektedir. Halihazırda bu niteliğiyle gelişen kriz özelliğine de sahiptir.

Türkiye açısından fiili durum yaratmasına gerekçe oluşturan gelişme Suriye topraklarında iç çatışmalar dolayısıyla Süleyman Şah Türbesi'nin ve burada bulunan askeri personelinin güvenliğini sağlamakta tehditlerin artmış olmasıdır.[4] Süleyman Şah Türbesi'ne yönelik bir saldırının [ki bu saldırının IŞİD kaynaklı olacağı ileri sürülmüştür] gerçekleşmesi durumunda Türkiye'nin kime tepki göstereceğinin belli olmaması istemediği ve kontrol edemeyeceği bir çatışmaya sürüklenebileceği endişesi yaratmıştır. Bu ise askeri ve siyasi karar alıcılar bakımından alınan kararın stresini arttırmıştır. Kriz öncesi evrede siyasi karar alıcıların Suriye yönetimi ile doğrudan iletişim kanallarını kullan[a]mamış olması, diplomatik ilişkilerin kopmuş olması askeri operasyondan Suriye yönetimini haberdar etmeyi engellemiştir.[5] Askeri operasyon sonucunda ortaya çıkan krizde Türkiye'nin muhatabı Suriye olduğu için devletten devlete yaşanan bir krizden söz edilebilir. Kriz sürecinde siyasal karar alıcının operasyonu meşrulaştırmak için ileri sürmüş olduğu gerekçe "askeri gereklilik" olmuştur. Ancak bu gerekliliğin hangi somut bilgilere/verilere dayandırılmış olduğu açık değildir. Tehditin Türkiye açısından yaratmış olduğu önem derecesi ise algısal güvenliğin yanı sıra toprak bütünlüğünü ilgilendirmesi dolayısıyla yüksektir. Yani gerekli önlem alınmadığı, tepki gösterilmediği takdirde gerçekleşecek tehdit / saldırı doğrudan ülke bütünlüğü ve güvenliğine yönelik olarak değerlendirilmiştir. Eğer iddia edildiği gibi Süleyman Şah Türbesi ve güvenliği sağlayan askeri birliğe yönelik bir IŞİD saldırısı riski gerçekleşmiş ve bunun sonucunda Türk askerinin saygınlığını, etkisini zayıflatacak bir eylem gerçekleşmiş olsaydı [örneğin çatışma sırasında Türk askerinin esir alınması, medya önünde infaz edilmesi gibi senaryolar] bu durumda Türkiye'nin bölgesel alt sistemdeki saygınlık ve etkisinde de bir zayıflamanın olacağı düşünülmüştür. 

Genelkurmay Başkanlığı'nın operasyon sonrasında basına yapmış olduğu açıklama aşağıdaki gibidir:

"Uluslararası Antlaşmalar ile Türk toprağı olan Süleyman Şah Saygı Karakolu'ndaki manevi değeri yüksek ecdat yadigarı emanetler, Suriye'de ortaya çıkan güvenlik sorunları ve askeri zaruretler nedeniyle, haklarımız saklı kalmak üzere geçici olarak yine Suriye topraklarında bulunan Suriye Eşmesi Köyüne taşınmak üzere getirilmiştir. Geride değerli emanet bırakılmamıştır. Suriye Eşmesi'nde naaşın nakledileceği bölge birliklerimiz tarafından kontrol altına alınmış, bayrağımız göndere çekilmiştir. Şah Fırat Operasyonu sırasında herhangi bir çatışma yaşa

83849

Türkiye'nin gerçekleştirmiş olduğu fiili durum yaratma şiddet içermeyen askeri eylem şeklinde kurgulanmış ve operasyon sırasında herhangi bir şiddet [askeri nitelikte çatışma] gerçekleşmemiştir. nmamış, başlangıç evresindeki intikal esnasında bir personelimiz geçirdiği bir kaza sonucu şehit olmuştur."[6]

Operasyon sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ise aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:

"Sevk ve idaresini bizzat takip ettiğim, Sayın Başbakanımızın ve Genelkurmay Başkanımızın harekat merkezinden bizzat yürüttüğü bu operasyon, ecdadımızın bizlere emaneti olan Süleyman Şah Türbesi'ni, savaş şartlarının hakim olduğu Suriye'de daha güvenli bir mevkiye nakletmeyi amaçlamıştır. Gece boyu gerçekleştirilen Şah Fırat operasyonuyla Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu'ndaki tüm emanetler ve orada görev yapan askerlerimiz, salimen ülkemize getirilmiş bulunmaktadır. Operasyon, devletimizin kararı ve uygulamasıyla başarılı bir şekilde tamamlanmıştır. Süleyman Şah'ın naaşı, askerlerimiz tarafından kontrol altına alınan ve şu anda bayrağımızın dalgalandırıldığı, Suriye sınırları içinde sınırımıza 200 metre mesafede bulunan Eşme bölgesine nakl-i kubur ile getirilecektir. Daha önce iki defa yeri değiştirilmiş olan Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu, yine uluslararası hukuk ve anlaşmaların bir gereği olarak yeni mekanında bayrağımızı dalgalandırmaya ve ecdadımızın hatırasını yaşatmaya devam edecektir."[7] Türkiye'nin Suriye sınırları içerisinde gerçekleştirdiği operasyon iki ülke arasındaki ahdi hukuku ve siyasi ilişkileri ilgilendirdiği ve bu statüde tek yanlı bir değişiklik yaratmış olduğu için Suriye açısından bakıldığında Türkiye'yi "saldırgan ülke" pozisyonuna sokmaktadır. Suriye'nin kriz sürecinde Türkiye'ye tepkisi mevcut koşullarda sözlü, diplomatik-siyasi tepki göstermekten öteye gitmemiştir. Bununla birlikte Suriye Hükümeti BM Genel Sekreteri’ne göndermiş olduğu mektup ile Türkiye'nin Suriye'de gerçekleştirmiş olduğu operasyona tepki göstermiş ve 1921 Anlaşmasının ihlali olarak yorumlamıştır.[8]sandukalar gecici katafalka alindi 5334886

Operasyon sırasında bölgede faaliyet gösteren koalisyon güçleri ve Özgür Suriye Ordusu'nun durumdan haberdar edildiği ve operasyonu Türkiye'nin tek başına yürütmüş olduğu açıklanmıştır. Oysa ilerleyen süreçte Türk askeri birliklerinin Suriye topraklarına girişi ve çıkışı süresince PYD/YPG güçlerinden destek aldığı görülmüştür. Basında çıkan haberlerde[9] operasyon sırasında yerel Kürt (PYD /YPG) gruplarının  askeri birliklerin geçiş koridorunu açtıkları ve geçişi kolaylaştırdıklarına ilişkin bilgilere yer verilmiştir.

Şah Fırat Operasyonu taktiksel olarak Türkiye'nin askeri güvenlik  bağlamındaki zorunlulukları ile bağlantılandırılmış ve bu endişeler operasyon ile giderilmiş olsa da bir krizin yanı sıra Suriye - Türkiye ilişkilerinde yeni bir [çok] uyuşmazlık yaratmıştır. Dolayısıyla kriz yönetimi açısından alınan operasyon kararının rasyonel bir karar olmadığı, kriz yönetim süreçleri açısından da tartışmalı olduğu söylenebilir.

Operasyonun Etki ve Sonuçları:

  • Şah Fırat Operasyonu olarak adlandırılan operasyon sonucunda aşağıdaki tartışmalar doğmuştur;
  • Türkiye'nin Suriye topraklarında gerçekleştirmiş olduğu askeri operasyon bu ülkenin oluru alınmadan gerçekleştirildiği için hukuksal açıdan tartışmalıdır,
  • Operasyon sırasında ve sonrasında Süleyman Şah Türbesi'nin yeri bir oldu-bitti ile değiştirildiği için Suriye'nin bu değişikliğe oluru bulunmamaktadır, oysa Türbenin yerinin değiştirilmesi eğer gerçekten bir zorunluluk ise bunun daha önce olduğu gibi iki ülke arasındagerçekleştirilecek müzakereler sonucunda mutabakatla yapılmış olması gerekir,
  • Halihazırda Suriye'ye ait topraklar da bir Suriye vatandaşına ait bir arazi üzerinde Türkiye Süleyman Şah Türbesi'ni  geçici olarak inşa etmiş olsa da gerek Türbenin varlığı gerekse Türbeyi korumak amacı ile bölgede bulundurduğu askeri varlığı hukuki, siyasi açıdan tartışmalıdır. Türkiye'nin bu süreç ve sonrasında mağdurların açacağı mülkiyet hakkının ihlaline ilişkin tazminat davalarıyla karşı karşıya gelmesi mümkündür.
  • Askeri güvenlik açısından Türbenin halihazırda bulunduğu konum itibariyle Türkiye'nin güvenlik kaygılarını ortadan kaldırmadığı da söylenebilir. Bölge IŞİD değil fakat PYD/YPG örgütünün kontrolü altındadır. Türkiye ise bu örgütü PKK'nın Suriye'deki kolu olarak değerlendirmekte ve terör örgütü olarak kabul etmektedir.

[1]TBMM 1071 Nolu Tezkere Kararı için bkz.; https://www.tbmm.gov.tr/tbmm_kararlari/karar1071.html

[2] 2014 yılında internet üzerinden sızdırılan bazı dinleme kayıtlarında Suriye’deki riskler ve alınacak olası önlemlere ilişkin diyaloglarda Süleyman Şah Türbesi’ne yönelik olası saldırıların da dillendirildiği görülmektedir. Bu konuda bkz.; Bomba Ses Kaydı: Seçim İçin Savaş Planı”, Cumhuriyet, 27 Mart 2014, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/54767/Bomba_ses_kaydi__Secim_icin_savas_plani.html

[3]Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Şah Fırat Operasyonu Türkiye’nin Kendi Kararıdır ve Kendi Kabiliyetleriyle Hayata Geçirilmiştir”,  http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/2808/cumhurbaskanligi-sozcusu-kalin-sah-firat-operasyonu-turkiyenin-kendi-kararidir-ve-kendi-kabiliyetleriyle-hayata-gecirilmistir.html 

[4] Bu gerekçenin  “Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu’nun bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti toprağını savunmadıkları, PKK/PYD ile IŞİD terör örgütlerini muhatap aldıkları iddiasıyla Bakanlar Kurulu üyeleri hakkında birer gensoru açılmasına ilişkin” önergenin 24 Mart 2015 tarihli toplantısında TBMM’de görüşülmesi sırasında muhalefetin sert eleştirilerine muhatap olduğu görülmektedir. Önerge hakkındaki tartışmalar için bkz.; https://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem24/yil5/ham/b08201h.htm

[6]Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın basın açıklaması sırasında sorulan bir soruya verdiği cevapta Suriye yönetiminin de verilen bir nota ile duruma ilişkin olarak bilgilendirildiğini ifade etmektedir.  Bkz.; “Sayın Başbakanımızın dün açıkladığı gibi operasyonun selameti açısından müttefiklerimize bilgi verilmiş, Suriye rejimine de bir nota iletilmiştir. Fakat bahsettiğiniz diğer örgütlerle herhangi bir temas, koordinasyon, yardımlaşma söz konusu değildir." Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: “Şah Fırat Operasyonu Türkiye’nin Kendi Kararıdır ve Kendi Kabiliyetleriyle Hayata Geçirilmiştir”, http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/2808/cumhurbaskanligi-sozcusu-kalin-sah-firat-operasyonu-turkiyenin-kendi-kararidir-ve-kendi-kabiliyetleriyle-hayata-gecirilmistir.html 

Suriye'nin durumdan haberdar edilmesinin 21 Şubat 2015 tarihinde Suriye'nin İstanbul Konsolosluğu'na verilen nota ile gerçekleştiği görülmektedir. Ancak notanın bilgi amaçlı olduğu ve cevabı beklenmeden operasyonun gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Bu durum Suriye'nin Genel Sekreter'e göndermiş olduğu mektupta özellikle vurgulanmıştır. Bkz.; "Identical letters dated 23 February 2015 from the Permanent Representative of the Syrian Arab Republic to the United Nations addressed to the Secretary-General and the President of the Security Council",  https://documents-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N15/051/57/pdf/N1505157.pdf?OpenElement 

[7]Cumhurbaşkasın Erdoğan'ın açıklaması için bkz.; http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/02/22/erdogandan-sah-firat-kutlamasi 

[8]Mektubun orjinali için bkz.; "Identical letters dated 23 February 2015 from the Permanent Representative of the Syrian Arab Republic to the United Nations addressed to the Secretary-General and the President of the Security Council", https://documents-dds-ny.un.org/doc/UNDOC/GEN/N15/051/57/pdf/N1505157.pdf?OpenElement

[9]Uğur ERGAN / Selçuk ŞEN, "YPG: Şah Fırat Operasyonu'na destek verdik", Hürriyet, http://www.hurriyet.com.tr/ypg-sah-firat-operasyonuna-destek-verdik-28271808

 

Perşembe, 11 Şubat 2016 10:28

Ana Sayfa 1935 Bulgaristan Krizi

Yazan

 


1935 BULGARİSTAN KRİZİ

İki savaş arası olan bu dönemde statükocu- revizyonist-ülkeler rekabet halindedir. 1. Dünya Savaşı’nın kazanan ülkeleri olan İngiltere ve Fransa uluslararası sistemde statükonun devamından yanayken yenilen ve ağır şartlar dayatılan Almanya, İtalya ve Bulgaristan düzenin değişmesinden yanadır.[1] Statükocu ülkeler Locarno ve silahsızlanma anlaşmaları ile 1930’larda düzeni kendi lehlerinde koruma yoluna gitmişlerdir. İtalya 1935’te Habeşistan’a saldırmış, Almanya, Locarno Anlaşmasını ihlal ederek 1936’dan itibaren Ren bölgesini işgal etmiştir. Ancak, Milletler Cemiyeti’nin revizyonist ülkelerin silahlanmasına sessiz kalması ve ABD’nin izolasyonist dış politika izlemesi 2. Dünya Savaşı’na giden süreci hızlandırmıştır.

Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında klasik güç dengesine dayanmaktadır. Sistem düzeyi açısından bakıldığında İngiltere’nin gücünü sorgulayan yeni aktörlerin sistem içerisinde varlığını güçlendirdiği görülmektedir.

İki savaş arası olan bu dönemde uluslararası sistemdeki revizyonist-statükocu rekabeti Balkanlar bölgesi özelinde de yaşanmaktadır.1920’lerden itibaren İtalya’nın revizyonist politikaları Yugoslavya, Yunanistan ve Arnavutluğu tehdit etmeye başlamıştır. İtalya’nın bu politikaları Balkan bölgesini istikrarsızlaştırmış ve özellikle On iki Adalar’ı elinde bulundurması dolayısıyla sınır komşusu olan Türkiye’de 1930’lardan itibaren Türk karar alıcıları açısından ulusal güvenlik tehdidi olarak görülmüştür.[2]

İtalya’ya karşı Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya statükocu kampta yer alırken, Bulgaristan giderek revizyonist politika izlemeye başlamıştır. Türkiye bu dönemde Balkan ülkeleri ile antlaşmalar yaparak Balkan bölgesinde istikrarı korumaya yönelik politikaları izlemiştir.[3]Arnavutluk ile 15 Aralık 1923'te, Bulgaristan ile 18 Ekim 1925'te Ankara'da Dostluk Antlaşması ve Yugoslavya ile 28 Ekim 1925'te Ankara'da Barış ve Dostluk Antlaşması imzalanmıştır.[4] Balkan ülkeleri revizyonist ülkelerin artan tehdidi karşısında 9 Şubat 1934 yılında Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya Balkan Antantı’nı imzalamışlardır.[5] Türkiye bu tarihten sonra Balkan bölgesinde istikrarı korumak için Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa ile anlaşmalar yapmıştır.[6] Ancak, Bulgaristan revizyonist ülkelerle yakınlaşmış ve Balkan Antantı’nı kendi ulusal güvenliği açısından engel ve tehdit olarak algılamıştır. Balkan Antantı bölgesel barışı korumada başarılı olamamıştır. Türkiye dışında imzacı ülkelerden bazıları savaşa dahil olmuşlardır. Yunanistan ve Yugoslavya Antant üyeleri olarak bu süreçte işgale uğramıştır.

Diğer yandan, dönemin siyasi karar alma sürecinin dayanmış olduğu hukuksal zemini 1924 Anayasası belirlemektedir. Bu anayasaya göre dış politikaya ilişkin kararlar yürütme erkini tarafından alınmaktadır. Yürütme erkini elinde bulunduranlar tek parti yöneticileri olmalarından ötürü, bu dönemde yürütmenin yasama üzerinde etkisi söz konusudur.[7] Tek parti döneminde TBMM’nin dış politika konusundaki yetkileri savaş ilanı ve antlaşma yapma gibi yetkilerle sınırlıdır.[8] Kurtuluş Savaşı sonrası Atatürk’ün orduyu iç ve dış politikadan uzak tutmak istemesi sonucu bu dönemde ordunun dış politikada üzerindeki etkisi teknik meseleler ile sınırlı kalmıştır.[9]

Dış politika kararlarını alınması ve uygulanması sürecinde siyasal karar alıcıların tercihlerini kolaylaştıracak bilgi ve deneyim ise kamu bürokrasisi içerisinde bulunmaktadır. Hariciye Vekaleti (Dışişleri Bakanlığı) dış politikanın diplomatik, siyasi ve kimi zaman hukuki kısmını şekillendirirken, Milli Müdafaa Vekaleti (Savunma Bakanlığı), Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) dış politikanın güvenlikle olan kısmını destekleyen bilgi ve seçenekleri üreterek Hükümetin dış politikasının oluşumunda yardımcı olurlar. Daha alt seviyede olmakla birlikte kimi zaman hükümetin dış politika kararlarını verirken ihtiyaç duyduğu bilgiyi istihbarat ile ilgilenen Milli Amele Hizmet Teşkilatı (Milli İstihbarat Teşkilatı) sağlayabilmektedir.[10]1924 Anayasası’nda cumhurbaşkanının yetkileri yabancı devletlere atanacak Türkiye Cumhuriyetinin siyasi temsilcilerini tayin etmek ve yabancı devletlerin siyasi temsilcilerini kabul etmek ile sınırlıdır. Ancak, tek parti döneminde cumhurbaşkanının dış politikada merkezi rolü olduğu görülmektedir.[11]Bu dönemde ebedi şef olarak kabul edilen Mustafa Kemal Atatürk’ün hem iç hem dış politika karar alma mekanizmalarında büyük etkisi söz konusudur. Atatük dış politika çizgisinin ana hatlarını Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a danışarak Atatürk belirlemektedir.[12] Dar bir kadro tarafından alınan kararlar, CHP Meclis Grubu’nda onaylandıktan sonra TBMM’ye getirilerek meşruluk kazandırılmaktadır.[13]

1930’lara gelindiğinde modernleşme reformları büyük ölçüde tamamlanmış, rejim konsolide olmuştur. Bu dönemde kırsal kesimin modernize olması amacıyla ‘Halkodaları’ ve ‘Köy Enstitüleri’ kurulmuştur. 1929 ve 1930 dünya ekonomik bunalımı Türkiye’yi de etkilemiş, tarım üretimi gerilemiştir.Bu dönem ekonomi politikaları ile ilgili tartışmalara sahne olmuştur. Muhalefetteki Serbest Cumhuriyet Fırkası liberalizmi savunurken, iktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası devletçiliği savunuyordu.[14]

1935’te yapılan nüfus sayımına Türkiye’nin nüfusu 16.158.567’dir. Toplam nüfusun %76,5’i köyde, % 23,5’i şehirde yaşamaktadır.

Şimdi de krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.

27 Kasım 1919 tarihinde imzalanan Neuilly Antlaşması ile Bulgaristan’ın askeri gücü sınırlandırılmıştır. 24 Temmuz 1923 günü imzalanan Lozan Antlaşması’nın  ‘Trakya Sınırına İlişkin Sözleşmesi’nin 1.maddesine göre Türkiye'nin Yunanistan ve Bulgaristan ile olan sınırlarının her iki yanındaki 30 km’lik bölge  askerden arındırılmış ve bu bölge üzerinde hiçbir ülkenin uçağının uçmaması kararlaştırılmıştır.[15]

Lozan sonrası Türkiye ve Bulgaristan’ın birbirlerinden toprak talebinde bulunmamaları ve azınlıklara karşı saygılı tutumları neticesinde iki ülke arasındaki ilişki dostane olarak nitelendirilebilir.[16] 1929 yılında İsmet İnönü, “Bulgaristan ile münasebatımız iyi hissiyat ile meşbudur. Komşu memleketin inkişaf ve saadeti bizim samimi dileğimizdir” diyerek ikili ilişkilerin dostane olduğunu vurgulamıştır.[17] Aynı yıl,Bulgaristan Kralı Boris III “Türk-Bulgar Dostluğu yalnız iki milletin, iki hükümetin menafii iktisadiyesinden ve emniyetlerinin mütekabilen tahtı zamana alınması noktai nazarından değil, belki iki hükümetin Avrupa'dan Asya'ya giden yol üzerinde bulunmaları itibariyle, beynelmilel siyaset sahasında sulhü umuminin muhafazası emrinde kıymet ve ehemmiyeti büyüktür” diyerek Türk-Bulgar ilişkilerinin önemini vurgulamıştır.[18]

Uyuşmazlık evresi:Türkiye-Bulgaristan arasındaki uyuşmazlık süreci Türkiye’nin Balkan ülkeleri ile güvenlik antlaşmaları yapması ile şekillenmiştir. Bulgaristan, 5 Ekim 1930’da ve 20-26 Ekim 1931 tarihlerinde gerçekleşen Balkan Konferanslarına katılmış, ancak 23-26 Ekim 1932 tarihinde gerçekleşen 3. Balkan Konferansından çekilmiştir. Bunun üzerine,  20-24 Eylül 1933 tarihleri arasında Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Sofya’yı ziyaret etmiş ve 6 Mart 1929 tarihinde Türkiye ile Bulgaristan arasında imzalanmış olan Tarafsızlık, Uzlaştırma, Yargısal Çözüm ve Hakemlik Antlaşmasının 5 yıllık bir süre için uzatılmasını kabul edilmiştir. Türk heyeti Bulgaristan’ın Balkan Antantı’na katılması için çaba sarf etmiş, ancak Bulgaristan Balkan Antan’na katılmayı reddetmiştir.[19]

7 Mart 1934 tarihinde Türkiye-Yunanistan, Türkiye-Yugoslavya ve Türkiye-Romanya arasında karşılıklı dostluk ve tarafsızlık antlaşması imzalandı.[20] Bulgaristan’ın bu antlaşmaların gizli maddeleri olduğunu iddia etmesi iki ülke arasında karar alıcılardaki algısal güvensizliği pekiştirmiştir. Bulgaristan, Balkan devletlerinin Milletler Cemiyeti’ne üye olduğunu ancak sınırlarını korumak için başka bir yolu tercih ettiklerini, bu antlaşmaların Milletler Cemiyeti’ni kuran ilkelere uygun olmadığını belirterek sınır güvenliği ile ilgili görüş ayrılığı olduğunu göstermektedir.[21]

28 Kasım 1935 tarihinde üçlü Türk-Yugoslav-Rumen askerî anlaşması imzalanmıştır. Bulgar Ordu Bakanlığı bu askeri antlaşmaların Bulgaristan’a Neuilly Antlaşması’nın askerî hükümlerini değiştirme olanağını vermeyeceğini ve Bulgaristan’ın sergileyeceği saldırgan tutum karşısında üç devlet arasındaki koordinasyonu sağlama amacı özelliği taşıyacağını belirtmiştir[22] Bulgaristan giderek revisyonist eğilimler sergilerken Türkiye’nin statükocu kampta yer alması iki ülke arasında uyuşmazlığın devam ettiğinin göstergesidir.

12 Mart 1935 tarihinde Türkiye’nin 1923 Lozan Antlaşması ile askersizleştirilmiş olan Trakya  bölgesine  asker yerleştirmeye başlar.[23] Bu dönemde Türkiye, Trakya’ya üç piyade ve bir süvari tümeni, kolordu ve tümen topçu birliği, istihkâm ve havacı birlikleri yerleştirmiştir.[24]  Balkan bölgesinin giderek istikrarsızlaşması ve İtalyan tehdidi Türkiye’nin silahlanma faaliyetlerinin itici gücünü oluşturur. İtalya’nın 1934 yılından itibaren On iki Adalarda askeri hareketliliği arttırması ve Akdeniz’i Mare Nostrum (Bizim Deniz) olarak tanımlaması Türkiye tarafından ulusal güvenlik tehdidi olarak görülmüştür.[25] Aynı tarihte, Mussolini’nin 2. Beş Yıllık Faşist kongresinde İtalya’nın Asya ve Afrika’da yayılmacı siyaset izleyeceğinin sinyallerini vermesi ve 1935’te Habeşistan’a saldırması Türkiye’nin tedirginliğini arttırmıştır.[26]

Türkiye’nin Trakya bölgesinde silahlanma girişimleri Bulgar karar alıcıları açısından krizi tetikleyen unsur olmuştur. 15 Mayıs 1935 tarihinde İstanbul Bulgar konsolosu Türk ve Yunan hükümetlerinin Bulgaristan’a karşı ortaklaşa harekatta bulunacağına inandıklarını belirtir. Bulgaristan hükümeti, Türkiye’nin Balkan devletleri ile imzaladığı askeri anlaşmalar neticesinde 1925 yılında imzalanan Dostluk Antlaşması’nın yükümlülüklerini yerine getirmeyeceğinden endişe etmektedir.[27] Ordu Kurmaylığı Başkanı Tümgeneral T. Georgiev de konu ile ilgili Bulgaristan’ın tehdit altında olduğunu belirtmiştir.[28] Bulgar yetkililerin bu açıklaması Türkiye’nin silahlanma girişimlerinin Bulgaristan açısından savaş tehdidi olarak algılandığını göstermektedir.

Her ne kadar Bulgar karar alıcılar açısından Türkiye’nin silahlanması krizi tetikleyen unsur olsa da, Bulgar karar alıcılar krizi tırmandırmamayı tercih etmişlerdir. 6 Nisan 1935 tarihinde Bulgaristan’ın Ankara Büyükelçisi Pavlof Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a Bulgaristan’ın Milletler Cemiyeti statükosunu bozmayacağını ve hiçbir ülkeye saldırmaya niyeti olmadığını belirtmiştir.[29]

Bu dönemde Bulgaristan Ordu Kurmaylığı olası savaş durumunda Türk ordusunun durumu ve kapasitesi ile ilgili raporlar yayımlamakta, Bulgar Askerî Kurmaylığı da Doğu Trakya’daki Türk askerinin sayısını ve çalışmaları yakından takip etmektedir.[30] 1937 yılında Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak komutasında Trakya’da kapsamlı manevraları düzenlenir. Edirne Bulgar konsolosunun bu manevraları Bulgar hükümetine güç ve üstünlük gösterisi olarak aktarması Bulgar karar alıcıları açısından krizin devam ettiğinin göstergesidir.[31]

1930’lu yılların ortalarından itibaren Türk dış politikasının ana ekseni yeni bir düzenleme ile Boğazların silahlanmasının meşruiyet kazanması olmuştur. Dolayısı ile Türkiye’nin Bulgaristan ile olan krizi sonlandırma girişimleri 1938’de başlamıştır. Bu tarihte ‘Balkan Diplomasisi’ çerçevesinde Başbakan Celal Bayar ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Yunanistan ve Yugoslavya ziyaretleri sonrasında Bulgaristan’ı ziyaret ederler. Bulgaristan Çar’ı III. Boris ve Başbakan Köseivanof ile görüşmeler yapılır ve ve 31 Temmuz 1938’de Selanik Anlaşması imzalanır. Selanik Anlaşmasına göre Bulgaristan’ın silahlanmasının önündeki sınırlamalar kaldırılmış;  Türk-Bulgar ve Bulgar-Yunan sınırları boyunca silahsızlandırılmış olan bölge kaldırılmış ve Balkan Antantı üyeleri ve Bulgaristan birbirlerine kuvvet kullanmama konusunda taahhütte bulunmuşlardır.[32]

Türkiye, Selanik Anlaşması ile Bulgaristan’a karşı düşmanca bir tutum takınmayacağını resmi olarak taahhüt etmiş ve Türkiye’nin silahlanması ile ilgili Bulgar karar alıcıları tarafından algılanan ulusal güvenlik sorunu ortadan kalkmıştır. Diğer bir ifade ile, Selanik Antlaşması Türkiye’nin Bulgar sınırındaki silahsızlandırma halinin kaldırılması durumuna meşruiyet kazandırmış, Bulgaristan’ın silahlanmasının önünün açılması ile 1934 yılında meydana gelen algısal güvenlik krizi son bulmuştur.

Sonuç olarak, Türkiye ve Bulgaristan arasında uyuşmazlık Türkiye’nin Balkan ülkeleri ile güvenlik antlaşmaları imzalaması ile başlamış, krizi ortaya çıkaran mesele Türkiye’nin Trakya’daki topraklarını silahlandırması olmuştur. Kriz ortaya çıkmasından hemen sonra sonlanmamış, Türkiye Boğazların statüsünün değişmesine yönelik bir dış politika çizgisi izlemiştir. Montrö ve Selanik Antlaşması ile Bulgaristan’ın silahlanmasının zımni olarak kabul edilmesi ile kriz sonlanmıştır. Kriz sonrası evrede ise Bulgaristan revizyonist ülkelere yaklaşmıştır.

Kriz yönetim süreciyse şu şekilde analiz edilmektedir. 2Mart 1935 tarihinde Türkiye’nin Trakya bölgesini silahlandırması Bulgar karar alıcılar açısından krizi tetikleyen bir faktör olmuştur. Türkiye 1935-1938 yılları arasında Bulgaristan’a karşı zaman kazanma stratejisi uygulamıştır. Bölgede revisyonist eğilimlerin yükselişe geçtiği 1935-1938 yılları arasındaki Türkiye’nin dış politika önceliği İtalyan tehdidini bertaraf etmek olmuştur. 1936’da İtalya’nın On iki Adalar’da asker sayısını arttırması ve havalimanı yapması Türkiye’nin endişesini arttırıcı bir faktör olmuştur.[33]

Artan güvenlik tehditlerine karşı Türk karar alıcıları Boğazları askerden arındıran 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ni değiştirmeye dönük diplomatik girişimlerde bulunmuşlardır. 1933 yılında düzenlenen Londra Silahsızlanma Konferansı’nda bu talebini dile getirseler de, başarılı olamamışlardır. Türkiye 11 Nisan 1936 tarihinde Milletler Cemiyeti’ne üye bütün ülkelere nota göndermiş, Karadeniz ve Akdeniz’de istikrarsızlığın arttığını, ülkelerin deniz ve hava kuvvetlerini güçlendirdiklerin, silahlanma eğiliminin artış gösterdiğini, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin savaş ve barış durumlarını dikkate aldığını, savaşa yakın kriz durumlarını yok saydığını vurgulayarak boğazların yeni statüye kavuşması gerektiğini belirtmiştir.[34]

Türkiye’nin notası olumlu karşılanmış 26 Haziran 1936 tarihinde İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği ve Balkan ülkeleri ile Montrö Sözleşme imzalanmıştır.[35] Bu sözleşme ile Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Boğazları, Bozcaada ve Gökçeada’yı silahsızlandıran maddesi kaldırılmıştır.[36] Türkiye revisyonist ülkelere karşı güvenlik tedbirleri aldıktan sonra müzakere yönetimi ile Bulgaristan ile yaşadığı krizi sonlandırma girişiminde bulunmuştur. Bulgaristan’ın silahlanmasının önündeki engelleri kaldıran Selanik Antlaşmasının imzalanması ile Bulgar karar alıcıları açısından kriz sona ermiştir.

1935 krizine çatışma-krizilişkisi açısından bakıldığında tekrarlanmayan çatışma içerisinde ortaya çıkan özelliği göstermektedir. Diğer bir ifade ile, kriz uzun soluklu, zamana yayılmış bir krizdir. Bir çatışma sürecinde ortaya çıkmadığı için özgün, tekrarlanmayan kriz niteliğindedir.Ortaya çıkış şekline göre bakıldığındaysa 1937 krizi gelişen kriz özelliği taşımaktadır. 1931-1934 yılları arasındaki uyuşmazlık sürecinde Bulgar karar alıcılar Türkiye’nin kendi güvenliği ile ilgili atmış olduğu adımların kendine karşı olmadığına ikna olmuş olsaydı uyuşmazlığın krize dönüşmesi engellenebilirdi. Krizi tetikleyen aktör Türkiye (devlet) olmuştur. Yani, Kriz boyunca tetikleyici eylem içeride olmuştur. Krizde taraf aktör sayısı tek taraflı olmuştur. Başka herhangi bir devlet müdahil olmamıştır. Kriz boyunca Türkiye, İtalyan tehdidine karşı güvenlik ve dış politika stratejileri izlemiş, krizi nihayete erdirme yönündeki girişimleri ancak 1938’de başlamıştır.

Krizi tetikleyen eylemin Türkiye’nin Trakya bölgesindeki askeri varlığını arttırması olmasına rağmen o dönemdeki uluslararası ve bölgesel koşullar göz önüne alındığında Türkiye’nin bir kriz yaratma niyetinde olmadığını söylemek mümkündür. Diğer bir ifade ile, Türkiye kendi güvenlik kaygıları sonucu Lozan Antlaşması ile askersizleştirilen bölgede asker konuşlandırarak fiili bir durum meydana getirmiştir. Bulgar karar alıcıların bu fiili durumu kendilerine karşı bir güvenlik tehdidi olarak yorumladıkları için bu kriz algısal güvenlik krizi niteliğindedir.

Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Bulgaristan krize algısal güvenlik(siz)lik perspektifinden yaklaşmıştır. Türkiye’nin silahlanma politikası kendi güvenliğini sağlamaya dönük olmasına rağmen Neuilly Antlaşması ile silahlanması sınırlanan Bulgaristan açısından kendi güvenliğine tehdit olarak değerlendirilmiştir.Krize içerik açısından bakıldığında ise askeri, güvenlik, diplomatik ve siyasi alanları kapsamaktadır. Sınırın silahlandırılması ile tetiklendiği için askeri ve güvenlik boyutu olan bir krizdir. Türkiye, krizi sonlandırmak amacı ile diplomatik ve siyasi kanalları kullanmıştır.

Krizin tetikleyicileri şiddet içermeyen askeri eylem ve dış değişim olarak tasnif edilebilmektedir. Kriz yaratan olaya sözlü tepki (şiddet içermeyen diğer) şeklinde olmuştur.  Kriz tetikleyicisinin şekliysesilahlanma şeklinde kendini göstermiştir.

Krize söz konusu olan tehdidin ciddiyeti sınırlı askeri tehdit olarak gözlemlenmiştir. Revizyonist-statükocu ülkeler arasında gerilimin arttığı ve Bulgaristan dışındaki Balkan ülkeleri arasında siyasi işbirliğinin arttığı bu dönemde silahlanma faaliyetleri Bulgaristan açısından endişe ile izlenmiştir. Uyuşmazlık döneminde Türkiye müzakere yolu ile ikna yöntemine başvurmuş, kriz boyunca zaman kazanma stratejisi uygulamıştır. Bu stratejinin uygulanmasında Türkiye’nin Boğazların statüsünün değişmesi noktasındaki dış politika önceliğinin büyük payı vardır. Bulgaristan’ın kriz yönetim stratejisi de krizi askeri ve siyasi araçları kullanarak tırmandırmadığı için zaman kazanma stratejisi şeklindedir.

Türkiye ve Bulgaristan kriz yönetim tekniği olarak müzakere yönetimini kullanmıştır. Kriz boyunca herhangi bir şiddet unsuru söz konusu değildir.  Kriz boyunca üçüncü aktör olarak herhangi bir devlet müdahil olmamıştır. Ancak, Balkan Antantı çerçevesinde Bulgaristan’ın algısal güvenliksizliğini ortadan kaldıracak girişimlere destek verilmiştir. Sonucun şekli resmi antlaşma ile olmuş, kriz sonrası bölgede silahlanma ile ilgili zımni yeni statü meydana gelmiştir.

 


[1]Baskın Oran, “Uluslararası Ortam ve Dinamikler”, Baskın Oran (der.) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 1: 1919-1980, İstanbul: İletişim Yay., 2001, s. 242.

[2]İlhan Uzgel, “1923-1934 Dönemi”, Oran, Türk Dış Politikası…, s.293.

[3]William Hale, Turkish Foreign Policy since 1774, 3. Baskı, New York: Routledge, 2000, s. 45.

[4]İsmail Soysal, Türkiye'nin Siyasal Andlaşmaları, Cilt 1, Ankara:TTK Yay., 1989, ss. 245-253.

[5]Oran, “Batıda Dış Politika: Denge/İttifak Sorunu”,  Oran, Türk Dış Politikası…,.s. 254.

[6]Hale, Turkish Foreign Policy since 1774…, s. 250.

[7]Mümtaz Soysal, Dış Politika ve Parlamento (Yasama-Yürütme Karşılaştırmalı), Ankara: Sevinç Yay., 1964, s.104.

[8]Ramazan Gözen “Türk DIŞ Politikasinda Karar Alma Mekanizması, Turgut Özal ve Körfez Krizi”, Yeni Türkiye, (Türk Siyaseti Özel Sayısı), Sayi:9, Yil:2,1996, ss.286-302.

[9]Mithat Baydur, “Üniformalı Demokrasi”, Yeni Türkiye, Sayı 17, Yıl 3, 1997 s. 1261-1275; Müge Aknur, “TSK’nın Dış Politika Üzerindeki Etkisi”,  Cüneyt Yenigün ve Ertan Efegil (der) Türkiye’nin Değişen Dış Politikası, 1. Basım, Ankara: Nobel Yay., 2010,  ss. 127-149.

[10]Bu Konuda Bkz,; Erdal İlter, Milli İstihbarat Teşkilatı Tarihçesi, Ankara: MİT  Yay., 2002.

[11]Sükrü Karatepe, Tek Parti Dönemi, Istanbul, Agaç Yay., 1993, s.106; Gencay Saylan, “Türkiye Cumhuriyeti’nde Devlet Yapısının Evrimi”,Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt:2, İstanbul, İletisim Yay.,1996, s.390.

[12]İlhan Uzgel, “TDP’nin Oluşturulması”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 74.

[13]Cemil Koçak, “Siyasal Tarih 1923-1950”, Sina Aksin (der.), Türkiye Tarihi 4, Çağdaş Türkiye 1908-1980, Istanbul, Cem Yayinevi, 1992, s.171.

[14]Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 14. Baskı, İstanbul: İletişim, 2003, ss. 283-286.

[15]Seha L. Meray,  Lozan Barış Konferansı Tutanaklar-Belgeleler, Cilt 8, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1993, ss.60-63.

[16]Lüdmil Petrov, “XX. Yüzyılın Otuzlu Yıllarında Bulgaristan ve Türkiye (Siyasi İlişkiler)”,XX.Yüzyılın İlk Yarısında Türk-Bulgar Askeri-Siyasi İlişkileri, Ankara: Genelkurmay Yay., 2005, s. 167.

[17]Kazım Öztürk, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri ve Programları, İstanbul: Ak Yay., 1968, s.118.

[18]Bilal N. Şimşir,Atatürk ve Yabancı Devlet Başkanları, Cilt 1, Ankara: TTK Yay.,1993, ss. 504-5.

[19]Melek Fırat, “Balkan Antantı”,Oran, Türk Dış Politikası…, ss.350-1.

[20]“Balkan Misakı Dün Mecliste Müzakere Ve Kabul Edildi”, Cumhuriyet, 7 Mart 1934, S. 1.

[21]“Bulgaristan’ın Balkan Misakı’na Karşı Vaziyeti”, Cumhuriyet, 1 Nisan 1934, s. 1.

[22]Sevo Yavaşçev, “Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu”, Genel Kurmay Başkanlığı, XX. Yüzyılın İlk Yarısında Türk-Bulgar Askeri ve Siyasi İlişkileri, Ankara: Genel Kurmay Basımevi, 2005,  s. 167.

[23]Soner Çağaptay, Islam, Secularism and Nationalism in Modern Turkey: Who is a Turk, New York: Routledge, 2006, s. 141.

[24]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 172.

[25]Haluk Ulman, Türk Dış Politikasına Yön Veren Etkenler (1923 - 1968),  Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt 22, S. 3, (Eylül - 1968), s. 252; Oran, Türk Dış Politikası…, s.295.

[26]İlhan Uzgel, “1923-1934 Dönemi”, Oran, Türk Dış Politikası…, ss.295-6.

[27]Yavaşçev, “Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, ss. 171-4.

[28]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 174.

[29]“Bulgaristan Silahlanmıyacak”, Zaman, 3 Nisan 1935, s. 6.

[30]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 177.

[31]Yavaşçev, Bulgar Genelkurmayının Türkiye ve Türk Ordusuna Karşı Tutumu…”, s. 176.

[32]Penelope Kissoudi, The Balkan Games and Balkan Politics in the Inter War Years 1929-1939: Politicians in Pursuit of Peace, New York: Routledge, 2009, s. 161.

[33]İlhan Uzgel, “1923-1934 Dönemi”, Oran, Türk Dış Politikası…,s.296.

[34]Ömer Göksel İşyar, Karşılaştırmalı Dış Politikalar: Yöntemler-Modeller-Örnekler ve Karşılaştırmalı Türk Dış Politikası, 2. Baskı, Bursa: Dora Yay., 2013, s.455.

[35]Şule Güneş, “Türk Boğazları”,ODTÜ Gelişmeleri Dergisi, Cilt 34, 2007, s.2289.

[36]Çağaptay, Islam, Secularism and Nationalism in Modern Turkey…, s. 127.

Perşembe, 28 Ocak 2016 14:53

Ana Sayfa 1992 Nahçivan Krizi

Yazan

1992-1993 NAHÇIVAN KRİZİ

Soğuk Savaş’ın son döneminde ABD ve SSCB arasında güç mücadelesinin arttığı  “İkinci Soğuk Savaş” yaşanmıştır.[1]  1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile iki kutuplu sistem yerini çok kutuplu sisteme bırakmıştır. Bu yeni dünya düzeni içerisinde ABD öncü durumdadır. Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile NATO’nun rolü sorgulanmaya başlamıştır.[2]

Soğuk Savaş sonrası süper güçlerin rekabetinden kaynaklanan güvenlik endişeleri yerini daha küçük devletlerin güvenlik endişelerine bırakmıştır.[3] Diğer bir deyişle, Soğuk Savaş dönemine damgasını vuran nükleer savaş tehdidi yerini iç savaş, mülteci sorunu,  terörizm, bölgesel çatışmalar gibi dinamiklere bırakmıştır. Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında ABD önderliğinde çok merkezli sistem,  sistem düzeyi açısından bölgesel alt sistem mevcuttur.

Sovyetler Birliği’nin dağılması ile Kafkasya ve Orta Asya bölgesinde Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan bağımsızlığını kazandı. Bu dönemde Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile bölgede siyasi istikrarsızlık hakim oldu. Bölgeden Sovyet Birliği’nin çekilmesi ile meydana gelen güç boşluğunu diğer devletlerin doldurmaya çalışması ile bölge devletlerarası stratejik ve ekonomik rekabetin odağı oldu. [4]

Ortadoğu’ya yakın olması ve enerji kaynaklarına sahip olması nedeniyle Kafkasya ABD’nin ilgi odağı oldu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından  bölgede etkisi zayıflasa da Rusya,  bölgedeki ayrılıkçı güçleri destekleyerek etki alanının genişletme siyaseti izledi. Dağlık Karabağ savaşında Ermenistan’ı askeri açıdan destekleyerek çatışmaya müdahil oldu.  Bununla birlikte, Körfez Krizi sonrasında ABD’nin yayılmacı siyasetinden endişe eden Rusya

Kafkasya bölgesinde ABD ile güç yarışına girdi.[5] Türkiye’nin bölge ile olan ilişkisi 1990’ların ilk başında kültürel temelli olmuş,[6] 1990’ların ortalarında Azerbaycan ve Gürcistan ile enerji anlaşmaları imzalanmıştır.[7] Türkiye 1988’den itibaren cereyan eden Ermenistan-Azerbaycan sorununda Azerbaycan tarafını desteklemiş, Azerbaycan’a siyasi ve diplomatik destekte bulunmuştur. Ermenistan’ın 1991 yılında 1921 Kars Antlaşması ile oluşturulmuş sınırı tanımaması sonucu 1992 yılında Türkiye Ermenistan ile diplomatik ilişkileri kesmiştir.[8] Türkiye, Ermenistan ilişkilerinin yeniden düzelmesi olarak Ermenistan’ın Türkiye üzerindeki toprak taleplerinden vazgeçmesi, soykırım iddialarını bırakması ve Karabağ sorununun çözülmesi şartına bağlamıştır. İran bölgede mezhep temelli dış politika çizgisi izlemiştir. Güney Azerbaycan bölgesi ve Hazar’ın paylaşımı meselesi İran-Azerbaycan ilişkilerinde algısal güvensizlik yaratan bir unsur olmuştur.

Diğer yandan, önemin siyasi karar alma sürecinin dayanmış olduğu hukuksal zemini 1982 Anayasası belirlemektedir. Bu anayasaya göre güçler ayrılığı ilkesi söz konusudur. 1982 Anayasasının çizmiş olduğu çerçeve içerisinde dış politika karar alma mekanizmasının içinde yer alan başat aktör hükümet (Bakanlar Kurulu) olarak karşımıza çıkmaktadır. Hükümet dış politika konularında karar almakta ve bunların uygulanması ile ilgili Dışişleri Bakanlığı’na talimat vermektedir.[9] Dışişleri Bakanlığı yürütmenin aldığı dış politika kararlarını uygulamaktadır. Bununla birlikte, Dışişleri Bakanlığı Milli İstihbarat Teşkilatı dış politika ile bilgi toplamak, bu bilgiler ışığında yaptığı değerlendirmeleri siyasi makamlara sunmakla yükümlüdür.[10]

TBMM’de ise dış politika konuları tartışılmakla beraber TBMM’nin dış politika konusundaki asıl yetkisi meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve meclis soruşturması yollarıyla yürütmenin aldığı kararları denetlemektir. Cumhurbaşkanı yabancı ülkelere temsilci göndermek ve kabul etmek, uluslararası anlaşmaları onaylama ve istisnai hallerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kullanılmasına karar verme yetkileri vardır. Cumhurbaşkanının almış olduğu kararların siyasi sorumluluğu ise Bakanlar Kurulu tarafından üstlenilmektedir. TBMM’nin dış politika kararlarını denetlemekle beraber uluslararası hukukun meşru gördüğü durumlarda TSK’nın kullanılmasına veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi bulunmaktadır.

1982 Anayasası çerçevesinde TSK’nın dış politika karar alma sürecindeki rolü danışmanlık, planlama ve savunma gibi yetkilerle sınırlıdır. 1961 Anayasası ile oluşturulan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ise milli güvenlik ile ilgili aldığı kararları Bakanlar Kurulu’na bildirir. Milli Güvenlik Konseyi (MGK) 1980-1983 döneminde Türkiye’de başat karar alıcı aktör olmuş, 1983 genel seçimlerinin ardından 1989’a kadar MGK üyeleri Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi olarak karar alma mekanizmasında bulunmuşlardır. 1983 yılında kurulan Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği (MGKGS) milli güvenlik ile ilgili meselelerde kapsamlı dış politika önerileri oluşturmaktadır. Aynı zamanda, MGKGS, Bakanlar Kurulu ile MGK arasında eşgüdüm sağlamakla görevlidir.[11]

Turgut Özal 1989-1993 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapmış, bu dönemde Yıldırım Akbulut, Mesut Yılmaz ve Süleyman Demirel başbakan sıfatıyla görev yapmışlardır. 1993 yılında Süleyman Demirel cumhurbaşkanı, Tansu Çiller başbakandır. Turgut Özal cumhurbaşkanlığı döneminde bürokrasiyi geri plana iten uygulamalara girmiştir.[12] Bürokrasideki hiyerarşik düzene önem vermeyerek ve geleneksel dış politika söylemini reddederek pragmatik ve ekonomi ağırlıklı dış politika söylemine ağırlık vermiştir.[13] Turgut Özal, cumhurbaşkanlığı döneminde, Dışişleri Bakanlığı, TSK, TBMM gibi kurumların dış politikadaki etkisini azaltarak dış politikanın oluşturulmasında aktif bir rol üstlendi. Çoğu zaman dış politika kararları verirken Dışişleri Bakanlığını dışarıda tutarak ve doğrudan diplomatlar ile ilişki kurarak Bakanlığı’nın dış politikadaki etkisini azalttı.[14] ANAP’ın mecliste çoğunluğa sahip olması ve ANAP tarafından desteklenmesi Cumhurbaşkanı Özal’ın dış politikada aktif tutum sergilemesine zemin hazırlamıştır.[15]

Cumhurbaşkanı Özal bürokrasi temelli dış politika çizgisini göz ardı ederek pragmatik, ekonomi ağırlıklı ve bir dış politika söylemine ağırlık vermiştir. Batı’lı ülkelerle ilişkileri geliştirmekle birlikte Batı eksenli dış politika geleneğinden farklılaşmıştır. Orta Asya, Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanlar ile ilişkileri geliştirerek çok yönlü bir dış politika uygulamıştır.[16] 1 Eylül 1991 TBMM açılış konuşmasında Turgut Özal Türkiye’nin Kafkaslar ve Orta Asya bölgesi için bir lider olabileceğinin altını çizmiştir.[17]

Döneme siyasi açıdan insan hakları ihlalleri, olağanüstü hal uygulamaları ve Kürt sorunu damgasını vurmuştur. Dışa bağımlı, neoliberal ekonomi politikası uygulanmıştır. Güneydoğu bölgesinde GAP aracılığıyla bölgesel kalkınma projesi hayata geçmiştir. Medya, kamuoyu, ordu ve iş dünyası dış politikanın şekillenmesine katkıda bulunan aktörlerdir.[18] 12 Eylül dönemi yasaklarının kalkması ile medyada dış politika daha rahat tartışmaya başlanmış, medya kamuoyunun oluşumunda etkin bir rol üstlenmiştir. Cumhurbaşkanı Özal dış ekonomik politika izlediği için iş dünyasından gelen bakanlar ekonomi kararlarında etki sahibi olmuşlardır. [19]

Döneme siyasi açıdan insan hakları ve Kürt sorunu damgasını vurmuştur. Dışa bağımlı, neoliberal ekonomi politikası uygulanmıştır. 1990 itibarı ile yapılan nüfus sayımında toplam nüfus 56.473.035’dir. Nüfusun %59’u il ve ilçe merkezlerinde %41’i belde ve köylerde yaşamaktadır. Nüfusun 28.607.047’u erkek, 27.865.988’i ise kadınlardan oluşmaktadır.Şimdi de krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.

3 Aralık 1920’de imzalanan Gümrü Antlaşması ile Türkiye’nin doğu sınırı çizilmiştir. 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması Türkiye’nin doğu sınırlarlarını teyit etmiş ve Nahçıvan’ın statüsünü belirlemiştir. Bu antlaşma ile Sovyetler Birliği ve Türkiye “Nahçıvan kesiminin koruyuculuk hakkını üçüncü bir devlete karşı hiçbir zaman bırakmamak koşulu ile Azerbaycan’ın koruyuculuğunda özerk bir bölge oluşturulması konusunda” anlaşmaya varmışlardır.Bu antlaşma ile Nahçıvan topraklarının Aras talveg çizgisinin doğusu ile Tağna Dağı– Veli Dağ– Bağırsık– Kömürlü Dağ çizgisi arasından sıkışmış üçgen kesiminde, bu toprakların Kömürlü Dağ’dan başlayıp Saray Bulak– Ararat İstasyonundan geçerek Kara Su’nun Aras ile birleştiği yerde sona eren sınır çizgisinin Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan yetkili temsilcilerinden oluşacak bir komisyon eliyle belirlenmesi kararlaştırılmıştır.[20]

Türkiye, ayrıca 13 Ekim 1921 tarihinde Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’la Kars Antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşma, dostluk antlaşmasıdır ve içerik olarak Moskova antlaşması ile benzerlikler gösterir. Bu antlaşma ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan Sosyalist Sovyetler Cumhuriyetleri Hükümetleri Nahçıvan bölgesinde Azerbaycan’ın koruyuculuğunda özerk bir ülke oluşturulması konusunda anlaşmışlardır. Bağıtlı Taraflar, toprakları üzerinde, karşı taraf ülkesinin ya da ona bağlı topraklardan birinin hükümeti rolünü üstlenmek savında bulunan örgüt ve grupların kurulmasını ya da yerleşmesini ve öteki ülkeye karşı savaşım amacında olan grupların yerleşmesini hiç bir zaman kabul etmemeyi yükümlenirler.[21]

Ermenistan 23 Ağustos 1990 tarihinde bağımsızlığını ilan etmiştir. Türkiye, Ermenistan’ı bağımsızlığını ilan etmesinden kısa bir süre sonra tanımış ve insani yardım malzemesi göndermiştir. Türkiye’nin, Ermenistan ile komşuluk ilişkilerini geliştirmekteki kararlılığını, Ermenistan’ı Karadeniz Ekonomik İşbirliği’ne davet ederek sürdürmüştür.[22] Ancak, Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesi’nde 1915 yılında yaşanan olayların “soykırım” olarak tanınması için çalışacağını deklare etmiş, bu deklarasyonun Ermenistan Cumhuriyeti’nin anayasasına temel oluşturacağı belirtilmiştir.[23] Ermenistan, Türkiye ile sınırını belirleyen 1921 Kars ve Moskova Antlaşmalarının geçerli olmadığı iddiasını da gündeme taşımıştır.[24] Bağımsızlık Bildirgesi’nde Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesi, Batı Ermenistan olarak nitelendirilmiştir.

Ermenistan’ın bağımsızlık sonrası soykırım iddialarını gündeme getirmesi ve Türkiye ile olan sınırı tanımaması Türkiye-Ermenistan ilişkilerini gerginleştiren faktörler olarak ele alınabilir. Türk karar alıcıları bakımından olaya bakıldığında Nahçıvan Krizi 1992’de Ermenilerin Nahçıvan’ın Sederek İdari bölgesini işgal etmesi ile başlamıştır. Sederek,Sharur, Babak, Ordubad, Julfa, Kangarli, Shahbuz ile birlikte Nahçıvan’ı oluşturan 7 bölgeden biridir.[25] Sederek’in Türkiye-Nahçıvan sınırında bulunması sebebiyle Türkiye açısından stratejik önemi haizdir. Sederek’e Ermeni saldırıları Nahçıvan’ın Ocak 1990’da Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını ilanından hemen sonra başladı. Bu tarihte Ermeniler Sederek’e bağlı Kerki köyünü işgal etti.[26]

1992’den itibaren Nahçıvan’da yoğun çatışmalar yaşanmıştır. 3 Mayıs 1992 tarihinde Ermeni çeteler Nahçıvan’a saldırmış, Türkiye sınırına yakın köylere topçu ateşi açmıştır.[27] Saldırılar karşısında Demirel “Anormal bir durum yok. Hudut ihlali var sadece. Kars Valisi ile konuştum. Endişe edilecek bir durum olmadığını söyledi. Alarm yaratmaya neden olacak bir şey yok. Bush ile görüşeceğim” şeklinde konuştu.[28] Ermeni çeteler 7 Mayıs’ta Günnük köyü ve Şuşa kentini ele geçirmiştir.[29] Ermeni saldırıları karşısında Türkiye’nin ilk tepkisi sözsel nitelikte olmuştur. Başbakan Demirel, ABD Başkanı George Bush’u arayarak Nahçıvan’da Ermeni saldırılarının devam etmesi halinde Türkiye’nin garantör ülke olarak sessiz kalmayacağını bildirmiştir.[30]

18 Mayıs 1992 tarihinde Ermeniler, Sederek’e tekrar saldırı düzenlemiştir.[31] Daha önce belirtildiği üzere Sederek’in Türkiye ile Nahçıvan arasındaki sınır bölgesinde olması açısından stratejik önemi haizdir. Sederek’in düşmesi durumunda Türkiye ile Nahçıvan arasında sınır bağı kopmuş olacaktır. Sederek’e saldırılar devam ederken Nahçıvan yarı özerk bölge yönetiminin lideri olan Haydar Aliyev Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Ünal Ünsal görüştü. Haydar Aliyev bu görüşmede durumun kritik bir önemi olduğunu ve Sederek’in her an Ermeni güçlerine düşebileceğini belirtti ve Türkiye’den müdahale talebinde bulundu.[32]

Sederek’e gerçekleşen Ermeni saldırıları Türk karar alıcılar açısından krizi tetikleyen bir gelişme olmuştur. Bu tarihten sonra Türk karar alıcılar arasında askeri müdahaleye ilişkin yoğun tartışmalar başladı. Dışişleri Bakan Vekili Onur Kumbaracıbaşı “Nahçıvan Karabağ’a benzemez. İmza koyduğumuz anlaşmalar var. Göz göre göre sınır değişikliğine izin vermeyiz. Ermenilerin daha fazla işin tadını kaçırmalarına izin vermeyeceğiz” şeklinde konuştu.[33] Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin Türkiye’nin Ermenistan’ın Nahçıvan’a dönük saldırılarına daha fazla sessiz kalamayacağını ifade etmiştir. Çetin, Türkiye’nin bu konudaki politikasının “silahla sınır değiştirilemez” şeklinde olduğunu belirtmiştir.[34] Dışişleri Bakanlığı Nahçıvan ile ilgili silah zoruyla oldu-bittilerin hiçbir şekilde kabul edilemeyeceğini deklare etmiştir.[35]

18 Mayıs 1992 tarihinde Başbakan Vekili Erdal İnönü “Nahçıvan’ın varlığına neden olmuş anlaşmada imzası bulunan bir ülke olarak, Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünün korunması ve orada yaşayan insanların bir kazaya uğramaması için büyük dikkatimiz var” diyerek açıklamada bulunmuştur.[36] Erdal İnönü “Orada [Nahçıvan’da] dışarıdan gelen saldırıların durdurulması, saldırganların geri dönmesi, bütün bunların devletlerin ortak gücü ile yeni bir çatışmaya yol açmadan düzeltilmesini istiyoruz” diye konuştu.[37]İnönü, Ermenistan Dışişleri Bakanı Raffi Ovanisyan’ı telefonla arayarak, Nahçıvan’a yönelik saldırının hemen durdurulması gerektiğini ve saldırıların devam etmesi durumunda sonucun çok ağır olacağını bildirmiştir.[38] Türkiye’nin Nahçıvan’ın toprak bütünlüğü ile ilgili endişesi, Rusya Federasyonu ve ABD temsilcilerine anlatılmıştır.[39]

19 Mayıs 1992 tarihinde Türkiye’nin Ermenistan sınırına bir mekanize tugay ve tümen konuşlandırmıştır.[40] Demirel’in başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’nda bir bildiri yayınlanmıştır. Bildiride “Ermenilerin son saldırıları karşısında Türkiye’nin bugüne kadar izlediği dengeli ve müzakereler yoluyla barışın sağlanmasına yönelik politikasının ciddi bir şekilde etkilenmesi kaçınılmaz olacaktır” denilmiştir.[41] Türkiye’nin sınıra asker konuşlandırması ve Ermeni saldırıları karşısında Türkiye’nin politika değişikliğine gideceğini bildirmesi Türkiye’nin krizi tırmandırdığının bir göstergesidir.

Aynı gün Nahçıvan konusu Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmüştür. Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin şu şekilde konuşmuştur:

“Nahçivan Cumhurbaşkanı Sayın Haydar Aliyev ve Sayın Meclis Başkanıyla sürekli görüşmekteyiz. Ermeniler, Nahcivan sınır boyundaki kendi topraklarından top ve roket atışlarıyla, zaman zaman, saldırılarını artırarak sürdürmektedirler, öyle ki, sınıra 20 kilometre mesafedeki Şaror Kaymakamlığı dahi, bu uzun menzilli atışlardan isabet almıştır. Sayın Aliyev, Ermenistan Cumhurbaşkanı Petrosyan’la iki defa telefonla görüştüğünü, Petrosyan'ın, kendisine, top ve roket atışlarının durdurulacağına dair söz verdiğini belirtmiş; ancak, biraz önce kendileriyle yaptığım konuşmada, azalmış olmakla birlikte, tümüyle giderilemediğini söylenmiştir. Durumu yerinde incelemek üzere Nahcivan’a derhal bir heyet göndermekteyiz. Heyetimiz, Nahçıvan’ın maruz kaldığı saldırıyı bütün unsurlarıyla yerinde belirlemeye ve gözlemler yapmaya çalışacaktır.

            …

Kafkasya'da, 7 milyonluk Azerbaycan ve 60 milyonluk Türkiye arasında sıkışmış olan 3,5 milyonluk küçük bir ülkenin saldırgan davranışlarına karşı çıkmak için derhal silaha sarılmak cihetine gitmek, gerekirse en son yapılacak işi, en başta yapmak olurdu; bu da, meselenin kendi boyutlarının dışına taşmasına ve genel bir Müslüman - Hıristiyan ihtilafına dönüşmesine yol açabilirdi. Biz, Azerî kardeşlerimizin haklı davalarının sözcülüğünü üstlenerek, hukuk dışı davranan tarafı dünyaya tescil ettirdik ve uluslararası toplumun sorumluluğu üstlenmesini sağlamaya çalıştık. Savaş alanındaki halihazır durum elbette ki geçicidir. Azerbaycan, bu haksız durumun düzeltilmesinde, sadece Türkiye'yi değil, artık, dünyayı da giderek arkasında bulacaktır”.[42]

21 Mayıs 1992 tarihinde Azeriler Ermeniler tarafından ele geçirilen Sederek bölgesindeki Kırmızılar tepesini geri almıştır. Akabinde, bu bölgedeki Mil tepesinin alınması için Azeriler Ermenilerle çatışmaya girmişlerdir. Haydar Aliyev, Türkiye’den asker istemediklerini belirtmiştir. Ancak, durumun belirsizliği karşısında “her gün yeni gelişmeler oluyor. İşler kötüye giderse bu hiç istemeyeceğimiz anlamına gelmesin” diyerek çatışmaların dinamiğine göre Türkiye’den askeri yardıma açık olduklarının sinyallerini vermiştir. [43]

Haydar Aliyev, açıklamasında, Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter Petrosyan’ın iki ülke arasında ateşkes sağlanması için Türkiye’nin müdahale etmeme koşulu getirdiğini belirtmiştir. Aliyev “Petrosyan, Nahçıvan ile Ermenistan’ın işbirliği ile olayların önlenebileceğini söylüyor. Bana açıkça Türkiye’nin olaylara karışmamasını, böyle bir durumun sağlanması durumunda ateşkesi durdurmaya hazır olduklarını söyledi. Ben de kendisine savaşın Ermenistan tarafından başlatıldığını, bunu Nahçıvan’ın üzerine yıkmanın yanlış olacağını hatırlattım ve anlaşma yapmaya hazır olduğumuzu bildirdim. Bu görüşmeden sonra Ermenistan’ın Savunma Bakanı Serkisyan’la telefon bağlantısı kurdum. Aynı sözleri o da söyledi” diye konuştu.[44]

23 Mayıs’ta Ermenilerin Sederek’te başlattığı çatışmalar dururken, Azeri milislerin Ermeni tarafına yaptığı top atışları devam etti.[45] 25 Mayıs’ta Demirel Rusya Federasyonu başkanı Boris Yeltsin ile bir araya geldi. Yeltsin görüşme sonrası Rusya’nın Kafkasya bölgesinden askerlerini çekeceğini ve eski SSCB sınırları içindeki mevcut anlaşmazlıkların politik yollardan çözülmesinden yana olduğu mesajını verdi.[46] Görüşme sonrasında imzalanan Türk-Rus ortak bildirisinde Ermenistan kınandı ve Ermenistan-Nahçıvan sınırında yaşanan çatışmaların endişe verici olduğu vurgulandı.[47]

28 Mayıs 1992 tarihinde Başbakan Demirel Türkiye’yi Nahçıvan’a bağlayan Hasret-Umut köprüsünün açılışında “Kim kuvvet kullanarak kullanarak toprak kazanma yoluna giderse, bilmelidir ki, kendisinden daha kuvvetlisi de vardır ve pişman olacaktır” demesi Türkiye açısından krizin devam ettiğinin bir göstergesidir.[48] Türkiye’nin güç kullanma tehdidine rağmen Nahçıvan’a saldırılar devam etmiştir. 31 Mayıs’ta Ermeniler Nahçıvan’ın Ordubad bölgesinin Çotam, Genze, Soyuk ve Çilid köylerini top ateşine tutmuştur.[49]  6 Ağustos 1992 tarihinde Ermeni çeteleri Nahçıvan’a saldırılarını arttırmışlardır. Ermeni kuvvetleri Nahçıvan’ın doğusundaki Şaşur kentini ve bazı köyleri top ateşine tutmuştur.[50]

6 Nisan 1993 tarihinde Türkiye’nin, Nahçıvan sınırına yine askeri birlik konuşlandırmıştır. Sınırda askeri hareketliliğin artması Ermenistan tarafından endişe ile karşılanmış, Ermenistan’ın Moskova Büyükelçisi Feliks Mamikonyan bu durumun Ermenistan’ı misillemeye zorladığını ve Ermenistan’ın saldırıya uğraması durumunda Rusya’dan askeri yardım almayı düşündüklerini belirtmiştir.[51] Bu açıklama, Türkiye’nin sınır politikasının Ermeni karar alıcılar için kriz yaratan durum oluşturduğunu göstermektedir. Diğer bir ifade ile, Türkiye’nin sınıra asker konuşlandırması Ermenistan’da Türkiye’nin saldırıda bulunacağına ilişkin tehdit algısında artmaya yol açmıştır. Ermenistan Devlet Başkanı Levon-Ter Petrosyan’ın “Bugüne kadar sorunun barışçıl yoldan çözümlenmesi için uluslar arası camianın harcadığı çabalar, Bakü ve Ankara yüzünden sonuçsuz kaldı” şeklindeki açıklaması Türkiye-Ermenistan arasındaki gerginliği yansıtmaktadır. [52]

7 Nisan 1993 tarihinde Kırgızistan gezisinde Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Nahçıvan’a asker gönderilmesini önerdi. Özal  “…Ermeni hududunda siz ciddi bir manevra, ciddi bir şey yapsanız, üç tane merminiz de o tarafa düşse…Ne olur?  Yani mesele sen fazla ileri gidersen ben buradayım demektir. Bunu lafla değil, fiilen yapmak lazım…” şeklinde konuştu.[53] Yine konu ile ilgili, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Türkiye Daimi Temsilcisi Mustafa Akşin, “Türkiye, Azerbaycan’ın işgaline izin vermeyecek, Azerbaycan’ı savunacak” diye konuştu.[54]

3 Eylül 1993 tarihinde gerçekleşen Çankaya zirvesinde asker gönderme yetkisi için TBMM’ye gidilmesi tartışıldı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Tansu Çiller, Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, Milli Savunma Bakanı Nevzat Ayaz, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş’in katıldığı toplantıda Azerbaycan ile karşılıklı güvenlik ve işbirliği anlaşmasının yapılması ve Azerbaycan’a yönelik bir saldırı durumunda Türkiye’nin bölgeye asker göndermesi seçeneği masaya yatırılmıştır.  Sonuç olarak, toplantıda Körfez Savaşında olduğu gibi Ermeni saldırılarını durdurmak amacıyla TBMM’den yetki alınması noktasında toplantı yapılmıştır.[55] Aynı tarihte, TSK ait jet uçaklarının Türkiye-Ermenistan sınırında keşif uçuşu yapması, Türk karar alıcıların krize verdiği tepkinin askerileşme derecesini arttırdığını göstermektedir.[56]

11 Eylül 1993 tarihinde Ermenistan sınırına TSK tarafından tank, top, uçaksavar, zırhlı personel taşıyıcı, havan birlikleri ile yığınak yapılmaya başlaması ile Türk karar alıcılar açısından krizin tırmandırmaya devam etmiştir. Ermeni askerleri de sınırın diğer tarafında eş zamanlı olarak siper kazmaya başlaması Türkiye’nin sınırdaki askeri hareketliliğinin Ermenistan tarafından tehdit olarak algılandığı ve bir kriz durumu oluştuğunu göstermektedir.[57]12 Eylül’de Türkiye’nin Nahçıvan-Ermenistan sınırında yerleştirilen tank, top, uçaksavar ve uzun menzilli ağır topların namlularının Ermenistan’a çevrilmesi iki ülke arasında yüksek savaş ihtimali olduğunu göstermektedir.[58]

12 Eylül’de kriz iki taraflı tırmanma seyri gösterse de sonra Nahçıvan’da çatışmalar geçici olarak durmuştur. 1 Haziran 1994 tarihinde Ermeni güçleri Sederek bölgesini topçu ateşine tutmuş, Sederek’in Günnet köyüne girip, bölgeye ait tepeleri ele geçirmişlerdir.[59] Çatışmalar 1996 yılında tekrar şiddetlenmiş, Şubat ayında Nahçıvan’a bağlı Yerashavan köyünde Azeri ve Ermeni birlikleri arasında çatışmada birçok kişi yaşamını yitirmiştir.[60] Ancak, 1994 ve 1996 yıllarında yaşanan çatışmalar Türk ve Ermeni karar alıcılar açısından kriz olarak nitelenmemiştir.

Türk karar alıcılar açısından kriz dönemi 1992-1993 dönemini kapsamaktadır. Türkiye’nin krizi tırmandırması Ermenistan karar alıcılar açısından krizin tetikleyicisi olmuş, sonuç olarak iki ülke savaşın eşiğine gelmiştir. Ancak, krizin tırmanmasından hemen sonra unutulma evresine girdiği gözlemlenmektedir. Bu tarihten sonra Nahçıvan’daki çatışmalar seyrekleşmiş, iki ülkenin gündeminden düşmüştür. Kriz sonrası evrede Ermenistan’ın Nahçıvan’ı işgalinin büyük oranda engellendiği görülmektedir. Ancak, exclave sayılan Karki bölgesi halen Ermenistan işgali altındadır. Karki, hukuken Azerbaycan’ın bir parçası olsa da, de facto olarak Ermenistan’ın kontrolü altında kalmıştır.[61] Ermenilerin Azerbaycan’ın Karki bölgesini işgal etmesi ile birlikte bölgede yaşayan Azeri nüfusu terk etmiş ve bu tarihten sonra Karki, Tigranashen diye anılmaya başlanmıştır.[62]

Nahçıvan konusunda kriz yönetim süreci şu şekilde analiz edilmektedir. Nahçıvan krizi Türkiye’nin garantörlüğünü üstlendiği Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünün ihlal edilmesi neticesinde ortaya çıktığından ötürü Türkiye açısından dolaylı kriz niteliğindedir.

1990 yılında Nahçıvan’da gerçekleşen Ermeni saldırıları 1992 yılında yoğunlaşmıştır. Artan Ermeni saldırıları karşısında Türkiye’nin ilk tepkisi sözlü uyarı niteliğinde olmuştur. 18 Mayıs’ta Türkiye ile Nahçıvan sınır bölgesinde yer alan Sederek’e saldırı düzenlenmesi Türk karar alıcıları açısından kriz yaratan durum olarak değerlendirmiştir. Türkiye sınırına asker konuşlandırarak ve gerekirse güç kullanacağını deklare ederek krizi tırmandırmıştır. 3 Eylül 1993 tarihinde iki tarafın da karşılıklı olarak sınırına asker yığması savaşın eşiğine gelindiğinin göstergesidir. Ancak krizin sonuçlanması hukuksal bir düzenleme ile gerçekleşmemiştir. Bu tarihten sonra Nahçıvan’da çatışmalar kısa süreli olarak durmuş, Nahçıvan konusu Türkiye’nin ana gündem maddesinden çıkmıştır. Çatışmaların Türkiye’nin diplomatik ve askeri baskıları neticesinde azalması nedeniyle sonucun niteliği Türkiye açısından üstünlük sağlayıcı ve zımni uzlaşı kategorisinde değerlendirilebilir. 1994 ve 1996 yıllarında milis gruplar arasında küçük çaplı çatışmalar olsa daNahçıvan’ın toprak bütünlüğü korunmuştur.

Nahçıvan krizi  çatışma-kriz ilişkisi açısından bakıldığında tekrarlanmayan çatışma; ortaya çıkış şekline göre bakıldığındaysa ani kriz özelliği göstermektedir. Krizi tetikleyen aktörün başından beri Ermenistan  (devlet) olmuştur. Yani krizler boyunca tetikleyici eylem dışarıda olmuştur. Krizde taraf aktör sayısı iki taraflı olmuştur. Kriz sürecince herhangi bir devlet ya da örgütün doğrudan müdahalesi olmamıştır.

Kriz çıkaran tarafın niyetine bakıldığında Ermenistan doğrudan Türkiye’nin toprak bütünlüğüne bir tehdit teşkil etmemesine rağmen Türkiye, Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünü garanti altına alan uluslararası antlaşmalara taraf olması sonucu Nahçıvan sorununa müdahil olmuştur. Dolayısıyla, Türkiye açısından kriz Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünün tehdit edilmiş olması ve saldırıya uğraması ile ortaya çıkmıştır.

Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Türkiye açısından dolaylı kriz özelliği taşımaktadır. İçerik açısından bakıldığında ise askeri, güvenlik, diplomatik, siyasi ve hukuksal alanları kapsamaktadır. Sederek idari bölgesi Türkiye’nin Nahçıvan sınırında bulunması sebebiyle stratejik öneme sahiptir. Türkiye Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünü korumak için diplomatik, siyasi ve askeri yöntemleri denemiştir. Meselenin Türkiye açısından kriz olması Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmalardan kaynaklanmaktadır.

Krizin tetikleyicileri sistemdeki dış değişim, siyasi ve dolaylı şiddet olarak tasnif edilebilmektedir.Kriz tetikleyicisinin şekliyse sistemdeki değişim, anlaşma ihlali ve statü ihlali olarak tasnif edilebilmektedir. Kriz yaratan olaya ilk tepki sözlü tepki, siyasi tepki, şiddet içermeyen askeri eylemleri kapsayan çoklu tepki şeklinde olmuştur.

Krize söz konusu olan tehdidin ciddiyeti siyasi, saygınlık ve hak kaybı, toprak kaybı ve varlığa yönelik tehdit şeklindedir. Ermeni saldırıları Nahçıvan’ın toprak bütünlüğünü tehdit etmiştir. Bu tehdit karşısında Türkiye’nin yükümlü olduğu uluslararası antlaşmaları göz ardı ederek sessiz kalması Türkiye’nin imajını zedeleyici sonuçları olabilirdi.

Türkiye kriz boyunca zorlayıcı diplomasi stratejisini uygulamıştır. Türkiye’nin kriz yönetim tekniği 3. aktör desteği ve şiddet içermeyen askeri yöntemlerine başvurduğu görülmektedir. Kriz döneminde Türk yetkililer ABD ve Rusya temsilcileri ile bir araya gelerek Türkiye’nin Nahçıvan’ın statüsü konusundaki endişelerini dile getirmişlerdir. Türkiye en son seçenek olarak sınırına asker yığarak krizi tırmandırma yöntemine başvurmuştur. Ermenistan’ın kriz yönetim stratejisi sınırlı tersine çevrilebilir tepki şeklindedir. Ermenistan krizin ilk safhalarında şiddet içermeyen çözüm yöntemlerini kullanırken, krizin son safhasında şiddet içeren çözümlere başvurmuştur.

Kriz boyunca şiddetin seviyesi ibret verici güç kullanma tehdidi düzeyinde kalmıştır. Kriz boyunca üçüncü aktör olarak Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), ABD ve Rusya dolaylı olarak müdahil olmuştur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Dağlık Karabağ ile ilgili aldığı 822 sayılı kararında Azerbaycan ve Ermenistan’ın kötüye giden siyasi-güvenlik ilişkisinin endişe kaynağı olduğu vurgulanmış ve Ermenistan’ın Kelbecer dahil olmak üzere işgal ettiği diğer Azerbaycan topraklarından çekilmesi talep edilmiştir.[63] Soğuk Savaş döneminde Avrupa’nın bütünlüğünün korunması maksadıyla oluşturulan Helsinki Nihai Senedi’ne dayanan AGİT, 1996 yılında Lizbon zirvesinde Ermenistan ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün korunmasını içeren tavsiye kararları almıştır.[64]

Nahçıvan’daki çatışmalar ile eş zamanlı olarak meydana gelen Dağlık Karabağ’daki Azerbaycan-Ermenistan savaşında Rusya Ermenistan’a siyasi ve askeri destek vermiştir. 1991 yılında Rusya-Ermenistan güvenlik antlaşması imzalanmıştır.[65] 1992’den itibaren Rusya Ermenistan’a silah ve yakıt yardımı yapmış, Rus askerleri Ermeni askerlerinin yanında savaşmıştır.[66] Rusya’nın Ermenistan’da askeri varlık göstermesi Türkiye-Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerin seyrinde Rusya’nın stratejik tercihinin Ermenistan’dan yana olduğunu göstermiştir.  Benzer şekilde, Azerbaycan’ın kendi topraklarındaki İran Azerileri üzerindeki etkisinden endişelenen İran Dağlık Karabağ savaşında Ermenistan’ı desteklemiştir.[67]Rusya ve İran’ın Ermenistan’ı destekleyen politikaları krizin genel seyri içerisinde Türkiye’nin askeri seçenekler daha az dillendirmesine yol açmıştır.

Kriz süresince Türkiye, ABD ve Rusya ile iletişimini hiç koparmamış, Türkiye’nin Nahçıvan’ın toprak bütünlüğü ile ilgili endişeleri bu ülkenin temsilcilerine anlatılmıştır. 5 Mayıs 1994’te Azerbaycan, Ermenistan, Dağlık Karabağ ve Rusya Federasyonu arasında imzalanan ve Dağlık Karabağ savaşını sonlandıran Bişkek Protokolü ile Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmesi kararlaştırılmıştır.[68]

Nahçıvan krizinde sonucun niteliği Türkiye açısından Nahçıvan’ın toprak bütünlüğü ile ilgili üstünlük sağlayıcı ve zımni uzlaşı şeklinde olmuştur. Kriz sonrası durumda Moskova Antlaşması ile garanti edilen Nahçıvan’ın toprak bütünlüğün meselesinin korunmuş olmasıyla krizi sınırlandırdığı için başarı ile yönetilmiş bir kriz yönetim süreci görülmektedir.   Diğer bir ifade ile kriz yönetim sürecinde statüko antenin sağlandığı görülmektedir. Krizin sonucu zamanla unutulma şeklinde olmuştur. 1993’ten sonra Nahçıvan’daki çatışmalar bir süreliğine durduktan sonra 1994 ve 1996 yıllarında milis gruplar arasında ateşkes ihlali sayılabilecek küçük çaplı çatışmalar olsa da bunlar krize dönüşmemiştir. Ancak, 1993 yılından sonraki dönemde Nahçıvan özelinde herhangi bir çatışmanın Türk ve Ermeni karar alıcılar açısından kriz teşkil ettiğine dair herhangi bir resmi açıklama ya da eylem gözlemlenmemiştir.

 


[1] Baskın Oran (der) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savasından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 2: 1980-2001, Istanbul: Iletisim, 2001, s. 12.

[2]Mustafa Aydın, “Türkiye Farklı Alternatifleri Bir arada Yaşamak Zorunda”, Habibe Özdal, Osman Bahadır Dinçer, Mehmet Yegin (der.) Mülakatlarla Türk Dış Politikası: Cilt3,  Ankara: USAK Yay., 2010, s. 9.

[3] Matthew  Evangelista, Ülkesel Yapı ve Uluslar arası Değişim, Michael W. Doyle ve G. John Ikenberry (der) Uluslararası İlişkiler Teorisinde Yeni Düşünce, İstanbul :Beta Yay., 2015, s. 225.

[4] Mustafa Aydın, “Kafkasya ve Orta Asya’yla İlişkiler”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 366-370.

[5] Ariel Cohen, "Azerbaijan and U.S. Interests in the South Caucasus: Twenty Years After Independence", Diba Nigar Göksel ve Zaur Shiriyev (der) The Geopolitical Scene of the Caucasus: A Decade of Perspectives, Toplumsal Katılım ve Gelişim Vakfı, 2013, ss. 52-55; 66.

[6] Elin Suleymanov, "The South Caucasus: Where the U.S. and Turkey Succeeded Together", Diba Nigar Göksel ve Zaur Shiriyev (der) The Geopolitical Scene of the Caucasus…,s. 15.

[7] Gulshan Pashayeva, The Nagorno-Karabakh Conflict in the Aftermath of the Russia-Georgia War, Diba Nigar Göksel ve Zaur Shiriyev (der) The Geopolitical Scene of the Caucasus…, s. 249.

[8] Mustafa Aydın, “Büyük Oyundan Bölgesel Rekabete (1995-2000)”, Oran, Turk Dış Politikası…, s. 408.

[9] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…, ss. 12-14.

[10] Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay.,,1996,  s. 326.

[11]Muharrem Aksu, “Türk Dış Politikası Karar Alma Mekanizmasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin Etkinliği ve 2003 Sonrası Değişim”, Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 17, Sayı 3, 2012, ss.444-448.

[12] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,, s.74.

[13]Muhittin Ataman, “Özalist Dış Politika: Aktif ve Rasyonel bir Anlayış”, Bilgi, Sayı 7, Yıl 2, 2003, ss. 49-64; Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay., s.317.

[14]Müge Aknur, “TSK’nın Dış Politika Üzerindeki Etkisi”, Cüneyt Yenigün ve Ertan Efegil (der) Türkiye’nin Değişen Dış Politikası,  Ankara: Nobel Yayın, 2010, ss.130-131.

Ramazan Gözen, “Türk Dış Politikasında Karar Alma Mekanizması, Turgut Özal ve Körfez Krizi”, Yeni Türkiye, Cilt 2, Sayı 1,  1996, ss. 286-302.

[15] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 314.

[16] Muhittin Ataman, "Özalist Dış Politika: Aktif ve Rasyonel bir Anlayış", Bilgi, Sayı 7, No. 2, 2003, ss. 49-64.

[17] TBMM, Yasama Yılı Açılışlarında Cumhurbaşkanlarının Konuşmaları (1 Eylül 1990-1 Ekim 2011), 2. Cilt, Ankara: TBMM Basımevi, 2011, ss. 3-9.

[18]İlhan Uzgel, “TDP’nin Olusturulması”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 81.

[19]Uzgel, “TDP’nin Olusturulması…”,ss.80-4.

[20]  İsmail Soysal, Türkiye'nin Siyasal Antlaşmaları, Cilt 1, Ankara, 1989, ss.32-38.

[21] Soysal, Türkiye'nin Siyasal Antlaşmaları…, ss. 41-47.

[22] Araz Aslanlı, “Karabağ Sorunu ve Azerbaycan-Türkiye-Ermenistan İlişkileri”, Uluslararası Avrasya Strateji Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, s.179.

[23]Ermenistan Bağımsızlık Deklarasyonuhttp://www.gov.am/en/independence

[24] Aslanlı, “Karabağ Sorunu…”,s.179.

[25] Nahchivan Authonomous Republic http://nakhchivan.preslib.az/en_a1.html

[26] Salih Sılay Koçer, “The Impact of Mountainous Karabagh Conflict on Nakhchevan Autonomous Republic of Azerbaijan”,  Review of Armenian Studies, Cilt 9, Sayı 3,2005, s. 2.

[27] “Nahçıvan Ermeni Ateşi Altında”, Milliyet, 4 Mayıs 1992, S.11.

[28] “Anormal Bir Durum Yok”, Milliyet, 5 Mayıs 1992, S.17.

[29] “Nahçıvan’a Ermeni Saldırısı”, Milliyet, 8 Mayıs 1992, S.7.

[30] “Demirel: Nahçıvan’a Seyirci Kalamayız”, Milliyet, 8 Mayıs 1992, s.7.

[31] “Sederek Kasabası Düşüyor”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[32] “Askeri Müdahale Tartışması”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[33] Derya Sazak “Nahçıvan’a Müdahale”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.12.

[34] “Çetin: Seyirci Kalamayız”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[35] “Askeri Müdahale Tartışması”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[36] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[37] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, S.7.

[38] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, s.7.

[39] “Sınırlar Değişmez”, Milliyet, 19 Mayıs 1992, s.7.

[40] “Eller Tetikte”, Milliyet, 20 Mayıs 1992, s.1.

[41] “Askeri Müdahaleden önce BM”,Milliyet, 20 Mayıs 1992, s.7.

[42]78’inci Birleşim Dönem 19, TBMM Tutanak Dergisi, Cilt 11 Yasama Yılı 1, s. 204-205. https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d19/c011/tbmm19011078.pdf

[43] “Aliyev’in Endişesi”,Milliyet, 22 Mayıs 1992, s.7.

[44] “Aliyev’in Endişesi”, Milliyet, 22 Mayıs 1992, s.7.

[45] “Nahçıvan’da Savaş Var mı Yok mu”, Milliyet, 24 Mayıs 1992, s.7.

[46] “Rus Ordusu Çekiliyor”,  Milliyet, 26 Mayıs 1992, S.7.

[47] “Diplomatik Başarı”,  Milliyet, 27 Mayıs 1992, S.1.

[48] “Ermeni’ye Gözdağı”, Milliyet, 29 Mayıs 1992, s. 1.

[49] “Nahçıvan Karanlıkta”, Milliyet, 1 Haziran 1992, s. 7.

[50] “Nahçıvan Ateş Altında”, Milliyet, 7 Ağustos 1992,, s.6.

[51] “Erivan’dan Misilleme”, Milliyet, 6 Nisan 1993, s. 14.

[52] “Erivan’dan Misilleme”, Milliyet, 6 Nisan 1993, s. 14.

[53] “Askeri Önlemler Şart”, Milliyet, 3 Nisan 1993, s. 15.

[54] “”Azerbaycan’ı Savunuruz”, Milliyet, 8 Nisan 1993, s.1.

[55] “Çiller’e Asker Gönderme Yetkisi”, Milliyet, 4 Eylül 1993, s.19.

[56] “Çilller’e Savaş Yetkisi”, Milliyet, 4 Eylül 1993, s.1.

[57] “Ermenistan Sınırına Yığınak”, Milliyet, 12 Eylül 1993, s.18.

[58] “Namlular Hedefte”, Milliyet, 13Eylül 1993, s. 1.

[59] “Ermeniler Nahçıvan’da İlerledi”, Milliyet, 1 Haziran 1994, s.17.

[60] “Kafkasya’da Karmaşa”, Milliyet, 26 Şubat 1996, s. 16.

[61]Simon Gwyn Roberts, Shades of Expression: Online Political Journalism in the Post-colour Revolution Nations, Chester: University of Chester Press,  2013, s.150.

[62]Nicholas Holdin, Armenia: With Nagorno Karabagh, Guilford: Guilford Press, 2011, s. 158.

[63] 822 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı http://2001-2009.state.gov/p/eur/rls/or/13508.htm

[64]1996 Lizbon Zirvesi www.osce.org/mc/39539?download=true

[65] Rajan Menon, “After Empire: Russia and the Southern ‘Near Abroad’”, Michael Mandelbaum(der) The New Russian Foreign Policy, New York: A Council on Foreign Relations Book, 1998, s. 130.

[66] Heiko Krüger, The Nagorno-Karabakh Conflict: A Legal Analysis, Heidelberg: Springer, 2010, s. 22.

[67]Fariz İsmailzade, “The Geopolitics of the Nagorno-Karabakh Conflict “,GLOBAL DIALOGUE, Cilt 7, Sayı 3-4, 2005 http://worlddialogue.org/content.php?id=354

[68]BişkekProtokolü http://peacemaker.un.org/sites/peacemaker.un.org/files/ArmeniaAzerbaijan_BishkekProtocol1994.pdf

1988-1991 KUZEY IRAK SIĞINMACI KRİZİ

1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile iki kutuplu sistem yerini çok kutuplu sisteme bırakmıştır. Bu yeni dünya düzeni içerisinde ABD öncü durumdadır. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin bölgede izlediği politika bölgeden Batı’ya petrol akışını sağlama, İsrail’in güvenlik çıkarlarını koruma ve siyasi değişiklikleri engelleme yönünde olmuştur.[1] 1980’de Jimmy Carter’ın ABD’nin Körfez’deki çıkarlarını korumak için güç kullanımı dahil her türlü metodu kullanacağını açıklaması ABD’nin bölge politikasına ışık tutmaktadır.[2] Bu dönemde ABD, Sovyetlere karşı Arap ülkeleri, İsrail, İran ve Türkiye arasında stratejik ortaklık oluşturmak istese de başarılı olamamıştır.[3]

Bölgesel dengeleri değiştiren gelişmelerden biri İran’daki İslam devrimi olmuştur. Amerika karşıtı bir dış politika izlemeye başlayan İran’ın İslami devrimi Körfez’e yayma siyaseti sadece Körfez ülkelerinde değil, çıkar ve güvenlik ekseninde İsrail ve ABD’de de kaygıya yol açmıştır. ABD geleneksel Ortadoğu politikası bölgede desteklemediği herhangi bir devletin bölgesel güç kazanmasını engellemeye çalışmıştır. İran Devrimi’ni tehdit olarak algılayan ABD, İran’ı çevreleme politikası izlemiş, 1980-88 İran-Irak savaşı sırasında Irak’ı desteklemiştir.[4] İran-Irak savaşı 1988’de sağlanan ateşkesle sonlanmış, savaşta taraflarda herhangi biri açık bir üstünlük sağlayamamıştır. 1985 sonrasında ise Irak savaş süresince ilgilenmediği iç işlerine daha fazla ilgi göstermeye başlamıştır. Bu bağlamda, savaş sırasında kendine sorun çıkartan Iraklı Kürtlere yönelik baskılarını arttırmıştır.

Irak 1990’da Kuveyt’i işgal ederek saldırgan dış politika eğilimini sürdürmüştür.[5] ABD, Irak’a müdahale ederek Irak’ın bölgesel güç olma politikasını önlemiştir. Ancak, Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu bölgesinde mevcut olan göreceli istikrar, Soğuk Savaş’ın bitimiyle yerini istikrarsızlığa bırakmıştır. Bölgede göç sorunları, mezhep çatışmaları, terörizm hakim olmuştur. Bu dönemde ABD’nin bölge politikası Körfez bölgesinin güvenliğini sağlama, kitle imha silahlarının yayılmasını önleme ve Arap-İsrail barışını tesis etme üzerine olmuştur.[6]

Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında iki kutuplu sistemin dağılma işaretleri verdiği görülmektedir. Sistem düzeyi açısından baskın aktörler ABD ve Sovyetler Birliği’dir. Soğuk Savaş dönemindeki bloklar arası meydan okumadan Batı güçlenerek çıkmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde ise Batı kendini yeniden tanımlamaya başlamıştır. Avrupa, ABD’den uzaklaşmaya başlamış ve “Birleşik Avrupa” fikri yükselişe geçmiştir. Uluslararası sistemde yeni dünya düzeninin hangi esaslar üzerinde oluşacağına dair tartışmalar hakimken, ABD tek kutuplu bir dünya inşa etme politikası izledi. ABD’nin Körfez krizi ile birlikte Irak’a müdahale etmesi bu politikanın ilk basamağı olarak değerlendirilebilir.[7] Soğuk Savaş sonrasında süper güçlerin rekabetinden kaynaklanan güvenlik endişeleri yerini daha küçük devletlerin yaratmış olduğu güvenlik endişelerine bırakmıştır.[8] Diğer bir deyişle, Soğuk Savaş dönemine damgasını vuran nükleer savaş tehdidi yerini Afrika, Balkan, Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya  gibi bölgelerde iç savaş, sığınmacı sorunu,  terörizm, bölgesel çatışmalar gibi dinamiklere bırakmıştır.

1975-1979 yılları arasında göreceli istikrarlı olan Körfez bölgesinde dengeler Saddam Hüseyin’in iktidara gelmesi ve 1979 İran İslam Devrimi ile değişti.[9] Mısır 1979 Camp David Antlaşması’nı imzalaması sonucu Ortadoğu’da liderlik konumunu yitirdi. 1979’da iktidara gelen Saddam Hüseyin Ortadoğu’da güç boşluğunu doldurma politikası izledi. Ancak, 1980-1988 İran-Irak savaşı ile Ortadoğu giderek istikrarsızlaştı.[10] Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD, bölgedeki enerji kaynaklarını kontrol ederek bölgedeki hakimiyetini arttırdı. 1980-88 İran-Irak savaşı ile İran’ın bölgesel gücü zayıflamış, Körfez krizi ile Irak tecrit edilmiştir Bununla birlikte, Türkiye’nin, Mısır’ın, Suudi Arabistan’ın ve İsrail’in bölgedeki etkileri arttı.[11] Körfez Savaşı sırasında Türkiye’nin Körfez Koalisyonuna katılması Irak ile 1973’ten itibaren geliştirdiği ekonomik, ticari, mali, enerji alanlarındaki işbirliğinin sekteye uğraması anlamına geliyordu.[12] Körfez Savaşı’ndan hemen sonra ekonomik olarak toparlanmak ve ABD’nin bölgede, özellikle Suudi Arabistan ve Mısır üzerindeki etkisini azaltma için İran, Türkiye, Pakistan ve Suriye ile ilişkilerini geliştirmeye yönelmiştir.[13]

Özellikle, 1991 Körfez Krizi sonrası bölgede ayrılıkçı hareketler, mezhep savaşları, iç savaşlar ve terörizm hakim oldu. İran Iraklı Kürtleri Irak yönetimine karşı, Irak İranlı Kürtleri İran yönetimine karşı, Suriye ise Türkiye’deki Kürtleri Türkiye’ye karşı desteklemiştir.[14] Kürtlerin bölge ülkeleri tarafından birbirlerine karşı kullanılması bölge ülkelerini istikrarsızlaştırmış ve ikili ilişkilerinin gerilmesine sebebiyet vermiştir.

Diğer yandan, önemin siyasi karar alma sürecinin dayanmış olduğu hukuksal zemini 1982 Anayasası belirlemektedir. Bu anayasaya göre güçler ayrılığı ilkesi söz konusudur. 1982 Anayasasının çizmiş olduğu çerçeve içerisinde dış politika karar alma mekanizmasının içinde yer alan başat aktör hükümet (Bakanlar Kurulu) olarak karşımıza çıkmaktadır. Hükümet dış politika konularında karar almakta ve bunların uygulanması ile ilgili Dışişleri Bakanlığı’na talimat vermektedir.[15]Dışişleri Bakanlığı yürütmenin aldığı dış politika kararlarını uygulamaktadır. Bununla birlikte, Dışişleri Bakanlığı Milli İstihbarat Teşkilatı dış politika ile bilgi toplamak, bu bilgiler ışığında yaptığı değerlendirmeleri siyasi makamlara sunmakla yükümlüdür.[16]

TBMM’de ise dış politika konuları tartışılmakla beraber TBMM’nin dış politika konusundaki asıl yetkisi meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve meclis soruşturması yollarıyla yürütmenin aldığı kararları denetlemektir. Cumhurbaşkanı yabancı ülkelere temsilci göndermek ve kabul etmek, uluslararası anlaşmaları onaylama ve istisnai hallerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kullanılmasına karar verme yetkileri vardır. Cumhurbaşkanının almış olduğu kararların siyasi sorumluluğu ise Bakanlar Kurulu tarafından üstlenilmektedir. TBMM’nin dış politika kararlarını denetlemekle beraber uluslararası hukukun meşru gördüğü durumlarda TSK’nın kullanılmasına veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi bulunmaktadır.

1982 Anayasası çerçevesinde TSK’nın dış politika karar alma sürecindeki rolü danışmanlık, planlama ve savunma gibi yetkilerle sınırlıdır. 1961 Anayasası ile oluşturulan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ise milli güvenlik ile ilgili aldığı kararları Bakanlar Kurulu’na bildirir. Milli Güvenlik Konseyi (MGK) 1980-1983 döneminde Türkiye’de başat karar alıcı aktör olmuş, 1983 genel seçimlerinin ardından 1989’a kadar MGK üyeleri Cumhurbaşkanlığı Konseyi üyesi olarak karar alma mekanizmasında bulunmuşlardır. 1983 yılında kurulan Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği (MGKGS) milli güvenlik ile ilgili meselelerde kapsamlı dış politika önerileri oluşturmaktadır. Aynı zamanda, MGKGS, Bakanlar Kurulu ile MGK arasında eşgüdüm sağlamakla görevlidir.[17]

1983 seçimlerini ANAP kazanmış, Turgut Özal başbakan olmuştur. Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı süresinin 1989’da bitmesi ile Turgut Özal cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştur. Özal’ın cumhurbaşkanı olması ile parti liderliği ve hükümet başkanlığı da el değiştirmiştir. 1991’e kadar ANAP lideri Yıldırım Akbulut başbakan olmuş, 1991’den sonra DYP-SHP koalisyonunu iktidara gelmiştir.

Turgut Özal cumhurbaşkanlığı döneminde bürokrasiyi geri plana iten uygulamalara girmiştir.[18] Bürokrasideki hiyerarşik düzene önem vermeyerek ve geleneksel dış politika söylemini reddederek pragmatik ve ekonomi ağırlıklı dış politika söylemine ağırlık vermiştir.[19] Turgut Özal, cumhurbaşkanlığı döneminde, Dışişleri Bakanlığı, TSK, TBMM gibi kurumların dış politikadaki etkisini azaltarak dış politikanın oluşturulmasında aktif bir rol üstlendi. Çoğu zaman dış politika kararları verirken Dışişleri Bakanlığını saf dışı bırakarak ve doğrudan diplomatlar ile ilişki kurarak Bakanlığı’nın dış politikadaki etkisini azalttı.[20] ANAP’ın mecliste çoğunluğa sahip olması ve ANAP tarafından desteklenmesi Cumhurbaşkanı Özal’ın dış politikada aktif tutum sergilemesine zemin hazırlamıştır.[21]

Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın karar alma mekanizmasında anayasal sınırlarını zorlaması bir tür karar alma krizi yaratmıştır. Cumhurbaşkanı Özal’ın Körfez Krizindeki aktif, pragmatik hatta revizyonist dış politika tutumu ile askeri, bürokratik ve siyasi kesimin Türk dış politikasının geleneksel, statükocu öncelliklerini korumaya çalışan tutumu arasında ayrışma yaşanmıştır. Bu kesim sınırların askeri kuvvet kullanarak yeniden düzenlenmesine karşı çıkmıştır.

Özal’ın Körfez savaşı sırasında Türkiye-Irak petrol boru hatlarının kapatılmasında diğer dış politika aktörlerinin fikirlerine danışmadan karar vermesi geleneksel dış politika çizgisinden ayrıldığını göstermektedir.[22] Bu dönemde TSK, dışişleri bürokrasisi ve muhalefet liderleri TSK’nin Misak-ı Milli sınırları dışına çıkmaması ve Ortadoğu’da macera aramaması fikrini paylaşıyorlardı.[23] Özal’ın dış politika yaklaşımı dönemin muhalefet liderleri olan Erdal İnönü, Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan tarafından anti-demokratik olarak nitelendirilmiş, üç lider Saddam yönetimini ziyaret ederek Özal’a karşı denge siyaseti izlemişlerdir.[24]

Irak’a karşı izlenen siyaset konusunda karar alma birimi içinde yer alan aktörler arasındaki görüş ayrılığı giderilemediği için Türkiye’nin Irak’a koalisyon güçleri ile birlikte müdahale etme siyasası yaşama geçirilememiştir. Bu görüş ayrılığı giderilemediği için Dışişleri Bakanı Ali Bozer’, Savunma Bakanı Sefa Giray, Genelkurmay Başkanı Necdet Torumtay istifa etmiştir.[25] Yine, Körfez krizi esnasında İncirlik Üssü konusu Özal ile Akbulut arasında yetki kullanımı sorununa yol açmıştır. Özal, İncirlik Üssü’nün Bakanlar Kurulu kararı ile açılmasını isterken, Akbulut’un ısrarı sonucu konu Meclis’e götürülmüştür.[26] Yine, Özal’ın Basra Körfezi’ne savaş gemisi ve asker gönderilmesi fikri askeri, bürokratik ve siyasi kesimin karşı çıkması sonucu hayata geçirilmemiştir.[27]

Aynı şekilde, Körfez savaşı sonrası sığınmacı krizinin yönetiminde Özal ile birlikte Başbakan Akbulut, TSK ve dışişleri bürokrasisinin de etkin olduğu gözlemlenmektedir. Sığınmacılar konusunda Cumhurbaşkanı Özal Türkiye’nin Irak’a müdahale edeceğini belirtirken, Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Tuğgeneral Hurşit Tolon Kuzey Irak’a müdahale amaçlı bir hazırlığın olmadığını ifade etmiştir. Sonuç olarak,  bürokratik mekanizmanın dinamikleri Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde geleneksel dış politika çizgisinin korunmasını sağlamıştır.

Özal’ın dış politika karar alma sürecindeki aktif tutumu devlet tecrübesi ve kişilik özellikleri ile yakından ilgilidir. Özal Türkiye’nin dış borç sorununun çözümü için aktif bir ekonomi diplomasisi yürütmüş, Türk ekonomisinin liberalleşmesinde rol oynamıştır. Kriz dönemlerinden başarı ile çıkmış, bu da liderlik özelliğini kuvvetlendirmiştir. Bununla birlikte, Özal’ın parlamenter sistem yerine başkanlık sistemini tercih etmesi ve bu yönde bir dönüşümü arzulaması arasında yakın bir ilişki vardır. Sonuç olarak, kişilik özellikleri, edindiği tecrübeler ve siyasi tercihleri Özal’ın aktif dış politika çizgisini belirleyen faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır.[28]

Döneme siyasi açıdan insan hakları ihlalleri, olağanüstü hal uygulamaları ve Kürt sorunu damgasını vurmuştur. Dışa bağımlı, neoliberal ekonomi politikası uygulanmıştır. Güneydoğu bölgesinde GAP aracılığıyla bölgesel kalkınma projesi hayata geçmiştir. Medya, kamuoyu, ordu ve iş dünyası dış politikanın şekillenmesine katkıda bulunan aktörlerdir.[29] 12 Eylül dönemi yasaklarının kalkması ile medyada dış politika daha rahat tartışmaya başlanmış, medya kamuoyunun oluşumunda etkin bir rol üstlenmiştir. Cumhurbaşkanı Özal dış ekonomik politika izlediği için iş dünyasından gelen bakanlar ekonomi kararlarında etki sahibi olmuşlardır.[30]

Krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında ise şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.

1980’lerde Kürt sorunu Türkiye-Irak ilişkilerinin dinamiğini belirleyen temel unsur olmuştur. Bu dönemde Suriye ve İran’ın Kürt örgütlerine destek vermesi sonucu Türkiye Irak ile yakınlaşmıştır. 1980’de iki ülke enerji, sulama ve ulaşım alanlarında işbirliği gerçekleştirmiştir.[31] PKK’nın Suriye’den ayrılıp Kuzey Irak’a yerleşmesi sonucu “güvenlik” Türkiye ve Irak arasında ilişkileri belirleyici temel unsur olmuştur. 1983’ten itibaren PKK’nın gerilla taktiği kullanması ile Türkiye sınır güvenliğini arttırıcı önlemler aldı. 15 Ekim 1984 tarihinde imzalanan Türkiye-Irak Güvenlik Protokolü ile iki ülke birbirlerinin topraklarında 5 km.lik alanda sıcak takip hakkı yapılmasını kabul etmiştir.[32]

Saddam Hüseyin 1979 yılında iktidara geldiğinde Kürt, Şii ve Türkmen gruplarına karşı baskıları arttırmıştır. Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) seçimlere girmesini engellemiş ve Kürtleri ve Türkmenleri Irak’ın güneyine göçe zorlamıştır.[33] İran-Irak savaşının başlamasından sonra İran yönetimi muhalif Kürt gruplarla işbirliği içine girmiş ve onları silahlandırmıştır.[34] İran-Irak savaşı sırasında Peşmerge güçleri İran’ın desteğiyle Kuzey Irak’ta bazı bölgelerde üstünlük sağladılar.[35] Savaş Irak’ın aleyhine döndüğü zaman Peşmerge güçleri İran ordusunun da desteği ile Halepçe’yi ele geçirdi. Bunun üzerine Irak güçleri 16 Mart 1988 tarihinde Halepçe bölgesine askeri müdahalede bulundu. Operasyonlar sırasında sivillere yönelik kimyasal silahların kullanıldığı saptandı.[36]

Sonuç olarak, 5.000 kişi öldü, 7.000 kişi yaralandı ve 800 köy yok edildi.[37]Sivillere yönelik saldırıların artması sonucunda bir milyon Iraklı Kürt İran ve Türkiye sınırlarına yöneldi ve bu bölgelerde sığınmacılar sorunu yaratmış oldu. Artan sığınmacı sayısı dolayısıyla İran’ın sınırlarını kapaması üzerine Kürtler Türkiye sınırına yığıldılar.[38] Türkiye’nin sığınmacı akınına karşı ilk tepkisi sınırı kapatmak oldu. Türkiye’nin sınırı kapamasında sığınmacı akınına yönelik önceden hazırlıklı olmamasının yanı sıra güvenlik kaygıları da etkili oldu. Özellikle, karar alıcılar sınırdan PKK militanlarının geçeceğinden endişe ettiler.[39] Akabinde, ulusal ve uluslararası baskılar neticesinde Türkiye sığınmacıları sıkı aramalardan geçirdikten sonra “geçici misafir” olarak kabul etti.[40] Sığınmacılar Türkiye’deki kamplara yerleştirildi. 20.000 sığınmacı Şakitan ve Miçiç köyleri civarına yerleştirildi. 40.000 sığınmacı Çukurca ilçesi sınırları içindeki köylere yerleştirildi. 10.000 kişi de Diyarbakır’da Dicle Nehri kıyısında kurulan geçici iskan bölgesine yerleştirildi.[41]

Sığınmacılar arasında PKK militanlarına rastlanmaması sonucu Türkiye sığınmacılar konusunu insani boyutu ile ele almıştır. 3 Eylül 1988 tarihinde Asayiş Kolordu Komutanı Hulusi Sayın yaptığı açıklamada Sayın “Bölgede güvenlik önlemleri alınmıştır. Muhtemel PKK sızmasına karşı, [sığınmacıların] soruşturmaları sürüyor. Güvenlik olarak tüm bölgeye hakimiz. Hiçbir sorunumuz yok. En büyük sorun iaşe, sağlık ve iskan sorunudur. Bunun da hükümetin direktifleriyle çok kısa sürede çözümleneceğini umuyorum” şeklinde konuştu.[42]

Resmi açıklamalar Türkiye’nin sığınmacı konusunu insani boyutu ile ele aldığını vurgulamaktadır. Türkiye sığınmacılar konusuna insani boyuttan yaklaşırken, Irak ise sığınmacıları tehdit olarak değerlendirmiş ve sığınmacıların geri verilmesini talep etmiştir.  4 Eylül 1988 tarihinde Irak’ın Ankara Büyükelçisi Abdülcabbar Cevad  “Türk topraklarında barınak bulanların çoğunluğu teröristtir. Suçludur. Aralarında PKK militanları da var. Türkiye bunları Irak’a vermelidir” diye konuştu.”[43] Irak’ın, 1984 yılında imzalanan Protokol ile kabul edilen sıcak takip hakkının Türk-Irak sınırını geçen sığınmacılara karşı uygulanmasını talep etmesi üzerine Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz Irak’ın 1984 Protokolü’nü kullanmasına izin vermeyeceklerini ve Türkiye’nin topraklarına sığınanların iade etmeyeceğini belirtti.[44]

1984 Protokolü ile ilgili iki ülke karar alıcılarının görüş ayrılığında bulunması sığınmacılar konusunun iki ülke arasında uyuşmazlığa dönüştüğünün bir göstergesidir. Diğer bir deyişle, Türkiye ve Irak 1984 Protokolü ile ilgili ortak hukuksal zeminde buluşamamışlardır. Irak, sığınmacıların arasında milis güçlerin olduğunu iddia edip Türkiye topraklarında sıcak takip hakkını kullanmayı talep ederken, Türkiye sığınmacılar arasında milis güçlerin olmadığını, dolayısı ile 1984 Protokolünün işlemeyeceğini vurgulamıştır.

Irak yönetimi 6 Ekim 1988 tarihinde Kürtlere genel af ilan etmiştir.[45] Irak’ın Ankara Büyükelçisi Tarık Abdülcabbar Cevad aynı gün düzenlediği basın toplantısında Türk ve Irak sınır bölgelerinin her iki devletin kontrolünde olduğunu ve Irak’ın sıcak takibe ihtiyacı olmadığını belirtmiştir. Tarık Abdülcabbar Cevad  şöyle konuştu:

“Türkiye ve Irak sıcak takibi niçin istiyorlardı? Çünkü o zaman bu bir ihtiyaçtı. Savaş sırasında Irak ordusu çok meşguldü, bölgede bir otorite boşluğu belirmişti. Bugün ne Irak ne Türkiye sıcak takip istemiyor, çünkü Irak ordusu bugün 13 yıldır giremediği topraklara girmiş durumda. O zaman Türk ordusu teröristleri sınırın öbür tarafında takip etmek için ihtiyaç duyuyordu. Oysa şimdi, hem Türk, hem Irak tarafındaki dağlık bölgeler, iki ülkenin kontrolü altında. Onun için sıcak takip istemiyoruz. Anlaşmayı uzatıp uzatmamak konusundaki görüşmeler de diplomatik kanallardan devam ediyor”.[46]

Ankara Büyükelçisi Tarık Abdülcabbar Cevad’ın konuşması 1984 Protokolünde belirtilen sıcak takip hakkının kullanımı ile ilgili iki ülke arasında ortaya çıkan uyuşmazlığın ortadan kalktığını göstermektedir. Af ilanı ile birlikte Ekim 1988 tarihinde Türkiye ve İran’a sığınan Kürtler Irak’a geri dönüş süreci başladı.

Sonuç olarak, 1988 Kürt sığınmacı akını Türkiye ve Irak arasında uyuşmazlığın ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Diğer bir ifade ile, sığınmacıların geri dönüşü ile ilgili taraflar görüş ayrılığı yaşamış ancak diplomatik-siyasi ilişkiler bozulma aşamasına gelmeden durum yönetilmiştir. Af ilanı sonrası sığınmacıların Irak’a geri dönmesi ile Türkiye-Irak ilişkilerinde 1984 Protokolü ile ilgili olarak ortaya çıkan uyuşmazlık eylemsel alana taşınmadan giderilmiştir. Söz konusu protokol ise Ekim 1988 tarihinde yürürlükten kalkmıştır. 5-7 Temmuz 1990 tarihlerinde Türkiye 1984 Protokolünün tekrar yürürlüğe konması için çalışmalar başlatmıştır. Ancak, tarafların şartlar konusunda anlaşamamaları üzerine protokol yenilenmemiştir.[47]

Halepçe katliamı sonrası Türkiye’ye sığınan Iraklı Kürtler sorunu, tarafların 1984 Protokolü’nün kullanımı farklı pozisyon belirlemesi ile sınırlı kalmıştır. Bu konuda ortaya çıkan uyuşmazlık Irak’ın sığınmacıları genel af ilan ederek kabul etmesiyle ortadan kalkmıştır.  Ancak, bu uyuşmazlığın iki taraf arasında hukuksal bir zemine dayanarak çözülememiş olması sonucu 1991 Körfez savaşı sonrasında ortaya çıkan sığınmacı akını Türk karar alıcıları açısından krizin tetikleyicisi olmuştur.

2 Ağustos 1990 tarihinde Irak, Kuveyt’i işgal ve akabinde ilhak etmiştir. Bunun üzerine, Birleşmiş Milletler 660 sayılı kararında Irak’ı kınayarak Kuveyt’ten çekilmesini istedi.[48] Irak’ın 8 Ağustos’ta Kuveyt’i işgal etmesi sonucu Birleşmiş Milletler 19 Kasımda aldığı 678 numaralı kararında 660 sayılı kararın uygulanması için güç kullanılmasına yetki verdi.[49] Amerika Birleşik Devletleri liderliğinde uluslararası koalisyon Kuveyt’teki Irak birliklerine 24 Şubat 1991 tarihinde saldırı düzenledi. Irak’ın 3 Nisan 1991 tarihinde Güvenlik Konseyi’nin 687 sayılı kararını kabul etmesi ile Irak ile Kuveyt ve koalisyon güçleri arasında ateşkes gerçekleşmiştir.[50]

Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesinin akabinde Irak’taki muhalif gruplar ayaklanmıştır. İlk ayaklanan grup Şiiler oldu. 1 Mart 1991 tarihinde Şii muhalifler Basra ve Necef’te ayaklanma başlattı. Ayaklanma kısa sürede Irak’ın güneyindeki Şii bölgelerine yayıldı. Şii ayaklanmasının hemen ardından bu kez Kürtler ayaklandılar. Kürtler 20 Mart’ta Kerkük’ü ele geçirdiler.[51] 1 Nisan 1991 tarihinde Irak birlikleri Kerkük, Dohuk, Zaho ve sınır bölgesinde yer alan Habur’da üstünlüğü ele geçirdiler.[52] Bunun üzerine Irak merkezi güçleri Irak’ın güney ve kuzey bölgelerinde saldırı başlatmıştır. Uzaktan havan atışları ve askeri baskılar sonucu Şiiler ve Kürtler Irak’ı terk etmeye zorlanmıştır. Şiiler, İran ve Suudi Arabistan’a sığınırken, Kürtler çoğunlukla Türkiye sınırına dayandılar.

2 Nisan 1991 tarihinde Türkiye’nin yaklaşık 200 bin Kürt sığınmacı Türkiye sınırında beklemeye başlaması üzerine[53] toplanan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) sınırın kapatılmasına karar verdi. Bununla birlikte, MGK kararında sığınmacılar ile ilgili olarak “insan haklarının temel unsurunu teşkil eden yaşam hakkının korunması için gereken insani tedbirleri almayı” kararlaştırmıştır. Bununla birlikte, Irak’ın sivil halka saldırısını önlemek için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin toplantıya çağrılması, Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu’nun daimi üyelerinin büyükelçilerinin Ankara’ya çağrılıp kendilerine durum değerlendirilmesi yapılması, Irak’ın Ankara büyükelçisinin Dışişleri Bakanlığı’na davet edilerek Irak’ın sivillere yönelik saldırıların durdurulmasının talep edilmesi kararları alınmıştır. Bunlara ek olarak, sınır güvenliği ile ilgili her türlü tedbirin alındığı vurgulanmıştır.[54]

MGK’nın kararlarına ilişkin olarak Irak'ın Ankara Büyükelçisi Rafi Dahham Mücvel el-Tikriti MGK’nın sığınmacılar ile almış olduğu kararları Bağdat’a ilettiklerini belirtti. El-Tikriti açıklamasında Irak’ın Türkiye’ye dönük saldırgan tavrının olmayacağını da belirtti.[55]  El Tikriti, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Tugay Özçeri ile olan görüşmesinde Irak'ın Türkiye'ye karşı kötü niyeti bulunmadığını vurguladı ve Irak güçlerinin ülke güvenliğini sağlamaya çalıştıklarını belirtti.[56] Bu açıklama, Türkiye’nin Kürt sığınmacıları kabul etmesinin Irak açısından kriz yaratan bir durum olarak değerlendirmediğini göstermektedir.

Karar alıcı bakımından krizi tetikleyen eylem sığınmacı akınının devam etmesi ile ortaya çıkmıştır. Hükümet yetkilileri askeri müdahalenin de seçenekler dahilinde olduğunu vurgulamıştır. Bir hükümet üyesi 3 Nisan’da yaptığı açıklamada “Sınır birliklerimiz şu anda alarm durumundadır. Güvenlik Konseyi’nin derhal duruma el koymasını ve tüm uluslararası camianın, bu insanlık sorununu çözmek için bir araya gelmelerini istedik. Bu girişimin ciddiyeti ortadadır. Konsey’in duruma el koyacağını umuyoruz. Bu, her şeyden önce bir uluslararası sorundur. Bunu da belirttik. Öte yandan, tüm uyarı ve önerilerimiz sonuçsuz kalırsa ve Saddam’ın hükümeti bu insanları fiilen ateş gücüyle Türkiye topraklarına sürmeye devam ederse, askeri müdahale yaparız. Bu hususta Milli Güvenlik Kurulu’nun önceki günkü toplantısında yapılan açıklamanın son maddesinde yer alan ‘Sınır güvenliğimiz için her türlü tedbir alınmıştır” ibaresi açıklayıcıdır. Bunun anlamı, gerektiğinde askeri müdahale dahil her türlü tedbirin alınacağıdır. Irak açısından taşıdığı mesaj budur” diye ifade etmiştir.[57]

Aynı tarihte Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Murat Sungar, hükümet yetkililerinin Irak’ın Ankara Büyükelçisi El-Tikriti’nin Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak Irak’ın Kuzey Irak’ta sivil halkın üstüne ateş açıp, halkın Türkiye-Irak sınırına doğru kaçmak zorunda bırakılmasını eleştirdiğini ve Irak hükümetinden buna son vermesini talep ettiklerini ifade etmiştir. Murat Sungar “Bu, bir ültimatom ya da protesto değil, ciddi bir uyarıdır. Irak hükümetinin dikkati çekilmiş, uyarılmışlardır. Büyükelçi, bu mesajı derhal Bağdat’a ileteceğini bildirdi” diye konuştu. Sungar “Bizce öncelikli unsur, sivil halk üzerindeki silahlı baskıların ilk planda durdurulmasıdır.  Aksi halde göç devam eder. Önce Saddam’ı bu hareketten alıkoyacak bir karar alınacaktır. Acil yardım da aynı anda başlatılmalıdır. Buna tüm dünyanın çare bulması lazım” diye konuştu.[58]

4 Nisan 1991 tarihinde Türk sınırına yığılan Kürt ve Türkmen sayısı 400.000’e ulaştı. Ankara Büyükelçisi Rafi el-Tikriti, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Tugay Özçeri’ye yaptığı ziyarette Irak’ın toprak bütünlüğünün sağlanması amacıyla, güney ve kuzey bölgesinde ayaklanmalara karşı tedbir alındığını, bunun Türkiye’ye dönük hiçbir kasıtlı amaç taşımadığını, sadece iç istikrarı koruma amaçlı bir hareket olduğunu belirtmiştir.[59] Milliyet gazetesinde yer alan bir habere göre ismi açıklanmayan bir hükümet yetkilisi konu ile ilgili şu şekilde konuşmuştur:

“Türkiye’nin sınırı açmasını isteyenler var. Ancak yanlış adrese geliyorlar. Gidilecek adres Bağdat’tır. Bir devlet silah zoruyla kendi vatandaşlarını göçe zorluyor. Saddam yönetiminin amacı iki etnik gruptan, Kürtler ve Türklerden kurtulmaktır. Bir tarafta Avrupa’da etnik grupların, Kürtlerin haklarından söz ediyorlar, diğer taraftan Irak iki etnik gruptan tümüyle kurtulmak istiyor. Bu yürüyen, sığınmak isteyen insanlar savaş veren insanlar değildir. Silahlı değildir. Kadın, çocuk ve yaşlılardır. Şimdi Türkiye’ye kapılarınızı açın diyorlar. İki sene önce 60 bin insanı aldık. Destek göreceğimize bol bol tenkit gördük. Şimdi yaşanan olay bir milletlerarası meseledir. İnsanlık camiasının ve öncelikle Güvenlik Konseyi’nin sorumluluğunda olan bir konudur. Öncelikle bütün dünya Bağdat yönetimini savaşta kullanmadığı uçak ve helikopterlerle sivil halka yönelik yaptığı saldırıları durdurması için baskı altına almalıdır”. [60]

Hükümet yetkilisi sığınmacı krizinin insani boyutuna vurgu yapmış, krizin iki ülke arasında yaşanan bir mesele olmaktan çıktığını, uluslararası camianın sorumlu olduğunu vurgulamıştır. Benzer şekilde, Dışişleri Bakanı Ahmet Alptemoçin krizin insani ve güvenlik boyutunun olduğunu vurgulamış, Güvelik Konseyi’nin toplanması gerektiğini belirtmiştir. Dışişleri Bakanı Alptemoçin’in 4 Nisan 1991 tarihindeki konuşması şu şekildedir:

“Kuzey Irak’ta Saddam ordularının ateşiyle Türk sınırına yığılmış yüz binlerce sivil insanın faturasının, 1988’de olduğu gibi, bu kez de Türkiye’ye çıkarılmasına izin vermeyeceğiz. Üç yıl önce dostlarımızın maalesef bu konuda bize hiç yardımcı olmamaları, beklenen ilginin gösterilmemesi, bu defa çok dikkatli olmamızı gerektiriyor…. Türkiye Kuzey Irak’a müdahale niyetinde değil, ancak güvenliğimizi sağlayacak tüm önlemler alınmıştır….Türkiye  sorunun insani boyutunun yanında bölge güvenliği boyutuna da büyük önem veriyor. Türkiye, Güvenlik Konseyi’nin biran önce toplanarak, Saddam ordularının sivil halka karşı giriştiği baskı, tehdit ve katliamın biran önce durdurulması için kesin kararlar almasını ve bu kararların uygulanmasını sağlayacak önlemleri belirlemesi gerekiyor”.[61]

5 Nisan 1991 tarihinde Cumhurbaşkanı Özal, Irak’ın Ankara Büyükelçisi Rafi el-Tikriti’yi Irak’ın ateşkesi sağlamadığı takdirde, Türkiye’nin Irak’a müdahale edeceğini bildirerek Türkiye’nin krizi tırmandırmıştır. Özal yaptığı açıklamada Irak’a nota verdiklerini, müdahaleyi de değerlendirdiklerini belirtti.  Ankara Milletvekili Prof. Dr. Rıfat Diker’in “Bundan askeri hareket gerektiği mi çıkarılıyor ?”sorusu üzerine, Özal “Tabii, gelen adamları durduramayacağımıza göre öbür tarafı durdururuz” şeklinde yanıt vermiştir. Özal, Iraklı sığınmacılar ile ilgili “Bunlar bizim kardeşlerimiz, akrabalarımız olabilir. Kendilerine yiyecek ve barınma konusunda yardımcı oluruz.  Bunların ister Irak’ta ister Türkiye’de bir bölgeye yerleştirilmesini sağlayabiliriz. Ama sınırımızı tamamen açmayız” diye konuştu. Özal’ın müdahale vurgusu üzerine açıklama yapan Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Tuğgeneral Hurşit Tolon ise Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahale amaçlı bir hazırlığının olmadığını ifade etmiştir. Ancak, Tolon konuşmasında siyasi otoritenin emrinde olduklarını ve alınan kararlara uyacaklarını vurgulamıştır.[62]

5 Nisan 1991 tarihinde Türkiye, sığınmacılara kapısını açmıştır. Konu ile ilgili olarak Hayri Kozakçıoğlu hukuken değil, fiilen açıldığını belirtti. Gelenler Hakkari’nin Şemdinli ve Çukurca ilçesinde ve Şırnak’ın Uludere ilçesinde oluşturulan çadır kentlere yerleştirilmeye başlanmıştır.[63]

5 Nisan 1991 tarihinde BM Güvenlik Konseyi toplandı. Toplantıda Türkiye BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Mustafa Akşin, Irak birliklerinin şehir ve köyleri helikopter, tank ve toplarla bombaladığını, insanların kaçtığını ve Türkiye ve İran sınırında durumun alarm verici olduğunu; Irak’ta yaşananların sadece Irak’ın iç meselesi olmadığını, insanlık trajedisi ve bunun insani boyutları düşünüldüğünde Güvenlik Konseyi’nin sadece gözlemci rolünü benimsememesi gerektiğini vurguladı. Irak’taki kaotik durum göz önünde bulundurulduğunda sığınmacı sayısının bir milyonu bulabileceğini, hiçbir ülkenin bu boyutta bir insanlık trajedisi ile başa çıkamayacağını ve Türkiye’nin Irak’taki kaotik ortamın Türkiye’ye sıçramasını engellemek için her türlü aracı kullanacağını ifade etti. Temsilci, Türkiye’nin Irak’ın iç işlerine karışmak gibi bir amacı olmadığını, Türkiye’nin bu adımı atmasının sebebinin Irak’taki gelişmelerin bölge istikrarını ve güvenliğini tehdit etmesi olduğunu ekledi.[64]

BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı 688 sayılı kararında sivil halka uygulanan baskıyı kınadı ve bunun uluslararası barış ve güvenliği tehdit ettiğini belirtti. Aynı zamanda üye devletleri ve insani örgütleri insani yardımda bulunmaya davet etti.[65] Karar tasarısının hazırlanmasında Türkiye, Fransa ve İran önemli rol oynadı. Türkiye BM daimi temsilcisi Büyükelçi Mustafa Akşin Irak’ın bölgesel güvenliği tehdit ettiğini vurguladı. Akşin, “Irak’ta cereyan eden olaylara yönelik girişimleri, bir ülkenin iç işlerine karışmak diye tanımlayıp görmezden gelmek kimsenin hakkı değildir” diye belirtti. Irak’ın BM Büyükelçisi Abdül Emir El Anbari ise Türkiye ile Irak’ın her zaman iyi ilişkilerinin olduğunu, ancak Türkiye’nin tutumu karşısında Körfez krizi sırasında ve sonrasında hayal kırıklığına uğradıklarını belirtti. El Anbari “İnanıyoruz ki, komşularımız, dostlarımız, Türk halkı ve hükümeti daha yıllarca komşuluk edeceğimizin farkındadır. Kısa vadeli çıkarlara dayanan fırsatlardan faydalanmaya kalkışılmamalıdır” dedi. Türkiye’nin BM nezdindeki büyükelçisi Mustafa Akşin BM Güvenlik Konseyi’nin 688 sayılı kararı ile ilgili olarak Türkiye’nin Irak’ın bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü desteklediğini belirtti. Ancak Irak’ın uyguladığı çeşitli baskı yöntemlerinin bölgesel istikrar ve güvenliği tehdit ettiği için çeşitli adımların atıldığı vurgulamıştır. [66]

6 Nisan 1991 tarihinde ABD öncülüğünde Huzuru Operasyonu çerçevesinde Amerikan, İngiliz ve Fransız silahlı kuvvetlerinden oluşan Çekiç Güç (çok uluslu askeri kuvvet) Kuzey Irak’ta Zaho’ya konuşlandırılmış ve 36 paralelin kuzeyinde “uçuşa yasak bölge” ilan edilmiştir. 7 Nisan’da İngiliz ve Fransız kargo uçakları bölgede bulunan Kürtlere yardım dağıtmaya başladı.[67]

17 Nisan 1991’de ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon Kürt sığınmacıları korumak ve uluslararası yardım operasyonlarını koordine etmek için Kuzey Irak’ta Zaho, Amadiya ve Dohuk şehirleri arasındaki alanda güvenli bölge ilan etti. Irak yönetimi ile BM Misyonu temsilcisi Eric Suy arasında  Irak-Kuveyt, Irak-İran ve Irak-Türkiye sınır bölgeleri için BM Irak  merkezlerinin kurulması için anlaşma imzaladılar.[68]

Bu anlaşmada Irak hükümeti Iraklı sivillerin evlerine dönmesi için ve yeni sığınmacı dalgasının oluşmaması için yaptığı çalışmaları memnuniyetle karşılamış, bu çerçevede BM ajans ve programları ile işbirliği içinde olacağını vurgulamıştır. Bu noktada, Irak hükümeti BM’nin bölgede bulunmasını desteklemiş ve BM ofislerinin ve insani merkezlerin kurulması ile ilgili işbirliği yapacaklarını ifade etmişlerdir. Ayrıca, Irak hükümeti ve BM işbirliğinde insani yardım programının kurulması kararlaştırılmıştır. Hükümetler arası organizasyonların, sivil toplum kuruluşlarının ve diğer yardım kuruluşlarının programın uygulanması noktasında BM ile işbirliği yapması teşvik edilmiştir. Sonuç olarak, anlaşmada kabul edilen prensiplerin Irak’ın egemenliğini, toprak bütünlüğünü, siyasi bağımsızlığını tehdit etmeyeceği vurgulanmıştır.[69]

Kriz sonrası evre: İran’ın 18 Nisan’da sığınmacı konusu ile ilgili olarak BM ile anlaşması neticesinde Türkiye açısından kriz yaratan durum ortadan kalkmıştır. Başbakan Yıldırım Akbulut’un 19 Nisan’da bu gelişme sonrasında artık Türkiye’de yerleşim bölgelerinin kurulmasına gerek kalmadığını belirtmesi krizin bittiğinin işaretidir. Akbulut konu ile ilgili şu şekilde konuştu:

“Biz işin bidayetinden beri geçici yerleşim merkezlerinin Irak’ta kurulmasını savunduk ve bu öneriyi gündeme getirdik. Bu nedenle şimdi verilmiş olan karar da bizim kararımızın bir teyidi ve onun isabetinin bir işareti. Bizim topraklarımızda ayrıca yerleşim merkezleri kurulmasının bir anlamı kalmadı. Irak topraklarında geçici olarak bu kamplar ve yerleşim merkezleri kurulacak ve sığınmacılar oraya nakledilecek.  Irak’ta Saddam baskısından kurtulmak isteyen insanlar oralarda barındırılacak, yedirilecek giydirilecek sağlıklarıyla ilgilenilecek. Ama bu çözüm de geçici bir çözümdür. Kalıcı çözümün bu insanların kendi topraklarında kendi evlerine gitmelerini temin etmekle mümkün olacaktır. Biz hep bu görüşü savunduk, isabetli olanın da bu olduğunu söyledik. Aynı yönde tatbikata girişilmiş olması bizi memnun etti, diğer bir merhale olarak ta bu insanların kendi evlerine parklarına götürülmesini temin edecek tedbirlerin alınması olacaktır. Bizde artık bir yerleşim merkezinin bulunmasının gereği yoktur. Hepsi Irak’ta yapılacaktır ve bu insanlar orada barındırılacaktır”.[70]

Güvenli bölge 3 ay boyunca Amerikan, İngiliz, Fransız, Hollandalı, İtalyan, Avusturalyalı 13.000 asker tarafından korundu. Bu süre içerisinde Türkiye’ye sığınan 400.000 Kürt Irak’a geri döndü ve kamplara yerleştirildi. Türkiye’deki son sığınmacı kampı olan Çukurca kampı 3 Temmuz 1991’de kapandı. 7 Temmuz 1991’de ABD liderliğinde yürütülen yardım operasyonları Birleşmiş Milletler Sığınmacılar Yüksek Komiserliği’ne devredildi.[71] Huzuru Operasyonu 24 Temmuz’da son buldu. Huzur Operasyonu çerçevesinde Kuzey Irak’ta konuşlandırılan Çekiç Güce Saddam yönetiminin Kürtlere tekrar saldırmasını engelleyerek sığınmacı krizinin tekrar yaşanmasını engelleme yetkisi verilmiştir.[72] Huzur Operasyonu’nun son bulmasının ardından Çekiç Güç Türkiye ile ABD arasında yapılan anlaşma ile Zaho’dan İncirlik Üssü’ne taşınmıştır.[73] 1997 yılında yapılan yasal değişiklik ile Çekiç Gücün ismi Keşif Güç olarak değiştirilmiş, kara, deniz ve askeri kuvvetler kaldırılmış, sadece hava gücü ile sınırlandırılmıştır.[74]

Kriz tırmanmasından hemen sonra yumuşama sürecine girmiştir. Sığınmacıların geri dönüşü ile Türkiye açısından kriz yaratan durum ortadan kalkmış, güvenli bölgenin oluşturulması ile sığınmacılar sorunu insan açıdan yönetilmiştir. Ancak, kriz sonrası evre Türkiye için yeni güvenlik sorunlarını beraberinde getirmiştir. Kuzey Irak’ta konuşlandırılan Çekiç Güç uzun dönemde Kuzey Irak’ta otorite boşluğunun doğmasına zemin hazırlamıştır.[75] PKK bölgede rahatça faaliyet göstermiş, dolayısıyla, Türkiye’nin güvenlik endişelerini arttırmıştır. 1991’den itibaren 1988’de sıcak takip anlaşması sona ermesine rağmen TSK Kuzey Irak’ın 20 km kadar içine girerek sıcak takip ve operasyonlar yapmıştır.[76] Bölgedeki güç boşluğunun yarattığı diğer bir sonuç 1992’de Kuzey Irak’ta Kürt Federal Devleti’nin ilanı olmuştur.[77]

Sığınmacı krizinde yönetim süreci şu şekilde analiz edilmektedir. 1988’de yaşanan sığınmacı akını ile ilgili uyuşmazlık Irak’ın Kürt sığınmacılara genel af ilan etmesi ile son bulmuştur. Sığınmacı sorunu ile ilgili Türkiye ve Irak arasında kalıcı bir uzlaşı sağlanamamış olması 2 Nisan 1991 tarihlerinde yaşanan sığınmacı akının krize dönüşmesine zemin hazırlamıştır. Dolayısıyla, kriz aniden ortaya çıkan değil, gelişen kriz özelliği taşımaktadır.

Türkiye, sığınmacı akınına insani açıdan yaklaşmıştır. Irak’taki insan hakları ihlallerinin önlenmesi amacı ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aktif rol üstlenmesi gerektiğini savunmuştur. Iraklı yetkililerle yapılan ikili görüşmelerin netice vermemesi sonucu kuvvet tehdidini de içeren açıklamalar yapmıştır. Ancak, BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı 688 sayılı kararın akabinde 6 Nisan 1991 tarihinde ABD önderliğinde gerçekleşen Huzur Operasyonu ile Kuzey Irak’a müdahale edilmesi Türk karar alıcıları açısından krizi yumuşatan bir faktör olmuştur. Türkiye açısından krizin sonlanması 18 Nisan’da Irak’ın BM ile sığınmacıların dönüşü ile ilgili anlaşması sonucu gerçekleşmiştir. Ancak, bölgeye konuşlanan Çekiç Güç uzun dönemde Kuzey Irak’ta otorite boşluğunun doğmasına zemin hazırlamış, bu durum Türk karar alıcılar tarafından endişe ile izlenmiştir.

Sığınmacı krizi çatışma-kriz ilişkisi açısından bakıldığında tekrarlayan çatışma; ortaya çıkış şekline göre bakıldığındaysa gelişen kriz özelliği göstermektedir. Krizin kökenini 1988 sığınmacı sorununa kadar götürmek mümkündür. Bu dönemde iki ülkenin sığınmacı konusunda hukuki temeli olan kalıcı uzlaşı sağlanabilseydi 1991’de yaşanan sığınmacı akınının krize dönüşmesi engellenebilirdi. Krizi tetikleyen aktör sığınmacılar (devlet dışı) olmuştur. Bununla birlikte, Irak’lı karar alıcıların konu ile ilgili Türkiye’nin insani ve güvenlik çerçevesindeki hassasiyetlerini dikkate almaması sonucu Irak’ın (devlet) krizin tetiklenmesinde rolü olmuştur.Yani krizler boyunca tetikleyici eylem dışarıda olmuştur. Kriz iki taraflı krizdir. ABD önderliğinde gerçekleşen Huzur Operasyonu sığınmacı krizinin çözümünde yarı askeri destek niteliğindedir.

Kriz çıkaran tarafın niyetine göre bakıldığında Irak yönetiminin o dönemdeki ulusal, bölgesel ve uluslararası koşullar açısından Türkiye ile doğrudan bir kriz yaratma arzusunda olmadığını söylemek mümkündür. Irak'ın kendi ülke sınırları içerisinde Kürt halkına yönelik olarak başlattığı şiddet ve kitlesel imha girişimi Türkiye ile doğrudan bir ilgisi olmamasına rağmen Türkiye'yi bir taraf haline getirmiştir. Iraklı yetkililer Irak’ın toprak bütünlüğünü koruma amacıyla önlem aldığını, Türkiye’ye dönük saldırgan bir tavır içinde olmadıklarını vurgulasalar da Türkiye açısından kriz durumu devam etmiştir. Türkiye, meseleye insani güvenlik perspektifinden baktığı için Türk karar alıcılar açısından krizin sona ermesi Irak’ın sığınmacıların geri dönüşünü kabul etmesiyle gerçekleşmiştir. Bu çerçeve’de Türkiye uluslararası insani hukuktan kaynaklanan sorumluluklarıyla bir dış politika çizgisi izlediği söylenebilir.

Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Türkiye açısından dolaylı kriz niteliğindedir. İçerik açısından bakıldığında ise askeri, güvenlik, diplomatik, siyasi ve insani alanlarını kapsamaktadır. Türkiye, meseleyi Iraklı yetkililer ile ikili görüşmelerle halledemeyeceği ve sığınmacıların yaratmış olduğu ekonomik yükü tek başına üstlenmek istemediği için BM mekanizması çerçevesinde siyasi ve diplomatik yollarla çözümlemeye çalışmıştır.

Krizin tetikleyicileri Türkiye’ye yönelik doğrudan şiddet içermeyen diğer eylemler olarak tasnif edilebilir.  Kriz yaratan olaya Türkiye’nin ilk tepkisi ise sözlü ve siyasi tepki şeklinde cereyan ettiği için şiddet içermeyen diğer şeklinde tasnif edilir. Türkiye bakımından krizin tetikleyicisinin şekliyse büyük göç hareketi şeklinde kendini göstermiştir.

Krizde söz konusu olan tehdidin ciddiyeti  ise Türkiye bakımından siyasi, saygınlık ve hak kaybı, ekonomik, bölgesel alt sistemde etki kaybı kategorilerinde değerlendirilebilir. Kriz boyunca farklı zamanlarda farklı stratejiler izlenmiştir fakat buna rağmen ağırlıklı olarak Türkiye'nin kriz yönetim stratejisi  zaman kazanma stratejisi şeklinde kendini göstermiştir. Türkiye'nin kriz yönetim tekniği şiddet içermeyen çözüm şeklinde görülmüştür. Irak’ın kriz yönetim stratejisi farklı olmuştur. Irak’ın kriz döneminde uyguladığı strateji sınırlı, tersine çevrilebilir tepki şeklindedir. Kriz yönetim tekniği de müzakere olmuştur. Kriz boyunca Türkiye’ye yönelik herhangi bir şiddet unsuru görülmemiştir. Kriz sürecinde üçüncü aktör olarak Birleşmiş Milletler ve ABD önderliğinde uluslararası koalisyon müdahil olmuştur. BM’nin Irak’ın Kuveyt’i işgalini kınamış ve sığınmacıların geri dönüşüne imkan veren krizi sonlandıran insani merkezlerin oluşumunda doğrudan rol oynamıştır. ABD önderliğindeki Huzur operasyonu ile güvenli bölgenin oluşumu için zemin hazırlanmıştır. Diğer bir ifade ile, krizin sonlanması amacıyla yarı askeri destek sağlamıştır.

Kriz sonucunun niteliği sığınmacıların geri dönüşü ile ilgili Irak ile BM arasında gerçekleşen zımni uzlaşı şeklinde olmuştur. ABD önderliğindeki uluslararası koalisyonun Kuzey Irak’ta güvenli bölge oluşturması ile kriz sonrası durum zımni yeni statü şeklinde değerlendirilebilir.



[1]Seth Tillman, The United States in the Middle East: Interests and Obstacles, Bloomington: Indiana University Press, 1982; Alan Dowty, Middle East Crisis: U.S. Decision-making in 1958, 1970 and 1973, Berkeley: University of California Press, 1984; James Bill, The Eagle and the Lion: The Tragedy of American-Iranian Relations, New Haven: Yale University Press, 1988; Richard  Cottam, Iran and the United States: A Cold War Case Study, Pittsburgh: University of Pittsburgh Press, 1988.

[2]Toby Craig Jones, “America, Oil, and War in the Middle East”, Journal of American History, Cilt 9, Sayı 1, s. 210.

[3]Charles Kupchan, The Persian Gulf and the West: The Dilemmas of Security, Boston: Allen and Unwin, 1987, ss. 68-125; Thoas   McNaugher, Arms and Oil: U. S. Military Strategy and the Persian Gulf, Washington, D.C.: Brookings, 1985.

[4] Richard Herrmann, “The Middle East and the New World Order: Rethinking U.S. Political Strategy After the  Gulf War”,International Security, Cilt 16, Sayı 2, 1991, s. 47.

[5]Alexander L. George ve William Simons, The Limits of Coercive Diplomacy, Boulder, Colo: Westview, 1994, s. 234.

[6] Herrmann, “The Middle East and the New World Order…”,s. 42

[7] Baskın Oran, “Uluslar arası Ortam ve Dinamikler”, Baskın Oran (der) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt 3: 2001-2012, , İstanbul: İletişim Yay., 2001, s.14.

[8] Matthew  Evangelista, “Ülkesel Yapı ve Uluslararası Değişim”, Michael W. Doyle ve G. John Ikenberry (der) Uluslararası İlişkiler Teorisinde Yeni Düşünce, İstanbul:Beta Yay., 2015, s. 225.

[9][9] Stephen C. Pelletiere, The Iran-Iraq War: Chaos in a Vacuum, New York: Praeger: 1992, s. 45.

[10] Melek Fırat ve Ömer Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”,Baskın Oran (der) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, 1980-2001, Cilt 2, Istanbul: Iletisim, 2001, ss. 129-30.

[11] Peter W. Rodman, Middle East Diplomacy After the Gulf War, Foreign Affairs,  Bahar 1991 https://www.foreignaffairs.com/articles/israel/1991-03-01/middle-east-diplomacy-after-gulf-war

[12] Ramazan Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe: Türkiye’nin Dış Politikası , Ankara: Palme Yay., 2009,  s. 201.

[13]  Herrmann, “The Middle East and the New World Order…”, ss. 63-64.

[14] Gözen, “İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…”, s.226.

[15] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…, ss. 12-14.

[16] Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay.,1996,  s. 326.

[17]Muharrem Aksu, “Türk Dış Politikası Karar Alma Mekanizmasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin Etkinliği ve 2003 Sonrası Değişim”,Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 17, Sayı 3, 2012, ss.444-448.

[18] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,, s.74.

[19]Muhittin Ataman, “Özalist Dış Politika: Aktif ve Rasyonel bir Anlayış”, Bilgi, Sayı 7, Yıl 2, 2003, ss. 49-64;Ercüment Yavuzalp, Liderlerimiz ve Dış Politika, Ankara: Bilgi Yay., s.317.

[20]Müge Aknur, “TSK’nın Dış Politika Üzerindeki Etkisi”, Cüneyt Yenigün ve Ertan Efegil (der) Türkiye’nin Değişen Dış Politikası,  Ankara: Nobel Yayın, 2010, ss.130-131.

Ramazan Gözen, “Türk Dış Politikasında Karar Alma Mekanizması, Turgut Özal ve Körfez Krizi”, Yeni Türkiye, Cilt 2, Sayı 1,  1996, ss. 286-302.

[21] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 314.

[22] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss. 90-91.

[23] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.315.

[24] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.315.

[25] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss.23-7.

[26] Hikmet Özdemir, Turgut Özal Biyografi, İstanbul: Doğan Kitap, 2014, s. 383.

[27] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.316.

[28] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss. 75-77.

[29]İlhan Uzgel, “TDP’nin Olusturulması”, Oran,Türk Dış Politikası…, s. 81.

[30]Uzgel, “TDP’nin Olusturulması…”, ss.80-4.

[31]Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, s. 131.

[32] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, ss.133-4.

[33] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, s. 130.

[34] Erer Tellal, “İran’la İlişkiler”, Oran, Türk Dış Politikası…, s. 153.

[35] Dilek Latif, “Refugee Policy of the Turkish Republic,”  TheTurkish Yearbook of International Relations, Cilt 33, 2002, s. 9.

[36] Middle East Watch, Human Rights in Iraq, New Haven and London: Yale University Press, 1990, ss. 83-84.

[37] 1988: Thousans die in Halapja Gas Attack http://news.bbc.co.uk/onthisday/hi/dates/stories/march/16/newsid_4304000/4304853.stm

[38] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Irak ve Suriye’yle Sorunlu İlişkiler”…, s. 138.

[39] Suna Gülfer Ihlamur-Öner, “Turkey’s Refugee Regime Stretched to the Limit? The Case of Iraqi and Syrian Refugee Flows”, Perceptions, Cilt 18, Sayı 3, 2013,  s. 195.

[40]Türkiye 1951 tarihli Birleşmiş Milletler Sığınmacılar Sözleşmesini imzalamıştır. Ancak, Türkiye Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin vatandaşların sığınmacı statüsünde kabul ederken, diğer devletlerin vatandaşları geçici misafir statüsünde kabul edilmektedir.

[41] “Irak’tan Türkiye’ye Bomba”,Milliyet, 4 Eylül 1988 s. 10. 

[42]“Irak’tan Türkiye’ye Bomba”,Milliyet, 4 Eylül 1988 s. 10.

[43] “Sığınanlar Arasında PKK’lılar Var”, Milliyet 5 Eylül 1988, s. 9.

[44]“ Peşmergeleri İade Yok”, Milliyet, 6 Eylül 1988, s. 11.

[45] “Irak’ta Kürtler için Genel Af”, Milliyet, 7 Ekim 1988,s. 12.

[46] “Türkiye-Irak İlişkileri Gergin Değil”, Milliyet, 7 Ekim 1988, s. 12.

[47] Sertaç Başeren, “Huzur Operasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuzey Irak’ta Gerçekleştirdiği Harekatın Hukuki Temelleri”, Avrasya Dosyası, Cilt 2, Sayı 1, 1995, s. 225.  

[48] 660 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/660(1990)

[49] 678 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararı http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/678(1990)

[50] 687 sayılı Birleşmiş Millletler Güvenlik Konseyi Kararı, http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/687(1991).

[51] Nasıh Sarp Ergüven ve Beyza Özturanlı,Uluslararası Sığınmacı Hukuku ve Türkiye”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi,  Cilt 62, Sayı 4, 2013, ss. 1007-1061.

[52] “Kuzey Irak Saddam’ın”, Milliyet, 2 Nisan 1991, s.1.

[53] “Kapımızda 200 bin Sığınmacı”,Milliyet, 3 Nisan 1991, s.1.

[54] “MGK BM’yi Acil Yardıma Çağırdı”, Milliyet, 3 Nisan 1991, s.12.

[55] 3 Nisan 1991, Ayın Tarihi, http://www.ayintarihi.com/RjVPZ/date/1991-04-06

[56] 4 Nisan 1991, Ayın Tarihi, http://www.ayintarihi.com/RjVPZ/date/1991-04-06

[57]“Askeri Müdahale Gündemde”, Milliyet, 4 Nisan 1991, s.18

[58] “Sınırımız Şimdilik Kapalı” ,Milliyet, 4 Nisan 1991, s.18.

[59] “Ankara-Bağdat İlişkileri Gergin”,Milliyet, 5 Nisan 1991, s.17.

[60]“Ankara-Bağdat İlişkileri Gergin”, Milliyet, 5 Nisan 1991, s. 17.

[61] “Saddam’a Yaptırım Bekliyoruz”, Milliyet, 5 Nisan 1991, s.18.

[62] “Müdahale Edebiliriz”, Milliyet, 6 Nisan 1991,s.1.

[63]“100 bin Kürt Türkiye’de”,Milliyet, 6 Nisan 1991,s.16.

[64] Department of Political Affairs, Repertoire of the Practice of the Security Council: Supplement 1989-1992, New York: UN Pub., 2007,   s. 690.

[65] 688 sayılı Güvenlik Konseyi Kararı http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/688(1991)

[66] “Irak’a ‘Dur’ Uyarısı”, Milliyet, 7 Nisan 1991, s. 17.

[67] Huzur Operasyonu II, http://www.globalsecurity.org/military/ops/provide_comfort_2.htm

[68] “Bağdat-BM Anlaştı”, Milliyet, 19 Nisan 1991, s. 4; Malanczuk, The Kurdish Crisis and Allied Intervention, s. 12.

[69] “Bağdat-BM Anlaştı”, Milliyet, 19 Nisan 1991, s. 4; Malanczuk, The Kurdish Crisis and Allied Intervention,  s. 12.

[70] “Akbulut: Kamplar Irak’ta”, Milliyet, 19 Nisan 1991, s.1.

[71]  Malanczuk, The Kurdish Crisis and Allied Intervention, s. 121.

[72] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.334.

[73] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 331.

[74] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s. 343.

[75] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,s.334.

[76] Gözen, İmparatorluktan Küresel Aktörlüğe…,ss..336; 312.

[77]Kemal Kirişçi, “Huzur Mu Huzursuzluk Mu: Çekiç Güç ve Türk Dış Politikası”, Faruk Sönmezoğlu (der), Türk Dış Politikasının Analizi, İstanbul: Der Yay., 1994, s.283.

 

Ana Sayfa - 1981 Limni Adasının Silahlandırılması Krizi

Perşembe, 24 Aralık 2015 20:04

Ana Sayfa - 1957 Suriye Krizi

Yazan

 

1957 Suriye Krizi

Soğuk Savaş’ın en yoğun şekilde yaşandığı zaman dilimleri olarak adlandırabileceğimiz 1950-1960 arası dönemde Suriye ile yaşadığımız algısal güvenlik krizi olarak nitelendirilen krizdir. Bölgesel alt sistemde var olan uluslararası mücadele ülkelerin davranışlarını da şekillendirmiştir. Batı bloğunda yer almak isteyen Türkiye NATO’ya üye olmuş, Balkan ve Bağdat Paktlarında aktif bir şekilde yer almıştır. Bağdat Paktı ve Süveyş Krizi sonrası batı ile arası açılan Suriye, Mısır’a ve SSCB’ne yakınlaşmıştır. Suriye ve SSCB arasında imzalanan ekonomik ve askeri yardımları içeren anlaşmanın açıklanması ile birlikte bazı bölge ülkeleri ve Türkiye tepki göstermiş ve Sovyetlerin Ortadoğu’da nüfuz sahibi olmalarından kuşku duymuşlardır. Bu bağlamda Türkiye yıllardan beri kuzeyden hissettiği baskıyı, aynı zamanda güneyden de hissetmeye başlamıştı. Yani Türkiye, kendini hem kuzeyden ve hem de güneyden Sovyetlerin baskısı ile çevrelendiğini algısı taşımaktaydı. Suriye’nin iç siyasetinde ise sol akımların ve Baas partisinin güçlenmesi bu yakınlaşmayı daha da hızlandırmıştır. Suriye’nin bölgede kendisine düşman olarak gördüğü İsrail’e karşı silahlanması ve bu doğrultuda SSCB ile yakınlaşması Türkiye’den aşırı tepki görmüş ve kendisine karşı tehdit olarak algılamıştır. ABD’nin de desteği ile Türkiye Suriye’ye karşı önlemler almaya başlamış hatta sınıra asker yığmıştır, bunun üzerine Suriye konuyu BM gündemine getirmiştir. Sovyetler de gerek Türkiye’nin davranışlarını gerekse ABD’nin verdiği desteğe nota ve mesajlar yardımı ile tepkisini göstermiştir. BM’de diğer devletlerinde desteğiyle kriz yumuşama sürecine girmiş, özellikle krize müdahil olan ABD ve SSCB’nin de istekleri doğrultusunda kriz sona ermiş ve ilişkiler normale dönmüştür. Suriye şikayetini BM’den çekerken Türkiye de sınırdaki askeri varlığını azaltmıştır. Kriz sonucunda ise Türkiye daha çok batıya bağımlı hale gelen bir ülke gelmiş ve Ortadoğu ülkeleri ile ilişkileri daha kötü bir boyuta taşınmıştır.

 


 

1957 Suriye Krizi

Soğuk Savaş etkilerinin tüm dünyada en hissedilir biçimde gözlemlendiği yıllarda Türkiye’nin bulunduğu Ortadoğu bölgesi de bu durumdan payını almıştır. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Rusya uluslararası sistemi yönlendiren ve etkileyen iki süper güç olarak dünya siyasetini etkileyen birincil aktörlerdir. Bu bağlamda bu iki aktörün yönlendirdiği uluslararası sistemdeki tüm ülkeler ideolojik ve siyasi olarak tarafını seçmek durumundaydı; ABD liderliğinde Batı Bloku ülkeleri ve SSCB liderliğinde Doğu Bloku ülkeleri. Batı Bloku ülkeleri NATO üyesi ve üyesi olmayan ABD ile müttefik olan ülkelerden oluşurken, Doğu Bloku ise Varşova Paktı’na üye olan veya olmayan komünist ülkelerden oluşmaktaydı. Bu iki blok haricinde Bağlantısızlar hareketine üye ülkeler de sistemde yer almaktaydı. Tüm bunlarla birlikte Soğuk Savaş’ın uygulama alanı olarak en iyi yansıyan bölgesi olan Ortadoğu’da 1956’dan başlayarak birçok kriz yaşanmıştır. Süveyş bunalımı, Suriye krizi, Irak darbesi, Ürdün ve Lübnan’daki olaylar bölgedeki yaşanan Soğuk Savaş’ı yansıtan en belirgin örneklerdir. Türkiye ise yürüttüğü politikalar nedeniyle batıya özellikle ABD’ye yaklaşırken bölgede yalnızlaşma süreci yaşamıştır. Bu dönemde Türkiye’nin Ortadoğu politikasını belirleyen faktörler şu şekilde sıralanabilir;

1950’lerden itibaren, NATO üyeliği sonrası Türkiye’nin Ortadoğu politikasında batı faktörü temel belirleyicisi olmuştur. Türkiye batı ile daha çok yakınlaşırken Mısır’da gerçekleşen ihtilal Mısır’ın batıdan ayrışma sürecini hızlandırmıştır. Arap ülkelerinin Mısır’ın öncülüğünde bir batı karşıtı durumu batı ile paralel politikalar izleyen Türkiye’yi ciddi bir şekilde etkilemiştir. Bu bağlamda Ortadoğu ülkelerini batı ile karşı karşıya getiren her olay müttefik ilişkiden dolayı Türkiye’yi bölge ülkelerine karşı pozisyon almayı gerektirmiştir. Türkiye’nin dış politikasını belirleyen diğer bir faktör ise Sovyetler Birliği’dir. Boğazlar ve Toprak talepleri sonrasında Sovyetler ‘den ciddi bir tehdit algısı hisseden Türkiye bölgedeki Ortadoğu Komutanlığı[2] Türkiye’nin dış politikasını uluslararası düzeyde 1952 NATO üyeliği ve bölgesel düzeyde Balkan ve Bağdat Paktı üyeliği şekillendirmiştir.

Demokrat Parti döneminde ve özellikle başbakan Adnan Menderes’in öncülüğünde TDP geleneksel Batıcılık çizgisini izlemekle birlikte statükoculuk çizgisinden ciddi bir sapma göstermiştir. Baskın bir lider özelliği gösteren Menderes, Doğu/Batı arasında hatta Batı'nın kendi içinde dengeleri gözetmemiştir. Bu durum neticesinde ABD'ye karşı olan bağlılık ve bağımlılık sonucu kendini sınırlandırmış ve bu yönelim tüm dış politika kararlarını etkileyecek bir boyuta ulaşmıştır. Aktif ama risklerle dolu bir dış politika yürütmüştür tehdit olarak algıladığı ülkelere karşı batı/ABD’nin destek sınırlarını görmek istemiştir. Ancak jeostratejik önem taşıyan bir orta büyüklükte devlet için aktif politikalar yerine ihtiyatlı politikanın önemi daha büyüktür.[4] Bu bağlamda  Bağdat Paktı’nı kendi güvenliklerine tehdit olarak algılayan Suriye ve Mısır başından itibaren bu pakta mesafeli durmuş diğer Arap ülkelerinin bu pakta yer almasına karşı çıkmışlar ve bunda başarılı da olmuşlardır bir Arap ülkesi hariç; Irak. Türkiye Bağdat Paktı ile bir taşla birkaç kuş vurma hesabı yapmaktaydı; öncelikle ABD ve batının desteğini yanında görmek, sonrasında ise Rusya’nın sıcak denizlere inmesini, İran ve Irak’ın işgalini önlemek istiyordu özetle Bağdat Paktı’na biçtiği rol NATO’nun tamamlayıcısı olarak faaliyet göstermesidir.[6]

ABD Pakta tam üye olarak katılmak konusunda tereddütlüydü. Paktın toplantılarına gözlemci üye statüsüyle katılacaktı bunun nedenleri arasında SSCB'nin de benzer paktlar kurma ihitmalinin bulunmasıdır.[8]

Paktın imzalanması sonucu Türkiye ile pakta karşı çıkan Arap ülkeleri arasındaki tutumlar gitgide sertleşmiştir. Kürkçüoğlu’na göre Türkiye pakta olan karşı tutumları yanlış algılayarak liderlik yarışına girmiştir. Ancak asıl neden farklıdır; Arap ülkeleri tarafından tehdit olarak algılanmayan hatta sınırı bile olmayan Sovyetlere karşı kurulmuş olan bu Pakt Batı ile işbirliği yapmak hatta Batıya bağlanmak demektir. Ancak bu ülkeler batıyı bağımsızlık mücadelesi verdiği ülkeler olarak görmekte ayrıca İsrail’in kurulmasında sorumlu tutmaktadır. Bu nedenle bölge ülkeleri için Batı Sovyetler’den daha “tehlikeli” idi.[10]

Tüm bu gelişmeler sonucunda Suriye, Arap milliyetçiliğin lideri olan Mısır’a yaklaşarak olası Bağdat Paktı üyeliği çerçevesinde Türkiye’nin ve batının olası etkilerinden uzak kalmayı seçmiştir. 1945’den itibaren Batı ile yakınlaşırken Ortadoğu bölgesinden uzaklaşan Türkiye, 1950’lerin ortalarından itibaren SSCB’nin bölgeye girmesi ile Arap ülkeler ile ilişkisi kopma noktasına ilerlemişti.[12]  Türkiye kendisinin içinde olmadığı bir krizde müttefiklerinin yaptıkları nedeniyle bölgede biraz daha yalnızlığa itilmiştir.

Dış Politika Yapımı-Menderes Hükümeti ve Suriye Buhranı

Türkiye açısından algısal güvenlik krizi olarak nitelendirebileceğimiz Suriye krizi o dönemdeki “tarihsel korku” olan Sovyet çevrelemesinin yarattığı algının sonucu olarak gerçekleşmiştir. 1945 Sovyet talepleri ve 1951 Kore Savaşı Türkiye’yi komünizm tehdidine karşı aşırı hassas hale getirmiştir. Algısal kriz olan bu krizde Suriye’nin bölgedeki düşmanı olan İsrail’e karşı silahlanması ve güvenmediği batıya karşı Sovyetlere yakınlaşması politikasını Türkiye kendine karşı bir tehdit olarak görmüş ve gereksiz olarak nitelendirebilecek önlemler almış hatta Suriye ile savaşın eşiğine gelmiştir. İki süper gücün de bölgeye dahil olduğu bu krizde Türkiye bölgede yalnızlaşırken batıya daha da yaklaşmıştır. Tüm bu süreçte Menderes hükümeti krizi bir araç olarak kullanarak ABD’nin nereye kadar Türkiye’nin yanında olabileceğini sınamış ve dış yardım alarak finansal desteğini de görmek istemiştir. Bu bağlamda Menderes’in hem kişisel hem de başkanı olduğu partinin dış politika yapımına özel bir yer ayırmak gerekmektedir. Gerek kriz öncesi gerekse kriz sürecinde baskın bir lider olan Menderes’in Türkiye’yi uluslararası ve bölgesel sistemde nasıl konumlandırdığı, kullandığı araçlar/stratejiler dış politika yapımı özellikle de kriz yönetimi hakkında bilgi vermektedir. Amerikan müttefiki olan Demokrat parti yönetiminin çevreleme politikaları çerçevesinde süper güç ABD’nin bölgeye dahil edilerek Türkiye’nin ulus inşa sürecinde ihtiyaçları kapsamında bir dış politika belirlenmesidir.[14] Menderes yönetimi 1950’lerde sistemik düzlemde NATO’yu öncülleyen ve ulusal düzeyde ise Türk kimliği ile batı güvenlik toplumuna tam üye olma kaygısı taşıyan bir dış politika yürütmeyi hedeflemiştir.[16] Cumhurbaşkanı Bayar ise ABD Büyükelçisi Warren’ı uyararak Suriye ve Mısır’ın Eisenhower doktrininden faydalanması durumunda daha aç gözlü olacaklarını iddia etmiş, Suriye’de sola doğru giden bir eğilim olduğunu söyleyerek birlikte çalışabilecek bir gücün olmadığını ifade etmiştir.[18] Bir uyaran olarak adlandırabileceğimiz bu anlaşmanın açıklanması ile sadece Türkiye değil diğer bölge ülkeleri de endişeye kapılmıştır. Suriye'de komünist bir generalin genel kurmay başkanı olması ve silah sevkiyatına devam edilmesini sağlayan anlaşma ABD'yi de endişelendirmeye başlamıştı. ABD komşuların harekete geçmesini teşvik etmiş bu yönde doğu Akdeniz ve Adana ya gerekli askeri destek yollamıştır. Amerikan 6. filoyu Akdeniz'e göndermiş askeri uçaklarının çoğu İncirlik üssüne getirilmişti. 13 Ağustos’ta meydana gelen diğer bir gelişme ABD’nin krizin içine girmesine neden olmuş ayrıca Suriye ve ABD arasında tansiyonu iyice yükseltmiştir; Suriye hükümeti, Suriye’deki mevcut rejimi yıkmaya çalıştıkları suçlamasıyla üç Amerikalı diplomatı sınır dışı etmişler ve bunun üzerine ABD de Suriye’nin Washington büyükelçisini “istenmeyen adam” ilan etmiştir. Tüm bunların yanında Irak ve Ürdün kralı ayrıca Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı Loy Henderson 24 Ağustos 1957’de  Türkiye'ye gelerek Adnan Menderes ve Celal Bayar ile görüşmüş ve ABD olası saldırılara karşı bu ülkelere destek vereceğini söylemiştir. [20] Tüm bu gelişmeler gerek SSCB gerekse Mısır ve Suriye'de askeri bir müdahale hazırlığı olarak görülmeye başlanmıştır.

Bununla birlikte Suriye siyasetinde güçlenen radikal sol hareketler Türkiye’yi endişelendiren diğer bir konu olmuştur. 17 Ağustos’ta Genel Kurmay Başkanı General Nizamettin emekliye sevk edilerek yerine sol eğilimli Albay Afif Bizri getirilmiştir. [22]

ABD Dışişleri Bakanı Dulles 10 Eylül 1957’de Ankara’daki ABD Büyükelçiliğe gönderdiği telgrafta Türkiye’yi müdahaleye özendirmemekte ancak müdahale etmemeyi söylememesiyle Türkiye’ye yeşil ışık yakmış bunun üzerine Türk Hükümeti sınırdaki güçlerin sayısını 32.000’den 50.000 e yükseltmişti.[24] Bu aşamada Sovyet başbakanının gözdağı vererek olası bir Suriye saldırısı durumunda karşılığının görüleceği mesajı verilmek istenmiştir. Menderes ise mektuba verdiği cevapta Türkiye’nin saldırı niyetinde olmadığını ve Suriye’nin değil de Sovyetler ‘in şikayet etmesini hayret verici bulduğunu söylemektedir. Menderes ayrıca SSCB’nin yaptığı baskıların 1945’teki gibi güvenlik endişesi uyandırdığını ifade ediyor, Suriye’nin “silah deposu” haline gelmesinin de tabi olarak Türkiye’yi endişelendirdiğini belirtiyordu. 14 Eylül 1957’de Türkiye Savunma Bakanlığı yaptığı açıklamada sınırdaki askeri yığınakların asılsız iddialar olduğunun ve sınırdaki askeri harekatın daha önceden saptanmış NATO manevraları olduğunu söylemiştir.

Bunun üzerine Suriye Türkiye’yi sınır hadiseleri çıkarmak, Suriye hava sahasına tecavüz etmekle ve sınıra asker yığmakla suçlamış[26] Sovyet Komünist Partisi Genel Sekreteri Kruschev 9 Ekim 1957’de New York Times gazetesine verdiği mülakatta:

"Türkiye çok zayıftır. Harb halinde bir gün bile dayanamaz. Harb patlarsa biz, Türkiye'ye yakınız, fakat siz, Amerikalılar, uzaktasınız. Toplar, ateşe başlayınca roketler de uçmaya başlayabilir. O zaman bu hususta düşünmek için dahi geç kalınmış olur" demekteydi.

İlk bakışta çok açık bir tehdit gibi görünen bu sözler, kime söylendiği gözönüne alındığında, Türkiye'ye bir tehditten çok, ABD'ye politikalarını gözden geçirmesi için bir mesaj niteliği taşıdığı görülmektedir.[28]

16 Ekim 1957’de ABD Dışişleri Bakanı Dulles yaptığı basın toplantısında Suriye ve Sovyetlerin Türkiye’ye herhangi bir saldırısı karşısında bunu karşılıksız bırakmayacağını ve  ABD’nin sadece savunmada kalamayacağını söylemiştir. 18 Ekimde Amerikan güdümlü füze kruvazörü Canberra ve altıncı filoya ait bazı gemiler dayanışma gösterisi olarak İzmir limanına gelmişti.[30]

Krizin yumuşaması

Arabuluculuk teklifini reddeden Suriye SSCB ile birlikte 22 Ekimde konuyu BM Genel Kurul toplantısında Suriye’nin güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle gündeme getirmiştir. Suriye ve SSCB Türkiye’nin sürgünde bir hükümet kurarak Suriye’de işbaşına getirmeyi planladığını iddia etmiş Türkiye ise bunu reddederek sınırdaki olayların sadece savunma amaçlı olduğunu ileri sürmüştür. 30 Ekim Genel Kurul’da alınan kararda meselenin iki ülke arasında uzlaşma yolu aranarak çözülmesi sonucuna varılmıştır. Suriye temsilcisi Türkiye’nin sınırda askeri yığınak yapmasıyla ortaya çıkan gerginliğin giderilmesi ve gereken tüm tedbirlerin alınması temennisinde bulundu ve böylelikle iki ülke arasındaki ilişkinin gelişeceğini ifade etmesiyle sorunun BM’deki aşaması sona ermiştir.[32] Bu krizde taraflar karşılıklı olarak yaptıkları açıklamalarla krizi tetikleyen davranışlarında ısrar etmemiş veya bu istemlerine son vermişlerdir. Dolayısıyla bir anlamda statüko öncesi duruma geri dönülmesi sağlanmıştır.

Kriz Sonrası Dönem

Kasım ayında Bulganin birincisine kıyasla daha yumuşak ifadeler içeren ikinci mektubunu Menderes’e göndermiştir. İki ülke arasında anlaşmaya varılması için SSCB’nin hazır olduğunu, hiçbir Arap ülkesi ile gizli anlaşmasının olmadığını, Arap ülkelerine yaptığı silah yardımının istiklal savaşı sırasında Türkiye’ye yaptığı yardımla aynı olduğunu söylemiş ve iki ülkeyi ilgilendiren konuların görüşülmesi için yüksek düzeyde konferans yapılmasını teklif etmiştir.[34] Sovyetler ‘in tutumunun yumuşaması Türkiye ile Suriye arasındaki gerginliğin de azalmasına neden olmuştur. 1 Şubat 1958 tarihinde Suriye ve Mısır Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmişler ve Türkiye bu birliği 11 Mart 1958’de resmen tanımıştır. Bu tanıma ile birlikte iki ülke arasındaki ilişki farklı bir boyuta taşınmıştır.

Soğuk savaş dönemi krizlerinden olan 1957 Suriye krizi, Türkiye’nin algısal güvenlik krizi olarak nitelendirilmektedir. Suriye ile iki taraflı olarak yaşanan bu krizde dönemin baskın aktörleri de dahil olmuş ve kriz gelişerek devam etmiştir. Tetikleyici eylem olarak Suriye’nin SSCB ile yakınlaşması ve silahlanması Türkiye ve diğer bölge ülkelerini endişelendirmiş tehdit algısı hisseden Türkiye’yi askeri/siyasi/diplomatik önlemler almaya itmiştir. Türkiye kriz yönetim stratejisi olarak sınırlı tırmandırma seçeneğini kullanmıştır. Şiddet içermeyen askeri eylemler dolayısıyla tetiklenen bu krizde askeri hareketlilikler, manevralar, sınıra kuvvet yığma durumları yaşanmıştır. ABD’nin ve İngiltere’nin desteğini alan Türkiye şiddet içermeyen arabuluculuk gibi çözüme ulaştıracak eylemlerden faydalanmak istemiştir.

Menderes hükümeti için önemli olan ABD’nin ekonomik ve askeri yardımını artarak ülkeye gelmesini sağlamak aynı zamanda herhangi kriz durumunda ABD’nin kendisini ne kadar desteklediğini görmekti. Bu kriz özelinde her ikisi de gerçekleştiği için Türkiye Suriye krizini daha fazla sürdürmemiştir. Bağdat Paktına üye olmamasına rağmen ABD bu süreçte Türkiye’yi yalnız bırakmamış desteğini Türkiye’nin istediği ölçüde sürekli sunmuştur. Bu kriz Soğuk Savaş’ın tüm şiddeti ile yaşandığı tarihlerde iki süper güç arasındaki nüfuz ve güç çekişmesinin Ortadoğu bölgesine yansımasıdır. SSCB yayılma alanı olarak bu bölgeyi seçmiş batılı devletler ve özellikle ABD bölgedeki hayati çıkarlarını korumak için Sovyet yayılmacılığını engelleme yoluna gitmişlerdir. Suriye ile uzun bir sınıra sahip olan Türkiye bu ülkede gerçekleşen ve kendisinin güvenliğini tehdit edebilecek tüm gelişmeleri yakından takip etmiştir. Suriye’deki gelişmeleri kendine yönelmiş olan komünist tehdidi olarak algılayan Türkiye bu tehdidi aşırı ve abartılı bir şekilde değerlendirmiştir.

[2] Ömer Kürkçüoğlu, Türkiye’nin Arap Ortadoğu’suna Karşı Politikası(1945-1970), Barış Kitap, s.49-51

[4] Lütfü Akdoğan, Krallarla ve Başkanlarla 50 Yıl,Gazeteciler Cemiyeti Yayınları, 2011, s.65

[6] Age, s.514

[10] Akdoğan, s.74-75

[12] Age, s.104

[14] El-Fadl, s.40-41

[16] Age, s.46

[18] Age, s.44

[20] Hüner Tuncer, “Menderes'in Dış Politikası Batı'nın Güdümündeki Türkiye”, Kaynak Yayınları, s.129

[22] El-Fadl, s.48

[24] Kürkçüoğlu, s.109

[26] Age, s.110

[28] El-Fadl, s.49

[30] Kürkçüoğlu, s.113

[32] Bağcı, s.

[34] El-Fadl, s.50

[35]Tuncer, s.134

Perşembe, 24 Aralık 2015 19:55

Ana Sayfa Haşhaş Ekimi Krizi

Yazan
hashas
 
Haşhaş Ekimi Krizi
ABD ile Soğuk Savaş döneminde yaşanılan ikinci dış politika krizi olan Haşhaş Ekimi Krizi, en genel tanımıyla Türkiye’nin haşhaş tarımı yapmasını ABD’nin baskıyla engelleme girişimleri olarak özetleyebiliriz. 1968-1973 seneleri arasında inişli çıkışlı bir profil çizen bu kriz dönemin super gücü olan ABD ile yaşanan ekonomik temelli bir kriz olmuştur. ABD’nin ekim yasağı getirme istemine ekonomik yoksunluk yaratacağı, halkın vereceği siyasi desteğin azalması ve egemenlik durumu zarar göreceği için siyasi irade direnç göstermiş ancak kademeli olarak ekim alanları kısıtlanmış ve muhtıra sonucu gelen hükümet haşhaş ekimini tamamen yasaklamıştır. Öngörüsüz kriz olan bu krizde ABD izlemiş olduğu politikanın krizi tetiklemesini hesaba katmamasından ötürü bu düzeye tırmanmıştır.  
Kriz öncesi evre
1960’ların ortasından itibaren Amerikan Başkanı Lyndon B. Johnson haşhaş konusunu Türkiye ile olan ilişkilerinde öne çıkarmaya başlamıştı. Bir şekilde haşhaş üretimini kontrol altına almayı amaçlayarak uyuşturu alışkanlığı gibi iç siyasetin malzemesi olan bir konuyu dış politika aracı haline getirmiştir. Bu bağlamda ABD’nin Türk hükümetinden haşhaş ile ilgili istekleri başlamıştı, 1963’te TBMM’nde haşhaş üzerinde sıkı bir kontrol sağlayacak olan 245 sayılı yasa çıkarılmıştır. Kasım 1965’te iktidara gelen Demirel hükümeti ABD ile işbirliği için istekli olmakla birlikte narkotik maddeler ile ilgili Tek sözleşmesini Aralık 1966’da imzalayarak 1967’de bu anlaşmaya taraf olmuştur. Bu anlaşma haşhaş ekilen alanlarda üreticilerin devlete ne kadar haşhaş vereceklerini önceden belirlenmesini öngörüyordu. 1960 sonları ve 1970’lerin başlarında eroin ABD’nin en önemli toplumsal problem haline gelmiştir. Eroin bağımlılarının sayısı günden güne ve katlanarak artıyordu 600 bini bulan bağımlı sayısı ve bunlara bağımlı olarak artan suç oranları ABD yönetimini endişelendiriyordu. Sadece suç oranları değil eroine bağlı ölümlerin artması ve Amerikalı ailerin üçte birinin çocuğunun bağımlı olmasından şikayetçi olması hükümetin bu meseleyi en üst düzeyde ele almasını gerektirmiştir. Bu problemin kaynağı olarak kendilerini değil de üretimin yapıldığı ülkeleri gören ABD bu dönemde tüketilen eroinin haşhaş üretiminin yapıldığı bir ülke olan Türkkiye olduğuna inanıp bunu kamuoyu ile paylaşıyorlardı. Tüketilen eroinin %80’ninin Türkiye’den geldiği kanısı oldukça yaygındı. Bunun sonucunda ABD yetkilileri Türkiye’de üretimin tamamen sona ermedikçe kendi ülkelerindeki problemin devam edeceği kanısına sahiplerdi. Onların perspektifine göre Türkiye Tek Sözleşmeyi imzalamış haşhaşın illegal üretim ve satışını bitirmekle yükümlüdür ve eğer haşhaşın illegal geçişini engelleyemezse haşhaş üretimini tamanen yasaklamalıydı.
Richard Nixon 1968’de ABD’de iktidara geldikten sonra afyon meselesi Türkiye-ABD ilişkilerinin en önemli konusu olmuştur. Nixon başkanlık seçimleri öncesi iki konuda taahhütte bulunmuştu: bunlardan birisi Vietnam Savaşını sona erdirmek, diğeri ise, toplum ve uyuşturucu sorununu çözmekti. Nixon yönetimi uyuşturucu konusunda ABD’nin içinde bulunduğu durumun sorumlusu olarak, afyon üreticisi ve kaçakçısı olan ülkeleri, özellikle de Türkiye’yi görüyordu ve Nixon 1969’dan başlayarak Türk yöneticilerine haşhaş üretimini tamamen bitirme yönünde baskıda bulundu ve bu meseleyi iki ülke arasındaki halledilmesi gereken en önemli problem olarak görmüştür.
Uyuşmazlığın Başlaması; İletişime geçilmesi
1969 yılı Ocak ayında ABD Başkanı Nixon Başbakan Demirel’e kişisel ve gizli bir mektup göndererek 2. Dünya Savaşı sonrası ABD’nin SSCB tehditlerine karşı Türkiye’ye yardım ettiğini şimdi önemli bir tehdit ile karşılaşan ABD’ye yardım sırasının Türkiye olduğunu ifade etmiştir. 1969 yılında başkanın özel temsilcisi sıfatıyla Türkiye’ye gelen Senatör Patrick Moynihan, Türk yetkililere ABD’nin 1969 yılının tüm afyon üretimini satın almak istediğini iletti ancak Türkiye bu talebi reddetti. ABD o yıl içinde resmi olarak bu talebini birkaç kez tekrarlasa da sonuç değişmedi. 23 Haziran 1969 tarihinde, Ankara Büyükelçilik görevine atanan William Handley Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’e Türkiye’nin tüm haşhaş üretimini satın almak istediğini iletmiş konuyu Başbakan Demirel’e söyleyen Çağlayangil cevaben büyükelçiye şunları söylemişti; haşhaş ekiminin ve üretiminin yüzyıllardır yapıldığını, Türk halkı için gelenekselleşmiş bir ürün olduğunu, hatta afyon isminde bir şehrin bile bulunduğunu, bu ürünün toptan yasaklanamayacağını, ancak 1963’ten beri bazı kısıtlamaların getirilmeye çalışıldığını belirtti. Bu cevapla istediği sonucu alamayan Handley Demirel’i bizzat görmek istemiştir. Yapılan görüşmede Handley üreticilere tazminat olarak verilecek 5 milyon dolar karşılığında 1970 yılı üretimi olan tüm haşhaşın tarlaya gömülmesini teklif etti ve Demirel bunu kesin bir şekilde reddetti.  Ancak Türkiye o yıllarda haşhaş üretilen illerin sayısını 21’den 9’a düşürmüştü. Tekliflerin sürekli olarak reddedilmesi, ABD’nin Türkiye aleyhine politikaları daha da sertleştirdi. Çeşitli platformlarda Türkiye, ABD gençliğini zehirleyen ve uzlaşmaya yanaşmayan bir ülke olarak anılıyordu. Özellikle Amerikan basını, bu konuda sürekli Türkiye aleyhtarı yayınlar yapmaktaydı.
5 Mart 1970’te ABD Federal Uyuşturucu Maddeler Dairesi Başkanı John Ingersoll, Türk hükümetine yeni bir teklif sundu. Buna göre, haşhaş ekiminin yasaklanması karşılığında, çiftçilere zararlarının karşılanması için üç milyon dolar kredi verilecek, eroin kaçakçılığının engellenmesi için de Türk polisine uçak, silah, cephane yardımı yapılacaktı. Ancak hükümet bir kez daha haşhaş ekiminin yasaklanmasının mümkün olamadığını bildirdi.
Haşhaş, çiftçinin her şeyinden yararlanmakta olduğu önemli bir üründü, ancak hükümetler için haşhaş üretiminin ekonomik değerinin dışında siyasi bir değeri de vardı. Hiçbir hükümet haşhaş üreticisinin desteğini kaybetmek istemiyordu. Bu şartlar altında 23 Nisan 1970’te resmi temaslarda bulunmak için Türkiye’ye gelen ABD Dışişleri Bakanı yardımcısı Elliot Richardson, tekrar yasaklama talebinde bulundu. Mecliste bütçesi reddedildiği için zor günler yaşayan hükümet, ABD ile haşhaş üreticisi arasında kalmıştı. ABD’nin tepkisinden çekinen hükümet, haşhaş ekim alanlarının 50.600 hektardan 13.000 hektara düşürüleceğini açıkladı. Bu açıklama ABD tarafından memnuniyetle karşılanmış ve ileriki yıllarda daha da azaltılacağının ümit edildiği belirtilmişti. ABD’nin açıklaması basın ve kamuoyunda hükümete karşı tepkileri ateşlemiş ve hükümet de haşhaş ekiminin tamamen yasaklanmasının söz konusu olmadığını açıklamak durumunda kalmıştı. Bu bağlamda sağ ve sol kesime ait gazetelerde ABD’ye karşı sert eleştiriler yer almıştır.
Mayıs 1970’te ABD’de yapılan CENTO toplantısında iki ülke arasında haşhaş konusu görüşülmeye devam etti. Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil Richarson’a afyon üretiminin yasaklanmasının mümkün olmadığını bir kez daha söylemiştir.
ABD başkanı Nixon’un özel temsilcisi Moynihan’ın, Haziran 1970 tarihinde, Brüksel’de, Türkiye’nin daimi temsilcisi Muharrem Nuri Birgi’ye, Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğinin, haşhaş ekiminin tamamen yasaklanmasına bağlı olduğunu belirterek ortamı iyice germişti.
ABD’nin tavrını yumuşatmak amacıyla, hükümet haşhaş ekilen illerin sayısını bir kararname ile yediye indirdiğini açıkladı. Ancak sınırlandırma kararı, tamamen yasaklama beklentisi içinde olan ABD’nin tavrını daha da sertleştirdi. ABD hükümeti içerisinde de uyuşturucu sorununa bir an önce çözüm bulunması konusunda sert tartışmalar yaşanmaktaydı. Sorunun kökeni olarak gördükleri Türkiye’ye ekonomik yaptırımlar uygulanması sıkça gündeme gelmeye başlamıştı. Uyuşturucu maddeler konusu görüşülürken, Adalet Bakanı John Mitchell 20 Temmuzda hazırladığı raporda, Türkiye’ye ekonomik ambargo uygulanmasından, hatta ticaretin tamamen askıya alınmasından yana olduğunu belirtmesi ilişkileri son derece gerginleştirdi. Adalet bakanının ekonomik yaptırım içeren tehditleri Türk hükümetinin sert tepkisi ile karşılaşmıştır. Türk kamuoyunda büyük tepki yaratan bu durum neticesinde Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Orhan Eralp 22 Temmuz’da ABD maslahatguzarı David Cuthell’i bakanlığa çağırarak bu tutumun hayret ve üzüntü ile karşılandığını, en kısa zamanda bir açıklama beklediklerini bildirdi. Ayrıca bir bildiri yayınlayan Türk Dışişleri Bakanlığı bu tür açıklamaların iki ülke arasındaki dostluk üzerinde olumsuz etki yaratmaktan başka bir sonuç doğurmayacağını ve bu durumun ABD yetkililerine bildirildiği açıklanmaktadır. Başbakan Demirel de bu ifadelerin devletlerin egemenlik haklarıyla bağdaşmadığını söyleyerek bu duruma tolerans gösterilemeyeceğini söylemiştir.  Mecliste de yoğun tepkilere sebep olan bu açıklamalar karşısında muhalefet çok daha sert ifadeler kullanarak ABD’yi protesto etti. Bunun üzerine gazetelerde benzer tepkiler göstererek ABD’yi kendi sınırları dahilinde önleyemediğinden suçu Türkiye’ye atmakta ve ülkeyi kendi sömürüsü olarak gördüğünden istediği yaptırımı uygulamakta ısrarcı olmakla suçlamaktadırlar.
Bununla birlikte iki ülke arasındaki ilişkilerde çok dramatik bir değişim gözlenmemektedir, gerginlik olmasına ragmen ilişkide bir kopma yaşanmamıştur. 1964 Kıbrıs meselesinde hem siyasi elitler hem de kamuoyu müttefik olan ABD ile çıkar farklılıkları olabileceğini çok iyi anlamıştır. Zaten sonrasında da ABD yönetimi, Türk Büyükelçisini Dışişleri Bakanlığına çağırarak, ABD hükümetinin afyon konusunda Türkiye’ye herhangi bir ekonomik yaptırım uygulama niyetinde olmadığını bildirerek teminat verdi. Türkiye’ye yönelik ekonomik yaptırımlar öneren dış ticaret yardım yasası teklifi de ABD kongresinde reddedildi. ABD bu söylemleri eyleme geçirmeyerek müttefiklik ilişkisini korumaya çalışmıştır.
Eylül 1970’te gerçekleşen BM Narkotik Maddeleri Komitesinde konuşan Türk temsilcisi hükümetin amacının haşhaş üretimini tamamen yasaklamak değil düzenlemeler yaparak imzalanan anlaşmaların getirdiği yükümlülükleri yerine getirilmesi olduğunu ifade etmiştir. 8 Ekim 1970 tarihinde Ingersoll ABD Başkanı Nixon’ın Türkiye’nin ABD’nin uyuşturucu problemine yardımcı olmasını isteyen kişisel bir mektubunu Demirel’e iletmiştir. 10 Kasımda Demirel’in gönderdiği cevabi mektupta ise Türkiye’nin problemin farkında olduğu ve bu sorunlarla mücadele için ABD ile işbirliğine herzaman hazır olduğunu belirtmekteydi. Ancak üretimin tamamen yasaklanması ile ilgili herhangi bir söz verilmemiştir.
Türkiye’nin Baskıları Hafifletme Çabaları
Türk hükümeti kendisine yönelik suçlamaları önlemek ve baskıları azaltmak maksadıyla, Toprak Mahsulleri Yasasında önemli değişiklikler öngören bir yasa teklifi hazırlayarak meclise sundu. Yasa teklifine göre haşhaş ekimi yapılan bölgelere, üreticilere ruhsat vermeye yetkili birer komisyon kurulacak ve üretilen ürünü bu komisyonlar teslim alacaktı. Belirlenen bölgeler dışında üretim yapanlara, ürünü teslim etmeyenlere ağır cezalar verilmesinin yanı sıra, ihbarcılarla, kaçak ekim yapanları yakalayan güvenlik güçlerine ödül verilmesi öngörülmüştü.
Yasa tasarısı hemen sonuç vermiş ve ABD’den memnuniyet belirtisi olarak olumlu açıklamalar gelmişti. 1970 yılı içerisinde uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadelede Türk güvenlik birimleri önemli aşamalar kaydetmişti. Ayrıca Türkiye, uluslararası anlaşmalardan doğan yükümlülüklerini büyük ölçüde yerine getirmekteydi. 1966 gibi erken bir tarihte bile Amerikalı uzmanlar Türk polisiyle birlikte haşhaşın illegal kanallara geçişini önlemek için ortak çalışmalarda bulunmuşlardır. İllegal haşhaş üretimi ve satışını engellemek için afyon alış fıyatı arttırılmış ayrıca ilave polis ve jandarma bölgede görevlendirilerek denetimler genişletilmiştir. Bunun yanında eroin kullanımı ve kaçakçılığı için ABD ve Avrupa’dan çok daha ağır cezalar uygulanmakta yeterli olmayan kaynaklara ragmen polis kaçakçıların yakalanmasında büyük başarılar elde etmektedir. Polis teşkilatı içerisinde narkotik birimler oluşturularak özel eğitime tabi tutulmuştur. Türk hükümeti Türkiye’de bulunan Amerikan Uyuşturucu Takip Ajansı görevlileri ile işbirliği yaparak bu konudaki pozisyonunu yeterince göstermiştir.  
Ancak sorun boyut değiştirmiş, sorun sadece haşhaşın Türkiye’deki üretimi değil Türkiye diğer ülkelerde üretilen uyuşturucunun geçiş yolu olmaya başlamıştır. Afyon kaçakçılığı, Türkiye’nin bir sorunu olmaya devam etmekteydi. Bu durum karşısında ABD, yeni önerilerle Türkiye’ye gelmeye devam etti. Ocak 1971’de ABD Uyuşturucu Maddeler Dairesi Başkan Yardımcısı John Warner Türkiye’ye gelerek ABD’nin yeni teklifini iletti. Buna göre, haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması karşılığında, ABD haşhaş yerine ekilebilecek yeni ürünler geliştirilmesi için üç milyon dolar yardım yapacaktı. Görüşmeler bu noktada tıkandı ve sonuç alınamadı. Bunun üzerine ABD’de basın yayın organları Türkiye aleyhtarı yayınlarına tekrar hız verdiler. Bu yayınların olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için Washington Büyükelçi Müsteşarı Ahmet Karasapan CBS televizyonuna bir açıklama yaparak, Türkiye’nin bu konuda o güne kadar attığı adımları anlatarak kendilerine haksızlık yapıldığını belirtti. ABD’li yetkililer, Türkiye’nin ABD’den aldığı yardımın yanında afyon gelirlerinin az yer tuttuğunu, Türkiye’nin bu özveriyi göstermesi gerektiğini vurgularken, siyasi irade haşhaş üreticilerinin oylarına muhtaç olduğundan tamamen yasaklamaya yanaşmamaktaydı. Amerikan yönetimi açık bir şekilde ve resmen Türkiye’ye karşı tehditlerde bulunmamıştı fakat diplomatik tekniklerle dolaylı baskı uygulamayı tercih etmişlerdir. Amerikalı yetkililer askeri ve ekonomik yardımı baskı aracı olarak sürekli gündemde tutmaktaydılar. Bu bağlamda ortaya çıkan durum şu şekilde de özetlenebilir ; ABD için öncelik kendi vatandaşlarının sağlığı ve ihtiyaçları idi bu durumda müttefiklere yardım söz konusu olamazdı. Ancak bunun yanında Amerikan yönetimi, Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları’na göre müttefik ilişkilerine ve NATO çıkarlarına zarar vereceği gerekçesiyle kullanılacak yöntem tehditten ziyade Türkiye’ye yardım olmalıydı. Türkiye karşıtı sunulan yasa teklifleri de durumun ciddiyetini Türklere anlatmak için kullanılmıştır. Böylece Türkiye eğer  önlem almazsa bu durum karşısında Amerikalıların karşı tedbirler alacağını çok iyi bilmekteydi.
Amerikan kamuoyu medya ve baskı grupları tarafından yapılan propaganda sonucu ülkelerindeki eroinin kaynağı olarak Türkiye’yinin olduğu algısı yaygındı. Iç politikanın dış ilişkileri bu denli şekillendirdiği bir mesele olan haşhaş ekimi/afyon problemini kongre üyeleri kendi seçim bölgelerinde vatandaşları memnun etmeye çalışan siyasetçilerin olduğunu görmekteyiz. 1972 seçimleri için tekrar aday olan Nixon halkın o dönemdeki en önemli sorunu olan eroin meselesi için birşeyler yaparak kazanmayı garantilemeliydi. (Aynı durum tersten okunduğnda Türkiye için geçerliydi, ABD’ye karşı ne kadar direnebilirlerse görevde kalmaları ve koltuklarını korumaları o derece artar.)
ABD uyuşturucu problemi konusunda haşhaş üretimindeki baskıda haklılık payı olsa da tüm baskıları Türkiye’de üretimin tamamıyle yasaklanmasına odaklamak ve bunu iç siyaset malzemesi olarak kullanılması ABD tarafından yapılan önemli hatalardan biridir. Sorun geleneksel bir geçim kaynağı olan afyon ekiminin yasaklanmasının mümküm olmadığını ABD’li yetkililer öngörememesidir. Bunun yanında haşhaş konusunda ABD ile işbirliği için elinden geleni yapan Demirel hükümeti haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması yönündeki isteklere olumlu cevap vermemiştir. Bu durumun birkaç nedeni bulunmaktadır öncelikle Türkiye’de uyuşturucu problem bulunmadığından üretimin yasaklanması adına herhangi bir iç baskı bulunmamaktadır. Haşhaş ekimi Türkiye’de ki bir kesimin geçim kaynağı idi ve yasaklanması ile bu insanlar ekonomik olarak kötü bir şekilde etkileneceklerdi. O dönemde Adalet Partisi'nin muhafazakar kesimi partiden ayrılarak Demokratik partisini kurdukları için Demirel hükümeti çoğunluğu iyice azalmıştı bunun üzerine haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması ile bu kesimin de oylarını kaybetmeyi göze alamamıştır. Diğer bir neden ise halkın gözünde ABD’nin baskısına boğun eğmiş ve ABD’nin emirlerini sürekli yerine getiren bir başbakan olarak görülecekti. Ancak bunun yanında Türk yöneticilerin afyonun illegal kanallara geçişini engellemek için yeterli önlemler alamadıkları ve bu nedenle uluslararası prestijine zarar verdikleri de diğer bir gerçektir. Bu durumda devam eden haşhaşın illegal ekim ve satışı ABD’ye Türkiye’ye baskıda bulunma fırsatı verdiğini Türk makamları yeterince değerlendirememiştir. Türkiye’deki siyasetçiler ABD’nin tüm baskısının ardında Rum ve Ermeni lobilerinin olduğunu ifade etmekteydi. Ayrıca Türkiye’de gittikçe artan bir anti-Amerikan akım oluşmuştu. İşte tüm bu dinamikler arasında Türk-Amerikan ilişkileri, afyon konusunda bir çıkmaza girmiş ve kısırdöngüden kurtulamamıştı.
Haşhaş ekiminin yasaklanması ile krizin yumuşaması
12 Mart 1971’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin verdiği muhtıra sonucu hükümet istifa etmiş ve Nihat Erim başkanlığında partiler üstü bir teknokrat hükümet iktidara gelmiştir. Bazı kesimler 12 Mart müdahalesinin sebeplerinden birinin de çözülemeyen afyon sorunu olduğunu iddia etmişlerdir. Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit’e göre, ABD muhtırayı teşvik etmiş, haşhaş konusunda tamamen yasaklamanın ancak oy kaygısı olmayan bir hükümet tarafından gerçekleştirilebileceğini düşünmüştü.  Dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil de müdahalenin ardında haşhaş ekimi/afyon sorunu nedeniyle ABD’nin olduğunu savunmuştur.
Yeni hükümetin ilk günlerinde, ABD’de Türkiye aleyhtarı kampanyalar tüm hızıyla devam etmekte ve kongrede Türkiye’ye karşı yaptırımlar uygulanmasını isteyenlerin sayısı artmaktaydı. 9 Nisan 1971’de ABD Dışişleri Bakanı'nın kongreye sunduğu raporda Türkiye’den kaçak afyon çıkışının bir türlü önlenemediği ve tek çözümün haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması olduğu belirtilmekteydi. Yeni hükümet oy kaygısı olmamasına rağmen kamuoyunun tepkisini düşünerek bu konuda biraz ağır davranmaktaydı. Mayıs 1971’de Türk hükümeti 1971 yılı hasat ürünlerin hepsini satın almış, haşhaş üreticilerinin başka ürünlere yönelmesini teşvik ederek illegal üretime savaş açtığını ifade etmiştir. 16 Mayısta haşhaş alım fiyatı üçte iki oranında arttırıldı 17 Mayısta Büyükelçi Handley Erim’e haşhaşın yasaklanması durumunda hükümete ve çiftçilere yapılacak yardım konusundan bahsetti.
14 Haziran 1971’de ABD Başkanı Nixon, Fransa, Meksika, Tayland, Türkiye ve Vietnam Büyükelçilerini Beyaz Saray’a çağırarak uyuşturucu maddelerin tamamen ortadan kaldırılması ile ilgili olarak alınacak tedbirleri açıkladı ve bu durumun Amerikan dış politikasının birinci önceliği olduğundan bahsetti. Artık Türkiye’nin başka seçeneği kalmamıştı. Yasaklamanın niteliği ve kapsamı konusunda ABD ile yapılan görüşmeler sonucu Bakanlar Kurulu 30 Haziran 1971’de yayınladığı bir kararname ile Türkiye’de haşhaş ekiminin ve afyon üretiminin 1972 sonbaharından başlayarak tamamen yasaklandığını ilan etti. Üretimin yasaklanması sonucu doğacak zararın karşılanması için ABD’nin 10 yıl süreyle, yılda 3,5 milyondan toplam 35 milyon dolarlık yardımı, Türk Tarım Bakanlığı’nın hazırladığı raporda yaklaşık 450 milyonu bulan tazminat talebinin çok gerisinde kalmaktaydı. Askeri dönemde iktidarda bulunan hükümet, ABD’nin kararlı tutumuna ancak birkaç ay dayanabilmişti. Başbakan Nihat Erim ve Başkan Nixon haşhaş yasağı ile ilgili açıklamayı kararın verildiği gün yaptılar. Türkiye’nin dünya gençliği için tehlikeli bir hal almış olan uyuşturucu maddeler konusunda sessiz kalamayacağını, denetimlerin işe yaramadığı ve taraf olunan uluslararası anlaşmaların kaçakçılığın önlenememesi halinde üretimin durdurulmasını öngördüğünü yasaklamanın bu nedenle alındığını ifade ediyordu. Ayrıca çiftçilerde görülecek olan kayıpların yeni gelir kaynakları sağlayarak aşılması konusundan söz etmiştir. Erim’e göre Türkiye bu meseleden fazlaca zarar görmüş ve afyonun ülke ekonomisindeki yeri ABD’nin yapacağı destekle karşılaştırıldığında aslında o kadar da büyük olmadığını ifade etmiştir. Türk makamları uyguladıkları yasağı iki nedenle açıklamaktadır; insanlığa yardımcı olmak ve uluslararası toplumdaki Türkiye’nin imajını korumak. Ancak gerçek neden biraz farklıydı; içeride halk ve meclis desteğini elinde bulundurmayan Erim Hükümeti ABD’nin çok ciddiye aldığı haşhaş konusunu bu ülkenin desteğini kazanma adına onun istediği şekilde çözüme kavuşturmuştur. Mevcut rejimin arkasındaki generaller ABD’nin ekonomik, askeri ve siyasi desteğine ihtiyaç duydukları için iki ülke arasındaki ilişkilerin kötüye gitmesini istememektedirler. Türkiye’nin haşhaş ekimini yasaklamasının diğer bir nedeni de teröristlerin haşhaş kaçakçılığı yoluyla silah elde ettiklerine olan inaçtı, bu yasakla birlikte artık uyuşturucu kaçakçılarının ülkeye silah sokamayacaklarını düşünülmekteydi. Türk hükümetinin kararı ABD Kongresi’nde de memnuniyetle karşılandı. Ancak bazı senatörler kendi hükümetlerini uyararak Türkiye’nin aldığı bu kararla ABD’deki uyuşturucu sorununun çözülemeyeceğini, daha etkili önlemler alınması gerektiğini belirttiler. Bu açıklamalar aslında yetkililerin ABD’ye pek çok yerden uyuşturucu girdiğini bildiklerini göstermesi açısından önemlidir. Bunlardan en önemlisi ABD’deki eroinin %15 i Meksika’dan gelmekteydi bunun yanında Burma, Tayland, Laos dünya haşhaş üretiminin yarısından fazlasını sağlıyordu. Afganistan, Pakistan ve Hindistan’da da illegal haşhaş üretimi artmıştı.  Türk kamuoyu yasaklamanın ardında ABD’nin baskılarının olduğunu biliyordu. Bu da hükümete karsı duyulan güvensizliğin artmasına neden oldu. ABD’den yüklü bir tazminat alınacağı konusunda beklentiler vardı ama kamuoyu bu miktarın 10 yıla yayılmış 35 milyon dolar olduğunu bilmiyordu. Üstelik bunun bir kısmı da araç-gereç seklindeki, belki de çoğu kullanılmış malzeme olacaktı.
Başbakan Nihat Erim ağırlıklı olarak haşhaş yasağı ve karşılığında yapılacak yardımın nasıl ve ne zaman yapılacağı konularını netleştirmek için 18–23 Mart 1972 tarihleri arasında ABD’ye bir ziyarette bulundu.  Burada yaptığı açıklamalar esnasında haşhaş yasağını yüceltmek için ve yardımın bir an önce yapılmasını sağlamak için Türkiye’de üretilen afyonun büyük ölçüde ABD’ye kaçırıldığını bu nedenle yasaklamanın ABD’ye çok büyük katkısı olduğunu söyledi.
ABD yardımının iki ayrı şekilde kullanılması planlanmıştı: Çiftçiye ödenecek tazminat ve yeni projelerin geliştirilmesi. Ancak her iki alanda da başarıya ulaşılamadı. Çiftçilere verilmesi planlanan 10 milyon doların sadece 2 milyon doları 1971–1973 döneminde dağıtılmış kalan 8 milyon dolar bir süre Ziraat Bankası’nda bekletildikten sonra Hazineye devredilmiştir. İkame projeler kapsamında çiftçilere önerilen tahıl, hububat, tütün ve şeker pancarına ise, çiftçiler sıcak yaklaşmamış üretime girenler de hâsılattan memnun olmamıştır. Yüzyıllardır haşhaş ekilen topraklar başka bir ürün için uygun değildi.  
II. Kriz Evresi
1973 yılı sonunda genel seçime giden Türkiye’de hemen hemen tüm siyasi partiler vaatlerinin ilk sıralarında haşhaş ekim yasağının kaldırılacağını belirtiyorlardı. Bu ABD ile ilişkilerin yeniden kriz yaşanabilmesi demekti. Genel seçimler sonrası Milli Selamet Partisi ile koalisyon hükümeti kuran CHP lideri Bülent Ecevit kamuoyu baskısını günden güne daha fazla hissediyordu. Bağımsız bir dış politika amacı güden hükümet her fırsatta yasağı kaldıracağını ifade ediyordu. Mart 1974’te hükümet haşhaş ekimini başlatma niyetinde olduğunu Washington’a bildirdi ve Tarım Bakalığı da üretim için gerekli çalışmalara başladı. Bu durum karşısında çeşitli uyarılarda bulunan ABD yetkilileri Türk makamlarından olumsuz cevaplar almakta yasağın yakında sona ereceğini ifade etmektedirler. 1 Temmuz 1974’te hükümet 7 ilde sıkı devlet kontrolü altında haşhaş ekimine başlanacağı ilan etti: Afyon, Burdur, Denizli, Isparta, Kütahya, Uşak ve Konya. ABD Kongresinde, Türkiye’deki haşhaş konusunda görüşmeler sürerken Temsilciler Meclisi 16 Temmuz 1974’te Türkiye’ye gönderilen bütün askeri ekonomik ve diğer yardımlar ile tüm savunma amaçlı mühimmat ve hizmet satışı ve silah nakliyesine ait ruhsatları askıya aldı. Aynı gün Temsilciler Meclisi aldığı diğer bir kararla ABD İhracat ve İthalat Bankası’nın Türk Hükümeti’ne, ajanslarına ve ulusal kuruluşlarına garanti sigorta ve kredi vermesinin 1 Ocak 1975’ten geçerli olmak üzere durdurdu.
ABD Başkanı Gerald Ford, haşhaş yasağı konusunda Türkiye ile müzakerelerin devam ettiği gerekçesiyle yardımı durdurmadı. Ancak 14 Ağustos 1974 İkinci Kıbrıs Harekâtının yapılmasıyla Kongrenin almış olduğu ambargo kararını başkanın durdurması mümkün olmadı ve kararı onayladı. Haşhaş meselesi bu operasyonunun yanında ikinci öneme sahip olan bir konu olmuştur.
İllegal haşhaş trafiğini engellemek için yeni metotlar geliştiren hükümet bitkinin üretici tarafından çizilmesini yasaklıyor bu işlemin sadece fabrikalarda yapılıp tıp dünyasının legal ihtiyaçları için kullanılacağını söylemekteydi. Bu yeni metotla Eylül 1974’te Türkiye, BM’in yaptığı açıklama ile takdirini kazanmıştır. Ayrıca 16 Ekimde bu yeni uygulama diğer ülkeler tarafından da gerçekleştirilmesi için tavsiye edilmiştir. Uluslararası uzmanlarından denetimi sonucu haşhaş üretiminin kesinlikle illegal piyasada olmadığı ispatlanmıştır.
Krizin sona ermesi
1975 yılı içerisinde ABD kongresi, tam üç kez karar alarak haşhaş yasağının tekrar konmasını istedi. Ancak bu kez resmi düzeyde görüşmeler olmadı. Bunun en önemli nedeni Türkiye’nin almış olduğu önlemler sonucu afyon kaçakçılığını büyük ölçüde sona erdirmiş olmasıydı. Hem BM hem de ABD’li yetkililerin Türkiye’de yaptığı incelemelerde, alınan önlemlerin etkinliği ve güvenlik güçlerinin çalışmaları son derece başarılı bulunmuştur. Ayrıca haşhaş ekim ve toplama mekanizmasının yapılan tetkiklerde çok muntazam çalıştığının tespit edilmesi ve bunların duyurulmasıyla afyon sorunu Türk-Amerikan ilişkilerinde öncelikli gündem maddesi olmaktan çıkmıştır. ABD’nin tutumunun değişme sebeplerinden birisi de, 20 Ağustos 1976’da, haşhaşı üreticiden çizilmeden alacak ve işleyecek bir alkaloit fabrikasının temelinin Bolvadin’de atılması olmuştur. Fabrikanın 1981’de üretime başlamasıyla da haşhaşın tekelleşme süreci tamamlanmıştır.
Tüm bu amborgo kararı sonrasında Türkiye misilleme olarak ABD üslerini kapatma kararı almış. Bölgesel gündemde ciddi değişimler yaşanmıştır. 15 Temmuzda Yunanistan'da darbe gerçekleşmiş, Kıbrıs barış harekatı başlamış böylelikle Ortadoğunun ve Türk-Amerikan ilişkilerinin de gündemi değişmiştir. 22 Temmuzda Yunanistan'da cunta yönetiminin düşmüş ve Yunanistan NATO askeri kanadından çıkmıştır. Bu durumda ABD yaptırım kararını bu radikal değişimler neticesinde tam olarak uygulayamamıştır. Bu ortamda ABD Türkiye'yi daha fazla cezalandırmayı istememektedir. Yunanistan kaybettiği bir düzende bir de Türkiye'yi kaybetmek NATO'nun güneydoğu kanadının çökmesi anlamına geldiğinden, güç dengesini korumak istemektedir. Ancak tüm bu endişelere rağmen ambargo kararı yönetimin karşı çıkmasına rağmen uygulanmıştır. Tüm bu gündemle birlikte afyon krizi zamanla unutulan bir kriz olmuş ve ilişkiler kriz sonlandığında kriz öncesi duruma geri dönmüştür.
 
 
 
Cuma, 04 Aralık 2015 13:32

Ana Sayfa - 1974 Kıbrıs Krizi

Yazan
1974 Kıbrıs Krizi
 
Abstract
The Cyprus situation came to a head on 15 July 1974 when the Athens regime instigated a coup by Greek army officers in Cyprus, seeking to achieve 'enosis'. Turkey concerned at the imminent possibility of a unified Greece and Cyprus - sent in troops with the aim of protecting the Turkish Cypriot community. As a resutlt Cyprus crisis was resolved with the intervention of Turkey’s military, and Turkey used limited military force.
 
Mücahit BEKTAŞ, "Türkiye'nin Dış Politikası'nda "Kıbrıs Sorunu": Kriz Yönetimi Stratejisi Açısından Bir İnceleme", Harp Akademileri SAREN,(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), 2013.

 

Özet

1967 Kıbrıs krizinden sonraki süreçte Makarios ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin gittikçe bozulduğu Türkiye tarafından fark edilmiş ama bunun yeni bir kriz doğurabileceği; Türkiye’nin Kıbrıs'taki hak ve menfaatlerine zarar verebilecek bir krize dönüşebileceğini öngörememiştir. Bu nedenle de 1974 Kıbrıs krizi, krizin ortaya çıkış şekli sınıflandırması içerisinde Türkiye açısından beklenilmeyen ve ani gelişen bir krizidir.

Türkiye açısından bakıldığında, krizi başlatan aktörün devlet dışı bir aktör olduğu görülmektedir. Çünkü Kıbrıs'ta yapılan darbe her ne kadar Yunanistan destekli olsa da darbeyi yapan kesim EOKA-B militanları ve enosis yanlısı Rumlardır. Ancak Yunanistan da Kıbrıs'ta 15 Temmuz 1974 tarihinde meydana gelen darbeyi desteklediği için 1974 krizinde önemli bir yer tutmakta bu nedenle baskın aktörler arasında yer almaktadır.

 Krizin ortaya çıktığı coğrafyaya göre, bölgesel bir krizdir. Çünkü kriz Doğu Akdeniz bölgesi ile sınırlı kalmıştır. Ayrıca hem Türkiye hem de Yunanistan krizin yatay bir şekilde tırmandırılması yolunu seçmemiştir. Böylelikle 1974 Kıbrıs krizi, Kıbrıs Adası sınırları içinde tutulmuş ve diğer coğrafi alanlara yayılmamıştır. Kriz-zaman ilişkisine göre, tekrarlayan bir krizdir. 1974 Kıbrıs krizi, 1963-1964 Kıbrıs krizinden sonraki sürecin devamı niteliğinde görülmektedir. EOKA-B militanları Makarios'u ortadan kaldırarak bir oldu-bitti ile Ada'yı Yunanistan'a bağlamayı planlamıştır. Bu nedenle krizi çıkaran tarafın niyetine göre, tasarlanmış bir krizdir.  Kriz sırasında yaşanan gelişmeler Türk-Yunan dengesini ve Kıbrıs Türk toplumunun çıkarlarını ve güvenliğini ilgilendirdiği için krize neden olan olayın niteliğine göre yapılan sınıflandırmada siyasi bir krizdir.

Kriz sırasında Türkiye tarafından kriz yönetim stratejisi olarak karşı tırmandırmanın caydırıcılığı ile birlikte sürdürülen sınırlı tırmandırma stratejisi ve taahhütleri yerine getirme stratejileri uygulanmıştır. Kriz yönetim tekniği olarak ise, şiddet içeren çözüm yöntemi kullanılmıştır. Türkiye, şiddet içeren çözüm yöntemi çerçevesinde Kıbrıs'ta kendi aleyhine bozulan güç dengesini kendi lehine çevirmek için Ada'ya askeri müdahalede bulunmuştur. Türkiye tarafından kullanılan sınırlı tırmandırma ve taahhütleri yerine getirme stratejileri çerçevesinde kuvvet kullanımından yararlanılmıştır. Bu doğrultuda kriz sırasında sınırlı savaşa varan bir kuvvet kullanımı söz konusu olmuştur.

1974 Kıbrıs krizi sonuçları açısından değerlendirildiğinde, kriz sonunda Türkiye'nin istemlerine kuvvet kullanarak ulaştığı görülmektedir. Oluşan yeni statüko, Türkiye'nin Ada'ya yaptığı askeri müdahale neticesinde tek taraflı olarak oluşturulmuştur. Kıbrıs'ta meydana gelen kriz toplam 31 gün sürmüş ve 16 Ağustos 1974 tarihinde taraflar arasında ateşkesin sağlanması ile sona ermiştir.

Makarios, önceki krizlerden edindiği tecrübeler nedeniyle enosisin mevcut şartlar altında gerçekleştirilmesinin zor olduğunu görmüştür. Bu nedenle 1968 yılından itibaren Kıbrıs Anayasası'nın yeniden düzenlenmesi için toplumlararası görüşmeler başlamıştır. Fakat Makarios'un toplumlararası görüşmelere girişmesi ve uzlaşmacı bir yaklaşım içine girmesi, Yunanistan'daki askeri yönetim ve Kıbrıs'taki aşırı sağcı enosis yanlısı kesim tarafından hoş karşılanmamıştır. Bu gelişmelerden sonra Makarios, enosis düşüncesi önünde bir engel olarak görülmeye başlanmıştır. Eylül 1971 tarihinde Kıbrıs'a gizlice dönen Grivas, enosis için faaliyetlere girişmiştir. Yunan Cuntası, enosis istemeyen Makarios'u devirmek için bir takım 1971'de EOKA-B örgütü kurulmuş ve Makarios'a yönelik bazı başarısız suikast faaliyetlerinde bulunulmuştur.

Grivas tarafından başlatılan enosis kampanyasına Kilise de destek vermiş ve 2 Mart 1972 tarihinde Kıbrıs Ortodoks Kilisesi'ne bağlı üç piskopos, Makarios'un Kilise kuralları nedeniyle dünyevi iktidarı elinde bulunduramayacağını ve görev süresi içinde enosisi gerçekleştiremediği için başkanlıktan istifa etmesini istemiştir. Bu istek, 8 Mart 1973'te bir ültimatom halini almış ve 13 Nisan 1973 tarihinde Makarios'un Başpiskoposluk'tan alınmasına karar verilmiştir. Makarios ile Kıbrıs Ortodoks Kilisesi arasındaki bu anlaşmazlık, 14 Temmuz 1973 tarihinde bu üç piskoposun görevlerinden alınması ile son bulmuştur. Kıbrıs’ta şiddet ortamı baş göstermiş Makarios, bu şiddet ortamını denetim altına almada çaresiz kalmıştır. Bu olaylar yaşanırken 25 Kasım 1973 tarihinde Yunan Cuntası içinde bir darbe meydana gelmiş ve General Ionnides askeri kuvvetlerin başına, General Gizikis ise, devlet başkanlığına geçmiştir.[1]

Makarios’un Yunanistan’dan bağımsız hareket etme isteği Yunanistan tarafından oldukça sert karşılanmıştır. 27 Ocak 1974 tarihinde Grivas'ın ölmesiyle beraber Makarios, 25 Nisan 1974'de bir bildiri yayınlayarak EOKA-B'yi yasadışı bir örgüt olarak ilan etmiştir. EOKA-B mensubu olduklarından şüphelenilen bir çok kişi tutuklanmıştır. 26 Haziran 1974 tarihinde ise, Yunan istihbarat servislerinin EOKA-B'yi yönlendirdiğini belirterek Rum Mili Muhafız Ordusu'nun Rum yönetimine bağlanacağını açıklamıştır.

2 Temmuz 1974 tarihinde, Makarios Yunanistan Devlet Başkanı General Gizikis'e bir mektup yazarak EOKA-B'nin Yunanistan tarafından desteklendiğini ve yönlendirildiğini ifade etmiştir. Makarios, Yunanistan’a gönderdiği mektupta Kıbrıs Devleti'nin yıkılmasına sebebiyet verecek şiddet eylemleri karşısında artık sessiz kalmayacağını ve kendisinin Yunanistan tarafından atanmış bir vali olmadığını ve kendisine bir devlet başkanı olarak muamele edilmesi gerektiğini dile getirmiştir. Yunan Cuntası ise bu mektuba çok sert cevap vermiş ve Yunan Cuntası'nın desteği ile 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs'ta Makarios'a karşı bir darbe gerçekleştirerek Makarios’un yerine eski bir EOKA'cı olan Nikos Sampson'u getirilmiştir. Kıbrıs'ta yapılan bu darbe, 1974 Kıbrıs krizinin başlangıç noktasını oluşturmuştur.Türkiye'nin 15 Temmuz darbesi karşısındaki tutumu, bu darbenin Yunan Cuntası tarafından desteklenmiş olduğu ve enosisi gerçekleştirmek için atılan bir adım olduğu yönünde olmuştur. Başbakan Bülent Ecevit, dönemin BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim'a gönderdiği mesajda Kıbrıs'taki darbenin Yunanistan tarafından desteklendiğini ve darbeden sonra yönetimin başına Türk düşmanı bir enosisçinin getirildiğini belirtmiştir.

 Bu tarihten sonra Türkiye'deki siyasi karar vericiler kriz yönetim sürecini uygulamaya koymuştur. Kıbrıs'ta anayasal düzenin yıkılması sonucunu doğuran Yunanistan destekli darbe, bu darbenin ortaya çıkardığı fiili durum ve Ada'nın ileride Yunanistan'a bağlanma ihtimali gibi konular Türkiye'nin ve Kıbrıs Türk toplumunun hak ve menfaatleri açısından olumsuz bir durum meydana getirmiştir. Bu aşamada karşı tırmandırmanın caydırıcılığı ile birlikte sürdürülen sınırlı tırmandırma stratejisi ve taahhütleri yerine getirme stratejisi Türk karar vericileri tarafından en rasyonel seçenek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü bu stratejiler çerçevesinde Kıbrıs'ta Makarios'a karşı yapılan darbe sonucunda Yunanistan ve Rum toplumu lehine oluşan fiil durumu ortadan kaldırmak mümkün gözükmektedir.

1974 Kıbrıs krizi sırasında karar vericilerin olaylara karşı göstermiş oldukları algı ve tepki becerileri, krizin gelişimini ve yönetilmesini etkilemiştir. Yunanistan'daki askeri rejiminin lideri Dimitris Ionnidis, kendisinden öncekilerden daha sert ve otoriter biri olarak tanınmıştır. Dimitris Ionnidis, anti-komünist ve Makarios düşmanıydı. Grivas'ın yeniden Kıbrıs'a gönderilmesinde de etkisi olan Ionnidis, koyu bir enosis taraftarıydı. Yunan Cuntası'nın Kıbrıs'taki darbeyi desteklemesi ise dünya kamuoyunun tepkisini çekmiştir. Dünya medyası, Yunanistan'daki askeri rejimi desteklemenin getirebileceği tehlikeli sonuçlar ile ilgili haberler yapmıştır.

Kıbrıs'taki darbeden sonra iktidara gelen Nikos Sampson ise, Türkiye tarafından EOKA mensubu bir terörist olarak görülmekteydi. Enosis yanlısı olan Sampson'un iktidara gelmesi Türkiye'deki karar vericileri endişeye düşürmüştür. Her ne kadar Sampson iktidara geldikten sonra Türklere yönelik herhangi bir olumsuz girişimde bulunmayacağını açıklamışsa da bu sözler Türkiye'deki yetkililerce inandırıcı bulunmamıştır. Türkiye, Kıbrıs'ta yapılan darbeyi anayasal düzenin yıkılması, gayrimeşru bir yönetimin kurulması ve kurucu antlaşmaların ihlal edilmesi olarak değerlendirmiştir. Bunun üzerineTürkiye, 16 Temmuz 1974 tarihinde Ada'ya askeri müdahalede bulunma kararı almıştır.

Türkiye, İngiltere ile beraber Garanti Anlaşması'nın dördüncü maddesinin verdiği yetkiye dayanarak Ada'ya müdahale etmeyi düşünmüş ve bu kapsamda 17 Temmuz 1974'te Başbakan Bülent Ecevit, İngiltere'deki karar vericiler ile görüşmeler yapmak üzere Londra'ya gitmiştir. Ancak Londra'da gerçekleştirilen temaslardan, İngiltere sorunun BM veya NATO çatısı altında çözümlenmesi gerektiğini düşündüğü için ortak müdahale konusunda bir sonuca varılamamıştır.

Bu arada ABD Dışişleri Bakanı Kissinger'ın yardımcısı Joseph J. Sisco da Londra'ya gelmiş ve Başbakan Ecevit ile görüşmüştür. Sisco, Başbakan Ecevit ile görüştükten sonra Atina'ya gitmiş ve Yunan Cuntası'nı krizi sona erdirmek için ikna etmeye çalışmıştır. Yunan Cuntası, Sisco'nun önerilerini geri çevirmiş ve Türkiye’nin Ada’ya müdahalesi halinde onların yanıtsız kalmayacağını karşı bir askeri müdahalede bulunacağını belirtmiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki diplomatik yollarla uzlaşma çabası Türkiye açısından bir sonuç vermeyecektir. Yunanistan Cuntası'nın bu sert tutumu üzerine taraflar arasındaki gerginlik tırmanmıştır. Nitekim Yunanistan Cuntası üzerinde yapılan baskılardan bir sonuç alınamayınca Türkiye nihayetinde Ada'ya asker çıkarma kararı almış [TBMM'nin 20 Temmuz 1974 gün ve 303 sayılı kararı TBMM'nin daha önce almış olduğu 16.3.1964 gün ve 93 sayılı ve 17.11.1967 gün ve 148 sayılı kararları ile verilen izne dayanmaktadır.] 20 Temmuz 1974 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs'ın Girne bölgesinden Ada'ya çıkmaya başlamıştır. Aynı zamanda da Türk askeri Lefkoşa-Girne yolu arasındaki bölgeye hava indirme harekâtı yapmıştır. Müdahale sırasında Başbakan Ecevit, söz konusu müdahalenin barışçıl amaçlar ile yapıldığını ifade etmiş ve Türk askerlerine karşı taraftan ateş açılmadığı sürece herhangi bir şiddetin meydana gelmeyeceğini dile getirmiştir. Böylece Türkiye, kriz sırasında karşı tarafın durum değerlendirmesi yapmasına ve öne sürülen krizden çıkış yollarını değerlendirmesine zaman tanımıştır. Diğer yandan Yunan Cuntası ve enosis yanlısı Rumlar, Türkiye'nin tutumunu sınanabilir olarak değerlendirmesiyle taraflar arasındaki gerilim artmıştır. Türkiye, krizi sınırlı bir şekilde tırmandırarak Kıbrıs'ta yeni bir fiili durum oluşturmuştur. Bu aşamada Türkiye’nin, 20 Temmuz'da Kıbrıs'a askeri müdahalesiyle kriz yönetim sürecinde gelinen en kritik noktanın da üstüne çıkılmış, bir çatışma ve sınırlı savaş hali söz konusu olmuştur.

Türkiye'nin davranışı bir garantör devlet olarak, uluslararası anlaşmalara göre, Kıbrıs'ın bağımsızlığından, toprak bütünlüğünden, anayasal düzeninden sorumlu bir devlet olarak, Türkiye'ye düşen bir yetkinin ve görevin yerine getirilmesidir. Türkiye bu harekâta geçmeden önce, başka her çareyi denemiştir, fakat sonuç alamamıştır. Kıbrıs'ta zorbalıkla ve meşruluk dışı yollardan yaratılan kuvvet dengesizliği bu harekâtla giderilmiş olacaktır.

BM Güvenlik Konseyi, 20 Temmuz 1974 tarihinde aldığı 353 sayılı kararla, tarafları ateşkese, Kıbrıs'taki bütün yabancı kuvvetleri Ada'dan çekilmeye ve bütün devletleri Kıbrıs'ın egemenlik, bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygıya davet etmiştir. Türkiye, Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararına uyarak 22 Temmuz 1974 saat 17.00'dan itibaren ateşkes durumuna geçmiştir.Türkiye 22 Temmuz'da ateşkese uyduğunu açıklamasıyla taraflar arasındaki gerginliğin tırmanması nispeten durmuştur.

Bu arada Yunanistan’daki Cunta yönetimi, uğradıkları başarısızlıktan dolayı 23 Temmuz 1974 tarihinde istifa etmek zorunda kalmıştır. Böylelikle Yunanistan'da yedi yıldan beri iktidarda bulunan askeri rejim yıkılmıştır. Yunanistan'da yıkılan askeri rejimin yerine, Konstantin Karamanlis'in başkanlığındaki sivil bir yönetim geçmiştir.[2] Yunanistan'da meydana gelen bu değişiklik, Kıbrıs’a da yansımış üzerinde ve darbeci Nikos Sampson da iktidardan çekilmek zorunda kalmıştır. Kıbrıs'ta ise, Nikos Sampson'un yerine Glafkos Klerides'in liderliğinde sivil bir idare yönetime gelmiştir.

BM Güvenlik Konseyi'nin aldığı 353 sayılı kararın beşinci maddesine göre; Kıbrıs'ta anayasal düzenin tekrar tesisi için Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin en kısa zamanda görüşmelere başlaması istenmiştir. Bu sebeple Türkiye Dışişleri Bakanı Turan Güneş, İngiltere Dışişleri Bakanı Callaghan ve Yunanistan Dışişleri Bakanı Mavros, 25 Temmuz 1974 tarihinde Cenevre'de bir araya gelmiştir. Yapılan görüşmeler neticesinde taraflar arasında 30 Temmuz 1974 tarihli Cenevre Deklarasyonu imzalanmıştır.

Bu deklarasyona göre taraflar, "16 Ağustos 1960 tarihinde Lefkoşa'da imzalanan milletlerarası antlaşmaları ve Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararını göz önünde bulundurarak" Kıbrıs'taki durumu makul bir süre zarfında yeniden düzenleyecek tedbirlerin acilen alınması için harekete geçmek durumundadırlar.[3]

Bununla birlikte taraflar bütün tarafların kabul edebileceği adil ve kalıcı bir çözüm çerçevesinde ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nde barış, güvenlik ve karşılıklı güven ortamının sağlandığı ölçüde, Kıbrıs'taki silahlı kuvvetler sayısı ile mühimmat ve harp malzemelerinin kademeli şekilde azaltılmasına ilişkin tedbirlerin saptanması gereği üzerinde anlaşmıştır. Taraflar bölgede barış ortamının sağlanması ve Kıbrıs'taki anayasal hükümetin yeniden tesisi amacıyla yapılacak olan müzakerelerin en az gecikme ile devamını kararlaştırmıştır. Bu amaçla müzakerelerin 8 Ağustos 1974 tarihinde Cenevre'de devam etmesi kararlaştırılmıştır. Bakanlar ayrıca fiiliyatta Kıbrıs Cumhuriyeti'nde Türk ve Rum olmak üzere iki muhtar idarenin mevcut bulunduğunu kabul etmiş ve gelecek toplantıda Türk ve Rum toplumu temsilcilerinin de bulunması noktasında anlaşmıştır. Son olarak, açıklanan deklarasyon çerçevesinde Üç Dışişleri Bakanı, bu deklarasyonun içeriğini BM Genel Sekreteri'ne göndermeyi ve deklarasyonda öngörülen hususlar ışığında BM Genel Sekreteri'ni gereken tedbirleri almaya çağırmayı kabul etmiştir.[4] Bu aşamada müzakerelerin gerçekleştiği süre zarfında taraflar arasındaki gerginlik nispeten yumuşama göstermiştir. Krizin çözümüne yönelik olarak tekrar müzakere için gerekli koşulların oluşumunda şiddete başvurmadan uzlaşma zemini oluşturulması gerekmektedir.

Birinci Cenevre Konferansı Türkiye'nin istekleri paralelinde sonuçlanmış ve de dünya medyası Türkiye'nin diplomasi alanında büyük bir zafer kazandığı yönünde haberler yapmıştır.[5] İkinci Cenevre Konferansı, 30 Temmuz deklarasyonunda ön görüldüğü gibi 8 Ağustos 1974 tarihinde Cenevre'de başlamış ve toplantıya Kıbrıs Türk toplumu temsilcisi Rauf Denktaş ve Rum toplumu temsilcisi Glafkos Klerides de katılmıştır. Klerides’e göre Kıbrıs’ın üniter statünde yapılacak bir değişikliğe gereksinim yoktur.

Türkiye ise, konferansta "kantonal sistem" esasına dayanan yani çok bölgeli bir federasyon teklifinde bulunmuştur. Bu teklif karşısında Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi öneriyi değerlendirmek için otuz altı saatlik bir süre istemiştir. Fakat Türkiye, bunun bir oyalama taktiği olduğunu değerlendirerek bu teklifi kabul etmemiştir. Yunanistan ve Rumlar, 30 Temmuz deklarasyonundaki şartları yerine getirmeye yanaşmamış ve Türk bölgelerindeki ablukaları kaldırmadıkları gibi ateşkes koşullarına da uymamıştır.

Bu nedenlerden dolayı Türkiye, 14 Ağustos sabahı Kıbrıs'taki harekâta kaldığı yerden devam etmiştir. Türk Hükümeti, 14 Ağustos sabahı yaptığı açıklamada harekâta devam etme kararının gerekçelerini şu şekildedir:

·    Türkiye, Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararına uygun hareket etmiş Ada’da bir anayasal düzenin ve huzur ve barışın kurulabilmesi için kendisine düşen görevi yerine getirmek üzere elinden geleni yapmıştır. Ancak Cenevre'de bu amaçla ilgili taraflar arasında mutabık kalınarak yayınlanmış olunan deklarasyon ile gerçekleştirilmesikararlaştırılmış bulunan hususlardan hiçbirine diğer taraflar uymamıştır.

·    İkinci Cenevre Konferansı’nda da Kıbrıs devleti hala bir Yunan adası olarak telakki edilmek istenmektediği anlaşılmaktadır. Yunanistan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 353 sayılı kararıyla garantör devletlere verilen görevleri yerine getirmemiştir. Bunun yanı sıra Yunanistan, 8 ağustosta toplanan ikinci Cenevre Konferansında da altı gün süre ile ciddi müzakereden kaçınmış ve hatta sorunları görüşmeye bile yanaşmayan uzlaşmaz bir tutum içinde bulunmuştur.

·   Türkiye’nin davranşı ne Yunanistan'a karşı ne de Kıbrıs Rum toplumuna da karşıdır. Türkiye’nin temel amacı  Kıbrıs'ın bağımsızlığını güvence altına almaya, Kıbrıs'ta Türk ve Rum toplumlarına barış ve sükun sağlamaya ve bölgede sürekli bir barışın yerleşmesine yöneliktir."[6]

İkinci Cenevre Konferansı, 14 Ağustos 1974 tarihinde herhangi bir sonuç alınamadan dağılmıştır. 8 Ağustos 1974 tarihinde toplanan II. Cenevre Konferansı’nın 14 Ağustos'a kadar yapılan görüşmeleriden bir netice alınamaması sonrasında Türkiye, Kıbrıs'taki askeri harekâta kaldığı yerden devam etmiştir. Bunun üzerine taraflar arasındaki gerginlik daha da artmıştır. 

Türk Silahlı Kuvvetleri, iki gün içinde Ada'nın %38'lik kısmında kontrolü ele geçirerek Mağusa-Lefkoşa-Lefke-Kokkina hattını kontrol altına almıştır. Türkiye'nin askeri harekâtı, 16 Ağustos 1974 tarihli BM Güvenlik Konseyi'nin 360 sayılı ateşkes kararıile sona ermiştir.

16 Ağustos'ta Türkiye'nin ateşkes kararını açıklayan Ecevit, 14-16 Ağustos harekâtı neticesinde çıkmaza saplanmış olan müzakerelerin önündeki engellerin ortadan kaldırıldığını ve Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğinin sağlam esaslara bağlanmasından dolayı taraflar arasındaki görüşmelere rahatça zaman ayrılabileceğini açıklamış ve de coğrafi esasa dayanan iki muhtar idareden kurulu federal Kıbrıs devletinin temelinin fiilen atılmış olduğunu ifade etmiştir.[7] 16 Ağustos'ta Türkiye Ada'nın yaklaşık üçte birlik kısmını kontrol altına alması ile taraflar arasında ateşkes sağlanmıştır. Ateşkes koşullarının sağlanmasından sonra kriz yönetim süreci sona ermiş ve kriz sonrası evreye geçilmiştir. Fakat taraflar arasındaki gerginlik ve ilişki seviyesi kriz öncesi evredeki düzeye inmemiştir.

Bu gelişmelerden sonra 1974 Kıbrıs krizi sona ermiştir. Türkiye'nin 22 Temmuz'daki ateşkesten sonra yapılan görüşmelerden sonuç alınamaması üzerine yeniden başlattığı harekât, başlangıcının aksine, uluslararası toplumun tepkisini çekmiştir. Başlangıçta harekât, hukuki bir müdahale olarak görülmüşken ateşkes sonrası harekâta devam edilmesi bir toprak gaspı ve işgal hareketi olarak değerlendirilmiştir.[8]

Bu kapsamda Türkiye, Ada'ya askeri müdahalede bulunarak krizi karşı tırmandırmanın caydırıcılığı ile birlikte sınırlı bir şekilde tırmandırmış ve 1963-1964 ve 1967 krizlerinde de belirtmiş olduğu; Kıbrıs'a askeri müdahalede bulunacağı yönündeki taahhütlerini yerine getirmiştir. Böylelikle Türkiye, Kıbrıs'ta kendi lehine olacak fiili bir durum meydana getirebilmiştir. Türkiye açısından karşı tırmandırmanın caydırıcılığı ile birlikte sürdürülen sınırlı tırmandırma stratejisi kapsamındaki en büyük risk, tarafların krizi tırmandırmada aşırı istekli olması ve bunun topyekûn bir savaşa yol açması ihtimali olmuştur.

Türkiye’nin kriz sırasındaki askeri kuvvetlerin hareketleri ve güç kullanımı, sınırlı diplomatik hedefler ile uyum içinde olmuştur. Türkiye, Kıbrıs'a yaptığı askeri müdahale ile darbe yoluyla oluşturulmaya çalışılan fiili durumu ortadan kaldırarak Nikos Sampson'un iktidardan uzaklaştırılmasını sağlamıştır. Ayrıca Makarios'a karşı yapılan darbe sonucunda Kıbrıs'ta bozulan güç dengesini yeniden kendi lehine kurmuş ve Kıbrıs Türk toplumunun hak ve menfaatlerini korumuş, can ve mal güvenliğini sağlamıştır.

Kriz sonucunun niteliğine bakıldığında, Türkiye kuvvet kullanarak istemlerini rakip tarafa zorla kabul ettirmiştir. Bununla birlikte 1974 Kıbrıs krizi sonrasında taraflar arasında hem sözsel, hem eylemsel ve hem de metinsel bir anlaşma söz konusu olmuştur. Kriz sonrasında ise Kıbrıs'ta zımni yeni bir statüko oluşmuştur. 

Bir oldu-bitti durumunun yaşanması kararlı ve hızlı adımların atılması ile mümkün olmaktadır. Oldu-bitti stratejisi ile statüko değişikliğini savunan taraf hızlı ve kararlı adımlar atarak bu isteğini gerçekleştirmek istemektedir. Böylelikle statüko yanlısı tarafın var olan durumu kabullenmesini amaçlar ve istediğini elde etmiş olur.

Türkiye'nin Ada'ya askeri müdahalede bulunmasından sonra Kıbrıs'taki Rum ve Türk toplumları bölgesel olarak birbirlerinden kesin olarak ayrılmıştır. Türkiye, Kıbrıs'taki harekâta kaldığı yerden devam etmesi sonrasında Kıbrıs sorunun özüne ilişkin müzakerelere en kısa zamanda başlanılmasıdan yana olduğunu açıklamış ancak Türkiye'nin bu müzakereye açık tutumu Yunanistan ve Kıbrıs Rum toplumu tarafından kabul görmemiştir. Dolayısıyla kriz sonrası evrede krizin hemen sonrasında Kıbrıs sorunun özüne ilişkin uygun bir müzakere zemini oluşturulamamıştır. Bununla birlikte kriz sonrası evrede savaş esirlerinin ve yaralıların değiştirilmesi, İngiliz üslerine sığınan Türklerin iade edilmesi gibi konular çözüme kavuşmuştur. Fakat son olaylar nedeniyle yerlerinden ayrılanların durumu, BM Barış Gücü'nün yetkilerinin yeniden saptanması meselesi ve Rum bölgesinde kalan Türklerin kuzeye göç etmelerine izin verilmemesi gibi hususlar çözülemeyen sorunlar olarak kalmıştır.

1974 Kıbrıs krizi sonrasında Yunanistan ve Kıbrıs Rum toplumu, Türkiye'yi uluslararası topluma karşı saldırgan ve toprak ilhakı amacını güden işgalci bir devlet olarak göstermeye çalışmış ve Kıbrıs'ta 15 Temmuz darbesinden önceki statüye geri dönülmesi gerektiğini savunmuştur. Türkiye ise, Yunanistan ve Kıbrıs Rum toplumunun enosis peşinde koştuğunu vurgulamış Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının, egemenliğinin, toprak bütünlüğünün ve bağlantısızlık politikasının tek güvencesinin Türkiye olduğunu savunmuştur. Yaşanan bu krizden sonra Türkiye, Kıbrıs'ta coğrafi temele dayanan iki bölgeli federasyon şeklinde olacak yeni bir düzenin kurulması gerektiğini savunmuştur.

Türkiye  Kıbrıs'ta ulaşılacak bir siyasi çözümün hem Kıbrıs Rum ve Türk toplumu arasındaki görüşmeler hem de Yunanistan ve Türkiye arasında yapılacak olan doğrudan görüşmeler yoluyla yapılması gerektiğini öne sürmüştür. Kriz sonrası evrede Kıbrıs meselesi, siyasi çözüm bekleyen bir sorun olarak dünya kamuoyuna yansımış ve Kıbrıs'ın hukuki statüsü ile ilgili birçok yeni yaklaşım ve teklifler ortaya atılmıştır.

Kriz sonucunun niteliğine bakıldığında, Türkiye kuvvet kullanarak istemlerini rakip tarafa zorla kabul ettirmiştir. Bununla birlikte 1974 Kıbrıs krizi sonrasında taraflar arasında hem sözsel, hem eylemsel ve hem de metinsel bir anlaşma söz konusu olmuştur. Kriz sonrasında ise Kıbrıs'ta zımni yeni bir statüko oluşmuştur.  Bu kriz Ada’nın kaderinde yeni bir evreyi başlatmıştır; bu yeni evrede Ada’da yaşayan Türk ve Rumlar yerlerini terk ederek –Türkler Ada’nın Kuzeyine Rumlar ise Güneyine- “yeşil hat”tın iki tarafında ayrı ayrı yönetimler altında yaşamaya başlamışlardır.

1974 Kıbrıs krizinin ortaya çıktığı dönemde Türkiye'de iktidarda bir koalisyon hükümeti vardır. 14 Ekim 1973 tarihinde yapılan seçimler sonucunda 450 kişilik mecliste CHP 185, AP 149 ve MSP (Milli Selamet Partisi) ise 48 milletvekili ile en fazla milletvekili çıkaran ilk üç parti olmuştur. Bunun yanında Demokratik Parti, Millet Partisi, merkez-sağ eğilimli Cumhuriyetçi Güven Partisi, sağ eğilimli Milliyetçi Hareket Partisi ve sol eğilimli Türkiye Birlik Partisi de meclise girmiştir. Fakat seçimlerden sonra geçen yüz günlük zaman zarfında bir hükümet kurulamamıştır. Yapılan hükümet kurma girişimleri neticesinde ise, 25 Ocak 1974 tarihinde CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in Başbakanlığı altında MSP ile bir koalisyon hükümeti kurulmuştur. CHP-MSP Koalisyon Hükümeti'nin kurulmasından sonra Türkiye, dış politikada ABD ve Batı'ya endeksli bir dış politika yerine çok yönlü bir dış politika yaklaşımı izlemeye başlamıştır.

Başbakan Ecevit'in karakter özellikleri olan alçak gönüllülüğü, dürüstlüğü ve kitlelere hitap etmekteki doğal becerikliliği kriz sırasındaki ulusal desteğin alınmasında oldukça önemli rol oynamışır. Aynı zamanda Başbakan Bülent Ecevit, kriz sırasında muhalefet partilerinin ve konu ile ilgili uzmanların görüşlerini almaya dikkat etmiştir. Ulusal kamuoyu ve medya desteğine sahip olunması, karar vericilerin krizi yönetme yeteneğini olumlu etkilemiştir.1974 Kıbrıs krizi sırasında Türk basını gelişmeleri yakından takip etmiş ve Ada'da yaşanan gelişmeleri ulusal kamuoyuna yansıtarak Türk halkının gelişmelerden haberdar olmasını sağlamıştır. 

Uluslararası koşullar; büyük güçler açısından bir değerlendirme söz konusu olduğunda SSCB , 1974 Kıbrıs krizi sırasında Türkiye'ye karşı daha olumlu bir yaklaşım içinde olmuştur. Kıbrıs'ta  anayasal düzenin yıkılması sonucunu doğuran darbeyi kınarken Makrios dönemindeki statüye dönülmesini arzulamıştır. Türkiye'nin Kıbrıs'taki harekâta 14 Ağustos'ta kaldığı yerden devam etmesinden sonra SSCB yaptığı açıklamada, olayların sorumlusu olarak NATO'yu suçlamıştır. ABD ise, Kıbrıs'ta Makarios'a karşı yapılan darbe ile ilgili tarafsız kalmayı tercih etmiştir. Çünkü Kıbrıs'ta tarafsızlığı tercih eden ve Sovyetler Birliği'ne kayma olasılığı olan bir lider ABD'nin çıkarları ile uyuşmamamktaydı.[9] Bu nedenle ABD, Kıbrıs'ta yapılan darbeye sert tepki göstermekten kaçınmış, fakat Türkiye Ada'ya müdahale ettikten sonra ise, çıkabilecek bir Türk-Yunan savaşını önlemek için uğraşmış ve bunda da başarılı olmuştur. Türkiye'nin Kıbrıs'taki harekâta 14 Ağustos'ta kaldığı yerden devam etmesinden sonra ABD Türkiye’nin davranışına olumlu yaklaşmamıştır. Genel olarak Türkiye'nin Kıbrıs'taki harekâta kaldığı yerden devam etmesinden sonra sahip olduğu uluslararası desteği kaybettiği görülmüştür. Türkiye'nin Kıbrıs'taki harekâta kaldığı yerden devam etmesi uluslararası toplum tarafından şiddetle kınanmış ve bir toprak işgali olarak görülmüştür.

 



[1] "Yunanistan'da İhtilal İçinde İhtilal Oldu", Milliyet, 26 Kasım 1973, s. 7.

[2] Murat Sarıca, vd., Kıbrıs Sorunu, İstanbul:  Fakülteler Matbaası,1975.s. 199.

[3] Sevin Toluner, Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk, İstanbul: Fakülteler Matbaası, 1977.s,288-289.

[4] "Cenevre Anlaşması", Milliyet, 01 Ağustos 1974, s. 7.

[5] "Dünya Basını", Milliyet, 01 Ağustos 1974, s. 7.

[6] "Hükümet Bildirisi", Milliyet, 15 Ağustos 1974, s. 4.

[7] "Ecevit: Görüşmeler Daha Rahat Olacak", Milliyet, 17 Ağustos 1974, s. 4.

[8] "Dışta Tepkiler", Milliyet, 15 Ağustos 1974, s. 4.

[9 ]Mehmet Ali Birand, 30 Sıcak Gün,  İstanbul: Milliyet Yayınları,1984.s. 145.

Sayfa 1 / 3

TDP KRİZ ANA SAYFALARI

1924-1926 Musul Krizi

1927 Bozkurt-Lotus Krizi

1930 Küçük Ağrı Krizi

1935 Bulgaristan Krizi

FA -Hatay Krizi Sayfası

FA -1942 Struma Krizi

1945 Sovyet Talepleri Krizi

1955 6-7 Eylül Krizi

1957 Suriye Krizi

1958 Irak Krizi

1964 Johnson Mektubu Krizi

1964 Kıbrıs Krizi

1967 Kıbrıs Krizi

1968-1974 Haşhaş Krizi

1974 Kıbrıs Krizi

1974-1976 Ege Denizi Krizi

1974-1980 NOTAM-FIR Krizi

FA -1981 Limni Krizi

1987 Ege Denizi Krizi

1989 Bulgaristan Göç Krizi

1989-1990 Batı Trakya Krizi

1988-1991 Iraklı Sığınmacılar Krizi

1992 Nahçivan Krizi

1992 TCG Muavenet Krizi

1994 Ege Denizi Casus Belli Krizi

1996 Kardak Kayalıkları Krizi

1997 S-300 Füzeleri Krizi

1998 Suriye (Öcalan) Krizi

2003 Süleymaniye (Çuval) Krizi

2003 Doğu Akdeniz MEB Krizi

2010 Mavi Marmara Krizi

2011 Suriye Krizi

2014 İŞİD Rehine Krizi

2015 Süleyman Şah Türbesi Krizi

CoalaWeb Traffic

Today593
Yesterday679
This week593
This month12665
Total1556393

Who Is Online

5
Online

21-09-20

TFPC Hızlı İletişim

S5 Box

ÜYE GİRİŞ

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

S5 Register