1955 6-7 Eylül Krizi
TÜBİTAK /SOBAG 1001 Projesi / Proje No. 112K172
Türkiye'de Dış Politika Krizlerinde Karar Verme ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi

logotdp

ÜYE GİRİŞ

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

S5 Register

  • Üyelik

SÜLEYMAN GÜDER

Cuma, 04 Aralık 2015 07:09

Ana Sayfa - 1955 6-7 Eylül Krizi

6-7 EYLÜL OLAYLARI

 

ÖZET

1955 yılında Kıbrıs konusunda müzakerelere katılmak üzere Londra'ya giden Türk heyetinin kamuoyunun Kıbrıs konusuna ilgi desteğini göstermesi için gösteriler yapılmasını istemesi üzerine düzenlenen gösterilerin kontrolden çıkarak azınlıklara yönelik şiddet ve yağmaya dönüşmesiyle başlayan kriz. Dış politika krizine dönüşmesi bakımından değerlendirildiğinde Lozan Barış Antlaşması’nın 37-45. maddeleri arasında düzenlenen Azınlıklara ilişkin hükümler çerçevesinde Türkiye ile Yunanistan arasında müzakerelere konu edilmiş, saldırılarda görenlerin uğradığı zararlar Hükümet tarafından tazminat önererek giderilmeye çalışılmıştır. Ayrıca her iki ülkenin NATO üyesi olması nedeniyle ABD’nin krizin derinleşmesini önlemek ve tarafları yatıştırmak adına olaya müdahil olduğu görülmektedir.

Türkiye yasal olarak uluslararası hukuk açısından doğrudan herhangi bir yaptırımla karşılaşmamış olsa da Yunanistan’la ikili ilişkilerde psikolojik bir etki olarak her zaman karşısına çıkmıştır. Sonrasında yapılan görüşmeler ve özellikle de Kıbrıs’ın statüsüne dair görüşmelerde Türkiye azınlıkların hakkını yeterince koru(ya)mayan bir ülke olarak telakki edilmesine sebep olacaktır. Bu durum ülke açısından ciddi bir prestij kaybı olarak görülecektir.


 

 GİRİŞ

1955 6-7 Eylül Olayları İstanbul'da yaşayan başta Rumlar olmak üzere azınlıklara yönelik gerçekleştirilen yağmalama hareketidir. Krizin çıktığı tarihten beri olayın müsebbibinin kim olduğu en az kriz kadar araştırmalara konu olmuştur. Bir grup araştırmacıya göre krizi çıkaran taraf dönemin Türk hükümeti, Demokrat Parti (DP) yönetimidir. Bu yönde düşünen araştırmacılara göre, DP belli bir politik hedefe yönelik hazırlamış olduğu planını Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti (KTC), Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve işçi sendikaları aracılığıyla gerçekleştirmiştir.

Farklı düşünen ikinci gruptakilere göreyse – ki hükümetin ilk açıklamalarından bu görüşte olduğu anlaşılmaktadır- kriz Türkiye’nin NATO’ya üye olmasından hoşnut olmayan Sovyet Rusya, Yunanistan ile tesis edilmeye çalışılan ilişkileri engellemek isteyen ajanlar tarafından (veya Türkiye’de yaşayan komünistlerle) tertip edilmiştir.[2]’’

Bununla birlikte tartışmalar sükûnete erdikten ve yıllar sonra yapılan acıkmalardan ortaya çıkan tablo, krizin Başbakan Menderes hükümeti tarafından çıkarıldığını göstermektedir. Hükümetin, ekonomik zorlukların sebep olduğu iç politikadaki eleştirilerden kurtulmak ve Kıbrıs meselesinin görüşüldüğü Londra Konferansı’nda daha avantajlı bir konum elde geçmek için dikkat çekecek bir eylem planladığı görülmektedir.

1955 yılında Kıbrıs konusunda Türkiye ve Yunanistan arasında uyuşmazlık bulunmaktaydı. Kıbrıs konusundaki uyuşmazlığı çözmek Londra'ya giden Türk heyetinin müzakere masasında elini güçlendirmek için Türk kamuoyunun Kıbrıs konusuna ilgi desteğini göstermesi için gösteriler yapılmasını talep etmiştir. Bunun üzerine düzenlenen gösterilerin kontrolden çıkarak azınlıklara yönelik şiddet ve yağmaya dönüşmesiyle, Türkiye ciddi bir krizle karşı karşıya kalmıştır. Böylece Kıbrıs sorunu uluslararası bir boyut kazanmıştır. Dış politika krizine dönüşmesi bakımından değerlendirildiğinde, Lozan Barış Antlaşması’nın 37-45. maddeleri arasında düzenlenen azınlıklara ilişkin hükümler çerçevesinde Türkiye ile Yunanistan arasında müzakerelere konu edilmiş, saldırılarda mağdurların uğradığı zararlar hükümet tarafından tazminat önererek giderilmeye çalışılmıştır.

gazete3Olayları ateşleyen en önemli etken 6 Eylül 1955 tarihli İstanbul Ekspres gazetesinin “Atamızın Evi Bomba ile Hasara uğradı” başlıklı manşeti olmuştur. Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığına dair yapılan haber Türk halkının duygusal hassasiyetine neden olmuş ve halk galeyana gelmiştir. Zaten Kıbrıs Türklerine yapılan baskılar, 1955 yılında Türk kamuoyunun gündeminde başköşeyi işgal ederken, olaya tepki olarak yapılan gösterilere kısa sürede yoğun bir katılıma sebep olmuştur. Gösteriler sonrasında Rumlara duyulan tepki kısa sürede yağma hareketine dönüşmüştür.

Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin öncülüğünde gençlik örgütleri, meslek kuruluşları ve Demokrat Parti teşkilatının telkin ve teşvikiyle kalabalıklar ve İstanbul dışında getirilen kitleler 6 Eylül akşamı bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirmiştir. Nitekim bu eylemlerde birçok ev, dükkân, okul, kilise vs. yakıp yıkılmış ve yağmalanmıştır. Tahrip sonucunda takriben 300 milyon lira tutarında bir zarar meydana gelmiştir, ülkeyi yüksek meblağlarla tazminat ödemeye mahkûm etmiştir. 7 Eylül sabahı yayınlanan hükümet bildirisinde olaylar “büyük bir felaket” olarak nitelenmiş,  dünya kamuoyuna sorumluların en kısa zamanda adaletin karşısına çıkarılacağının sözü verilmiştir.

Krizin patlak verdiği tarihte Türkiye, tek partili sistemden çok partili hayata henüz geçmişti ve Demokrat Parti ülkeye hükümet etmekteydi. 1950 yılı genel seçimlerinde Demokrat Parti, oyların %57,50'sini alarak 502 milletvekili; ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi %35,29'luk oranla 31 milletvekili çıkarmıştır. Yani, dönemin Türkiye’si Demokrat Parti öncülüğünde çoğunluk hükümetiyle yönetilmekteydi. Bu dönemde ülkenin cumhurbaşkanlığı makamı DP kurucularından Celal Bayar tarafından idare edilmektedir. Adnan Menderes başbakanlığında toplanan 21. hükümetin (17.05.1954- 09.12.1955) dışişleri bakanlığı’nı Fatin Rüştü Zorlu yapmaktaydı.

Kriz gerçekleştiği dönemde uluslararası sistemin yapısında ciddi değişimler yaşanmaktadır. Önceleri İngiltere ve Fransa’nın çok daha baskın aktör olarak önce çıktığı bir dünya düzeninden SSCB ve ABD’nin etkisinin baskın olduğu çift kutuplu bir sisteme geçilmiştir. Dünya genelinde ülkeler sosyalist ve kapitalist blok diye iki gruba ayrılırken sınırlı sayıda devlet bağlantısızlar adı altında örgütlenmiştir. Türkiye ve Yunanistan ABD’nin başını çektiği kapitalist blokta yer almıştır. Bunun dışında krizin tarafları Türkiye ve Yunanistan ikili ilişkilerin gerginleşmesini engelleyen, kapitalist bloktan ülkelerin yer aldığı bir uluslararası bir ittifak üyeleridir. Bu üyelik krizin seyri ve ABD’nin olaya dahli açısından belirleyici bir unsur olmuştur.

Sistem düzeyi bakımından ise kriz bölgesel alt sistemde (Avrupa’da) cereyan etmiştir. Buna rağmen kriz esnasında muhataplar ve ABD’nin dolaylı telkinleri dışında müdahil olan her hangi bir baskın aktör bulunmamaktadır. Ayrıca kriz sürecinde uluslararası - bölgesel gündemi bağımsızlık savaşları,  baskın - süper güçler arası siyasi-diplomatik çatışma ve aşırı silahlanma, nükleerleşme, kitle imha silahlarına sahip olma meseleleri meşgul etmekteydi. Kriz coğrafyasıysa Avrupa (İstanbul, İzmir) olarak belirlenmiştir. Bunun dışında bölgesel gündemde, Avrupa’da bu dönemde Batı Avrupa ülkelerini birleştirmeyi hedefleyen altı üyeli uluslararası bir örgütün -Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT)- temellerini atmak için girişimlerde bulunulmuştur.

Türkiye’de karar alma birimi olarak kurumsal bir yapı (Bakanlar Kurulu- Kabine) mevcut bulunmakla birlikte; kurulun yapısı gereği kararlar oy birliği ya da oy çokluğundan ziyade ilgili birimlerin fikirleri alınarak başbakanın onayıyla alınır. Zaten kabinenin görüşleri yasal olarak Başbakan için tavsiye niteliği taşıdığından bakanlarla aynı fikirde değilse farklı bir karar verme yetkisine sahiptir. Dönemin Türkiye’sinde karar alma süreci geleneksel olarak 1-4 kişiden oluşan küçük grup”tan oluşmaktadır. Bununla birlikte kriz yönetim sürecinde öne çıkan liderlerCumhurbaşkanı Mahmut Celal Bayar ve Başvekil Adnan Menderes ile Hariciye Vekili Fatin Rüştü Zorlu dışında İstanbul, İzmir ve Ankara örfi idari amirleri olmuştur.

gazete6Yunanistan’daysa ülke yönetiminde asker kökenli Alexander Papagos başkanlığındaki milliyetçi muhafazakâr çoğunluk hükümeti (Greek Rally Party) bulunmaktaydı. Karar alma süreci Türkiye’de olduğu gibi olarak 1-4 kişiden oluşan “küçük grup” tarafından  yürütülmekteydi. Ülkede kurumsal (Bakanlar Kurulu) bir karar alma süreci bulunmaktaydı.

Kriz yönetimi açısından aktörler arası iletişimin düzeyi de şüphesiz önemlidir. Çünkü sağlıklı, doğru iletişim ve görüşme kanallarının açık – kapalı oluşu krizin seyrini değiştirilebilmektedir. Bu krizde devlet başkanları, hükümet başkanları ve dışişleri-bakanlar düzeyinde yürütülmüş, uzun ve çetrefilli bir kriz olmadığı için bürokrat ve diplomatik temsilcilerin müdahil olmadığı görülmüştür. Her birim kendi mevkidaşıyla sorunu müzakere etmiştir. Türkiye krizde üzüntülerini defaatle belirtmiş olması sebebiyle aktörler arasında gerginlikler çok fazla yaşanmamıştır. Türk hükümeti, olayın müsebbibi olarak devlet dışındaki aktörleri işaret etse de krizin her hangi tüm safhasında üzüntülerini dile getirmiş ve mağduriyetlerin giderileceğinin altını çizerek iletişim kanallarını açık tutmuştur. Bununla birlikte hükümet yetkililerinin Meclis’te vermiş olduğu brifinglerden meselenin mahkemelere intikal ettiği ve Yunan Hükümetiyle müzakerelerde çetin safhalar geçirildiği, geçirileceği anlaşılmaktadır.[4]

Ayrıca Yunan hükümetinin 1954’te Kıbrıs konusunu Birleşmiş Milletlere götürerek kendi kaderini tayin hakkının tanınmasını isteyeceğini açıklaması, Türkiye’nin, görüşlerini net bir şekilde ifade etmesine yaramıştır. F. Köprülü’ye göre;

İngiliz egemenliği altındaki Kıbrıs konusunda Yunan liderleri ile asla görüşmeler yapılmadı ve konunun Yunanistan ile görüşülmesi uygunsuz bir davranış olacaktı. Türkiye için ‘Kıbrıs sorunu’ bulunmamaktadır; ancak günün birinde adanın geleceği İngiltere ile görüşülecek bir konu olarak ortaya çıkarsa, adada yaşayan büyük orandaki Türk azınlığın varlığı Türkiye’ye konu üzerindeki görüşlerini açıklama hakkı verecektir. Bununla beraber Türk hükümetinin görüşüne göre adanın bugünkü statüsünde bir değişikliğin yapılması uygun değildir.[6]

 Dolayısıyla doğrudan olmasa da ABD ve NATO’nun dolaylı olarak gelişmelere kayıtsız kalmadığı görülmektedir.

Krizin sonucu zımni uzlaşı olarak belirlenmiştir. Kriz sonrası durumsa statüko ante olmamıştır. Türkiye yasal olarak doğrudan herhangi bir yaptırımla karşılaşmamış olsa da Yunanistan’la ikili ilişkilerde psikolojik bir etki olarak her zaman karşısına çıkmıştır. Sonrasında yapılan görüşmeler ve özellikle de Kıbrıs’ın statüsüne dair görüşmelerde Türkiye azınlıkların hakkını yeterince koru(ya)mayan bir ülke olarak telakki edilmesine sebep olacaktır. Bu durum ülke açısından ciddi bir prestij kaybı olarak görülecektir.


[2] Emin Karakuş, 40 Yıllık Bir Gazeteci gözüyle İşte Ankara, Hürriyet Yay. Ankara, 1997,s. 285.

[4]  Faruk Sönmezoğlu, “Kıbrıs Sorunu’nda Tarafların Tutum ve Tezleri,” Türk Dış Politikasında Sorunlar, Der. Esat Çam, İstanbul Der Yay. 1989, s. 96.

[6]“Ayın Tarihi”, Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, (20 Eylül 1955). http://www.ayintarihi.com/PQKpZ/date/1955-09-25  (Erişim tarihi10.09.2015)

Pazartesi, 19 Ekim 2015 17:35

Ana Sayfa-1924 Musul Krizi

1924 MUSUL KRİZİ

İmparatorluklar çağını sona erdiren Birinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemde bir güçler dengesi sistemi hâkimdir. Bu sistem içerisinde İngiltere baskın aktörlerden biri olarak sistemin yönlendiricisi durumdadır. Avrupa’da Alman İmparatorluğu’nun savaştan yenilmiş ve yıpranmış olarak çıkmasının bedeli Versay Antlaşması’nda ağır yaptırımlarla yüzleşmesinin yolunu açmış dolayısıyla bu ülkeyi sistemde görece etkisizleştirmiştir. Diğer yandan İngiltere ile rekabet içerisinde olma kapasitesine sahip bir başka güç ortaya çıkmıştır; Sovyetler Birliği.

Uluslararası siyasal sistemde görece yeni bir güç olarak ortaya çıkan ABD ise henüz sistemi yönlendirebilme kapasitesini kullanmaktan uzak, izolasyonist bir dış politika izlemektedir. Bununla birlikte Uluslararası sisteme İdealist kurumlar ve değerler yerleştirilmeye çalışılmış, Milletler Cemiyeti (MC) kurularak barış ve ortak güvenliğin sisteme hâkim olmasına çalışılmıştır.

İngiltere’nin baskın aktör olduğu bir uluslararası sistem; MC ve Wilson ilkelerine rağmen bu dönemde I. Dünya Savaşı’nın galip çıkan devletleri ile yenilgiyle çıkan devletleri arasındaki rekabetin izleri gözlenmektedir. Dolayısıyla bu süreç Avrupa’da dayatılan barış koşullarını değiştirmeyi hedefleyen ülkeler bakımından geçici bir dönemdir. İmparatorluklar dönemi sona ererken uluslararası topluma yeni ulus devletler katılmış, kurulan devletlerden bir kısmı ise emperyal güçlerin mandaterliği altında sisteme dahil edilmişlerdir.

Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında klasik güç dengesine dayanan çok kutuplu bir yapı arz etmekteyken, sistem düzeyi açısından dominant- baskın sistem mevcuttur.

Bölgesel sistemdeuluslararası sistemin karakteristik özelliğini taşıdığı görülmektedir. İmparatorluğun gücünde uzun, yorucu ve maliyetli savaşlardan kaynaklanan bir düşüş söz konusu olsa da İngiltere Ortadoğu bölgesinde hala siyasal etkinliği en yüksek ve en güçlü aktör olarak yer almaktadır. Bununla beraber yükselen güç olarak Amerikan Birleşik Devletleri’nin olduğu görülmektedir. Küresel anlamda etkisi ve gücü günden güne artmasına rağmen Amerikan Birleşik Devletleri (ABD) Monreo Doktriniçerçevesinde izlemiş olduğu “kabuğuna çekilme” (isolation policiy) politikası nedeniyle henüz bölgeye nüfuz edememiştir. Bölgede İngiltere dışında Fransa’nın önemli bir tesir alanı mevcuttur. Ayrıca bu coğrafyadaki ülkelerin neredeyse tamamı manda rejimiyle yönetilmektedir.

Fakat krizin cereyan ettiği Ortadoğu’da, bölgesel-alt sistemde İngiliz hâkimiyeti söz konusudur. Bununla birlikte henüz İstiklâl Harbi’nden (19 Mayıs 1919 - 11 Ekim 1922) çıkmış olması nedeniyle, Türkiye rakibiyle masada denk bir şekilde görüşememiştir. 

Dış politikaya ilişkin kararların alınması ve uygulanması bakımından kamu bürokrasisinin dayanmış olduğu anayasal ve yasal zemin önem kazanmaktadır. Karar alma ve uygulama süreci siyasal rejimin dayanmış olduğu esaslar çerçevesinde şekillenmektedir. 1923’te ilan edilen Cumhuriyet rejiminin anayasal zemini 1924 yılında kabul edilen 1924 Anayasası ile değişikliğe uğramış ve Meclis Hükümetleri dönemi sona ermiştir. 1924 Anayasası Türkiye’ye güçler ayrılığı ilkesine dayalı olmakla birlikte tek partili otokratik bir sivil siyasal rejim getirmiştir.

Dönemin siyasi karar alma süreci hukuki olarak 1924 Anayasası tarafından belirlenmektedir. Anayasaya göre güçler ayrılığı ilkesi söz konusudur ve dış politikaya ilişkin kararlar özü itibariyle yürütme erkini, dolayısıyla görev, yetki ve sorumluluğunu elinde bulunduran Bakanlar Kurulu tarafından alınmaktadır. Anayasaya göre Yürütme erkinin başında siyasal bakımdan sorumsuz olan Cumhurbaşkanı bulunmaktadır. Cumhurbaşkanının almış olduğu kararların siyasi sorumluluğu ise Bakanlar Kurulu ve ilgili bakan tarafından üstlenilmektedir.

Diğer yandan günümüzden farklı olarak dış politika konusunda ve diğer iş ve işlemlerde olduğu gibi hükümet, yasama organına, TBMM’ye karşı sorumludur. TBMM’nin denetimine tabidir. TBMM bu yetkiyi genel görüşme, gizli görüşme, gensoru, yazılı-sözlü soru önergeleri ile kullanabilmektedir. Ayrıca Hükümetin yapmış olduğu uluslararası antlaşmaların yürürlüğe girmesi, uluslararası örgütlere üyelik, savaş ilanı ve silahlı kuvvetlerin yurtdışına gönderilmesi, yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’ye gelmesi gibi konularda da TBMM’nin konuyu görüşmesi ve bir karar ve/ya yasa ile uygun bulmasına bağlıdır. Hükümet yaptığı işlerden TBMM’ye karşı yükümlü olması çok büyük aksaklıklara neden olmasa da karar alma sürecinin yavaşlamasına neden olmuştur.

1924 Anayasasının çizmiş olduğu çerçeve içerisinde devletin dış ilişkilerini yürütme Bakanlar Kurulu’nun görev, yetki ve sorumluluğundadır. Bununla birlikte dış politika kararlarını alınması ve uygulanması sürecinde siyasi karar alıcıların tercihlerini kolaylaştıracak bilgi ve deneyim yine kamu bürokrasisi içerisinde bulunmaktadır. Hariciye Vekâleti (Dışişleri Bakanlığı) dış politikanın diplomatik, siyasi ve kimi zaman hukuki kısmını şekillendirirken, Milli Müdafaa Vekâleti (Savunma Bakanlığı), Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) dış politikanın güvenlik ve savunma kısmını destekleyen bilgi ve seçenekleri üreterek Hükümetin dış politikasının oluşumunda yardımcı olurlar.

Daha alt düzeyde ve nadir olmakla birlikte kimi zaman Hükümetin dış politika kararlarını verirken ihtiyaç duyduğu bilgiyi istihbarat ile ilgilenen Milli Amele Hizmet Teşkilatı (Milli İstihbarat Teşkilatı) sağlayabilmektedir. Krizi süresince taraflar arasındaki iletişim; hükümet başkanları ve dışişleri bakanları (daha az) ve bürokratlar düzeyinde sürdürülmüştür.

Bunun dışında Musul meselesi, toprak kaybı söz konusu olması nedeniyle hem Lozan Barış Konferansı’nda hem de sonrasındaki süreçte gelişmelere paralel olarak TBMM’de hararetli tartışmalara sahne olmuştur. Bu durum Musul’un konuşulduğu Meclis celse tutanaklarından rahatlıkla izlenebilmektedir.

Musul krizinde, krizi yürüten taraflar açısından günümüzde pek rastlanılmayan bir durum söz konusu olmuştur. Söz konusu krize sebep olan Musul Irak’ta bulunan bir bölge olmasına rağmen, Türkiye’nin bu konudaki tek muhatabı İngiltere olmuştur. Sömürgeci konumundaki İngiltere mandater ülke olarak Irak adına krizi yöneten ülke konumuna gelmiştir. Rakip İngiltere olması nedeniyle kriz yönetimi açısından Irak yöneticileriyle doğrudan ya da dolaylı herhangi bir temas kurulmamış, dolayısıyla krizin incelenmesi esnasında Iraklı liderler ve onların özellikleri dikkate alınmamıştır.

Dönemin İngiltere kralı ve ülkenin başı George V (George Frederick Ernest Albert) - 6 Mayıs 1910 - 20 Ocak 1936 olmasına rağmen kriz esnasında adet olduğu üzere yürütmeyle ilgili işlere müdahalede bulunmamıştır. İngiltere adına kriz İngiliz büyükelçiliği, Irak yüksek komiseri ve Savaş Bakanlığı (Secretary of State for War) tarafından yönetilmiştir. Buna rağmen İngiliz karar alma mekanizmasında bürokrasi ve kurumsal yapı tam olarak işletilmiş kişisel insiyatifler daha sınırlı tutulmuştur. Kriz zamana yayıldığından İngiltere’de bu dönemde çoğunlukla Muhafazakar Parti’den (Conservative Party) Stanley Baldwin hükümeti (23 Mayıs 1923 – 16 Ocak 1924 / 4 Kasım 1924 – 5 Haziran 1929) iş başında olmuştur.  Sadece çok kısa bir süre için (22 Ocak 1924 – 4 Kasım 1924) Birleşik Krallık Başbakanlığı’na İşçi Partisi’nden (Labour Party) James Ramsay Macdonald atanmıştır. Liderlik özellikleri bakımından İngiltere’de, gelişmiş bürokratik yapılanmadan dolayı krize etki eden “baskın lider” etkisi görülmemektedir.Türkiye’de ise bu dönemde Atatürk Cumhurbaşkanı, İnönü ise Başbakan olarak dış politikayı belirleyen yürütme erkini ellerinde bulundurmaktadır. Anayasa gereği siyasal sorumlu olmayan Cumhurbaşkanı Atatürk’ün karizmatik liderliği çoğu kez dış politikada önemli kararların alınmasında etkili olmuştur. Genellikle dış politika kararlarının alınması sırasında dar bir kadronun sürece dahil olduğu görülmektedir. Cumhurbaşkanı, başbakan, dışişleri bakanı bu kadronun çekirdeğini oluştururken savunma bakanı, içişleri bakanı, genelkurmay başkanı sürece dahil edilen diğer aktörler olmaktadır.

Dış politikanın hassas dengeleri çerçevesinde Cumhurbaşkanı olarak Atatürk’ün görevli diplomatlar aracılığı ile dış politika gündemine dair bilgi sahibi olduğu, MAH’tan bilgi aldığı görülmektedir. Bütün bu durum dikkate alındığında karizmatik bir lider olarak Atatürk’ün dış politikaya ilişkin kararlarını verirken kararını kolaylaştıracak ayrıntılı bilgi ve seçenekler edinmek amacıyla çok çeşitli aktör ve kaynaktan yararlanmış olduğu anlaşılmaktadır. Nihai siyasi kararı verme aşamasında tercihini/görüşünü hükümete bildirmekte ve çoğunlukla bu karar uygulanmaktadır.

Liderlik özellikleri bakımından Atatürk’ün konumu itibariyle “baskın lider” olduğu söylenebilir. Algısal, bilişsel özellikleri ve kapasitesi ile özellikle dış politika alanında Hükümetin siyasası üzerinde etkili olduğu görülmektedir. Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak Hükümetin almış olduğu kararlara etkisi, kimi durumlarda doğrudan süreci etkileyecek kararları alarak bürokrasiyi hatta Hükümeti yönlendirmesi Başbakan İnönü’nün tepkisine de neden olur.

Musul sorunu boyunca Türkiye’deki bu durumun tekrarlandığı görülmektedir. Musul krizi uzunca bir süreye yayılmasına rağmen karar alıcıların yapısında ciddi bir değişiklik olmamıştır. Kriz boyunca ülke tek parti yönetimince idare edilmiştir. Kısaca kriz boyunca Atatürk ve İsmet İnönü ve dışişleri bakanının aktif katılımı dışında, dönemin Türkiye’sinde kurumsal bir karar alma birimi olarak Bakanlar Kurulu mevcut olmasına ve kararların kurulda onaylanmasına rağmen,savunma bakanı, genelkurmay başkanı ve TBMM başkanı da sürece dahil olmuştur. Yani kararlar sınırlı sayıda, ülkeyi sivil otoriter rejimle yöneten küçük grup tarafından (1-5 kişi) alınmıştır.

1923 sonrasıTürkiye bakımından devrimin yerleştirilmeye ve Lozan’dan arta kalan sorunların çözülmeye çalışıldığı bir döneme işaret etmektedir. Bu dönem aslında modern bir devlet yaratmanın sıkıntılarını içermektedir. Bir yandan ulus devlete dayalı cumhuriyet rejimi yerleştirilmeye çalışılırken diğer yandan buna direnen ve süreci tökezleten gruplarla da mücadele edilmek zorunda kalınmıştır. Toprak ve insan kayıplarıyla, savaşlarla küçülen bir imparatorluktan bir cumhuriyet, ulus devlet yaratılmıştır. Yeni bağımsızlığını kazana Türkiye kamu düzenini kurma ihtiyacı, ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğü ve iç isyanlar - ayrılıkçı taleplerle uğraşmakla meşguldür. 1927 yılında yapılan Cumhuriyet döneminin ilk nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusu 13.648.270’tir. Toplam nüfusun %75,78’i köyde, %24,22’si şehirlerde yaşamaktadır. Nüfusun 6.563.879’u erkek, 7.084.391’i ise kadınlardan oluşmaktadır.

Krizin devam ettiği süreçte, rejim Şeyh Sait İsyanı ve Nasturi ayaklanmaları dışında iç siyasette muhalefetle mücadele etmiştir. Cumhuriyet rejimi yöneticileri seküler ve laik bir devlet öngördüğü için buna karşı çıkan önemli bir muhalif kesim bulunmaktaydı.  Dolayısıyla diğer faktörlere ek olarak rejim iç siyasette de henüz öngördüğü büyük değişiklikleri nihayete erdirmiş ve iktidardaki yerini tahkim etmiş değildir. Bu durum İngilizlerle olan ilişkilerde ve kriz yönetimi için dikkate alınması gereken, direnç noktalarının oluşturulmasına önemli bir etken olarak karşımıza çıkmıştır. İngiltere yönetimi ülkenin dezavantajlı bu durumunun farkında olmasından dolayı, kriz yönetiminde fırsatı sonuna kadar kullanmıştır.

Buna mukabil İngilizler bu dönemde daha çok ekonomik meselelerle ve ülke dışındaki askerlerin durumuyla uğraşmaktadırlar. Dünya savaşından dolayı bozulan ekonomik sıkıntılar ve ülke dışında savaşan askerlerin varlığı kamuoyunda rahatsızlığa neden olmuştur. Bu sebepten dolayı çok elzem olmadığı müddetçe doğrudan bir çatışmaya girebilecek durumları yoktur ve çatışma yerine anlaşma yolunu tercih etmek istemiştir. Dolayısıyla bu iki durum İngiltere’de de karar alma mekanizmasında bir baskı oluşturmuştur.  Ayrıca kriz boyunca İngiltere bazen çoğunluk hükümetince bazen de koalisyon hükümetince idare edilmekte ve ülke genel olarak demokratik bir rejimle yönetilmektedir.

Karar alma sürecine yukarıda belirtilen temel görünen aktörler dışında her hangi başka bir aktör katkıda bulunmamıştır. Fakat sürecin gidişatına ciddi bir etkisi olan bir unsur gündeme gelmiş ve bu da karar alma sürecinin seyrini büyük oranda etkilemiştir. Musul krizi Lozan’da görüşüldüğünde Türkiye açısından farkına çok sonrasında varılmış olan bir durum keşfedilmiştir.  Ankara ile kırmızı çizgiler konusunda sürekli yazışan Lozan Heyeti’nin tüm yazışmaları, kendilerine gelmeden önce İngiliz istihbaratçıları tarafından deşifre edilmiştir. Kriz yönetiminde rakibin sınırlarının, stratejilerinin hatta direnç noktalarının bilinmesinin ne kadar önemli olduğu dikkate alındığında bu durumun çok önemli olduğu sonradan anlaşılmaktadır. Krizin gidişatına etki eden bu durum Türkiye’nin krizi yönetimi açısından çok büyük zorluklara neden olmuştur. Belki de Lozan Heyeti’nin Ankara’ya yakındığı rakiplerin (özellikle Lord Curzon) müzakere konuları hakkında geri adım atmayan inatçı tavırlarının ardında bu bilgi mevcuttur. Dolayısıyla bu durum karar alma sürecinde Musul’un kaderinin tayin edilmesinde etkili olmuştur.

Şimdi de krize uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında şöyle bir tabloyla karşılaşılmıştır.

20. yüzyılın başlangıcı yeni Türkiye için birçok zorluğu beraberinde getirmiştir. Osmanlı’dan devrolunan sıkıntıların, buhranların yanı sıra yeni bir devlet olarak üstesinden gelmesi gereken birçok sorun bulunmaktaydı. Yeni kurulan Cumhuriyet yönetimi savaşlardan, zorunlu göçlerden yeni çıkmış askeri, iktisadi ve sosyal açıdan sorunlarla mücadele etmekteydi. Bundan dolayıdır ki, büyük güçlerle yapmış olduğu antlaşmalarda eşit şartlarda müzakere edilememekte ve çoğunlukla da Türkiye aleyhine sonuçlar / belirsizlikler içermekteydi. Bu dönemde özellikle yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla büyük emperyal güçlerle anlaşmazlık oluşturan birçok konuyla karşı karşıya kalınmıştır. Musul bunlardan sadece bir tanesini oluşturmaktadır.

Musul Sorunu, Osmanlı Devleti'ne bağlı Musul Vilayeti'nin toprak sorunudur. Sorunun arka planında yatan sebepse Musul bölgesinin hangi ülkenin egemenliğine bırakılacağı sorunu olmuştur. Uzunca bir süredir savaşlar sebebiyle içeride ve dışarıda ciddi sıkıntıları olan İngiltere Musul’u bırakmak istememiştir. İngilizler, Musul’da petrol rezervleri /yataklarının olduğuna dair elde ettikleri bilgi sebebiyle işgal etmiş bulundukları bu bölgeyi Türkiye’ye vermek istememişlerdir.

Bununla birlikte Türkiye’nin Musul meselesiyle uğraşması ciddi isyanlarla uğraşmak zorunda olduğu bir döneme denk gelmiştir. Bu durumuz krizin gidişatını ciddi oranda etkilemiştir. Bunlardan en büyükleri Şeyh Sait Ayaklanması ve Nasturi İsyanı olmuştur.  Kriz boyunca etkin olan dönemi başbakanı ve Lozan Heyeti’ne başkanlık yapan İsmet İnönü hatıratlarında her ne kadar Şeyh Sait isyanında genelde Musul ile bir alaka kurulduğunu ama kendisinin bu isyanların İngilizlerin çıkardığına veya desteklediğine dair her hangi bir ize rastlamadığını diler getirir. Fakat döneme dair yazılan çalışmaların önemli bir kısmı İngilizleri Türkiye’nin elini masa güçsüzleştirmek için çıkan isyanları desteklediği en azından kaşıdığı görülmektedir. İngilizlere göreyse isyanın asıl nedeni olarak dini bir makam olan hilafetin kalkması, bölgedeki yöneticilerin Türk olmaması, hükümetin yanlış iskân siyaseti ve Kürtçenin konuşulmasına bölgede izin verilmemesinden ileri geldiği iddia edilmiştir. Hatta daha da ileri gider isyanın Türkler tarafında çıkarıldığını ve kavga süsü vererek Musul meselesini oldubittiye getirilmek istendiğini iddia ederler.

Meselenin henüz kurtuluş savaşından çıkmış ve Misak-i Milli tartışmalarının yoğunca gerçekleştirildiği bir dönemde patlak vermesi krizin Türkiye ve Türk karar vericileri tarafından özellikle de karar vermeye zorlanmaları açısından incelenecek birçok yönü bulunmaktadır. Kısaca Musul'da varlığı bilinen, civar bölgelerde de bulunacağı tahmin edilen petrol nedeniyle krizin sınır çizimi ve toprak paylaşımından öte bir anlamı vardı. Bugün Musul Krizi olarak bilinen olayın başlangıcı bu şekilde gerçekleşmiş, zamanla Türkiye ve İngiltere arasında sorun olarak algılanmıştır.

Çalışmanın bundan sonraki kısmında Türk dış politikası krizlerinden biri olan Musul Krizinin karar verme ve yönetimi süreçleri önceden belirlenmiş parametreler çerçevesinde analiz edilecektir.

Osmanlı devleti sınırları içerisinde yer alan Musul ve çevresi özellikle petrol varlığının keşfedilmesiyle dönemin büyük güçleri tarafından rekabete konu olmuştur. 1916 tarihinde yapılan Sykes-Picot Antlaşması'na göre Musul Fransa'ya bırakılmışken, Fransa 1920’de yapılan San Remo Konferansı'nda Ortadoğu'daki Fransız çıkarlarını koruması için İngiltere terketmiştir. Bölgeyi hâkimiyetine alan İngiltere Hristiyanların güvenliği, Krallık savaş esirlerine kötü muamele edilmesi vb. sebeplerden dolayı Mondros Mütarekesi’nin 7.maddesine dayandırarak Osmanlı devletinden Musul'u kendilerine bırakmaları istenmiştir. Güvenlikleri gereği işgal ettikleri Musul 15 Kasım 1918 tarihinde İngilizlerin eline geçmiştir. Sonrasında beklendiği gibi İngiltere mütarekeden kaynaklanan belirsizlikten yaralanarak silah bırakışmasından 15 gün bölgeye el koydu ve böylece sonrasında yaşanacak tüm ihtilafların başlangıcına temel hazırladı.

İşgal sonrasında Musul konusu Türkiye ve İngiltere arasında Lozan Konferansları’nda (11 Kasım 1922– 24 Temmuz 1923) sert tartışmaların yaşanmasına sebep oldu. Buna rağmen konferansta Musul’la ilgili herhangi bir karara varılamamış fakat bir yıl içerisinde Türkiye ve İngiltere arasında anlaşarak çözülmesi yönünde karar alınmıştır. Konferans henüz devam ederken İngiltere işgali altında olmayan bölgelerde de bir ayaklanma çıkarmış ve ordu birlikleri Süleymaniye’yi işgal etmiştir. Türkiye protesto ettiği işgalde, Asuri kabileleri Türk kuvvetlerine saldırmasında İngiltere'nin dahli olduğunu ileri sürmüştür.

Görüldüğü gibi Musul krizi, Türkiye ile İngiltere arasında birçok meselenin bir arada görüldüğü ilan edilm(e)miş bir savaş ve masada fiili durumu hukukileştirme çabasıdır.  Mesele sadece Musul’daki petrolün kime ait olacağı değil, aynı zamanda Türkiye açısından bir Kürt meselesinin de gündeme geldiği bir konudur. İngiltere açısından Türkiye’ye karşı bir “savunma duvarı” oluşturmak istemesinden kaynaklanmıştır.

Dönemin şartları dikkate alındığında tarafların birbiriyle doğrudan mücadele etmeye mecali olmadığı; fakat her iki taraf ta – çoğunlukla da İngiltere-  bölgedeki güç dengesini Kürt aşiretlerle kendi lehlerine çevirmeyi planladıkalrı görülmektedir. Kimi araştırmacılara göre Lloyd George kabinesinin düşmesiyle İngiltere’yle savaş ihtimali yok olmuştu. Kısa süreli Andrew Bonar Law (23 Ekim 1922 – 22 Mayıs 1923) idaresinde İngiltere kamuoyundaki baskı sebebiyle bölgeyi terk etmeyi isterken petrolün varlığı ve buradan gelecek kazanç buna mani olmaktaydı. Daha önceleri kademeli olarak güçlerini azaltan İngiltere 17 Şubat 1922’de Musul’a takviye birliklerini konuşlandırmıştır.

Musul meselesi Lozan’dan beri Türk hükümetlerinin gündeminden düşmemiştir. Meclisteki en hararetli tartışmaların başında gelmiştir. Türkiye Musul’un İngilizlerden talep edilmesi konusunda istikrarlı bir politika izlememiştir. Uluslararası konjonktür, ülkedeki meselelerin ciddiyeti ve boyutuna göre politikalarında değişiklik göstermiştir. Türk siyasetçileri tarafından zaman zaman Misak-i millinin bir parçası görülürken zaman zaman taviz unsuru olarak ta görülmüştür. Atatürk ve İnönü’nün başını çektiği ağırlıklı grup Musul konusunda pazarlığa açık olduklarının emarelerini göstermişlerdir. Lozan’dan dönen heyete Musul’u niçin erteledik diye soran İsmet Paşa’ya, Rauf bey “Musul’u behemehâl alacağız fikrinde ısrar edersek, mutlaka ordu ile almak imkânı vardır. Çünkü bunu siyasetten alma imkânımız olmadığına heyet kani olmuştur” der. Bu durum Konferans henüz devam ederken Atatürk tarafından Ocak 1923 İzmit’te gazetecilerle yaptığı bir basın toplantısında (yazılmamak kaydıyla) "Her şey oldu bitti, Musul için harbe devam makul bir şey midir?"  şeklinde belirtilmiştir.

Bununla beraber "salt barışın yapılmasına engel olmamak için" sorun bir yıl içinde çözülmek üzere ertelenmiş ve anlaşmanın 3/2. Maddesiyle, "Türkiye ile Irak arasındaki sınır bu anlaşmanın yürürlüğe girişinden başlayarak dokuz aylık bir süre içinde Türkiye ile İngiltere arasında dostça bir çözüm yoluyla saptanacaktır. Ön görülen süre içinde iki hükümet arasında bir anlaşmaya varılamazsa, anlaşmazlık Milletler Cemiyeti Meclisine götürülecektir: Sınır çizgisi konusunda alınacak kararı beklerken, Türk ve İngiliz hükümetleri, kesin geleceği bu karara bağlı olan toprakların şimdiki durumunda herhangi bir değişiklik yapacak nitelikte hiçbir askeri ya da başka bir harekette bulunmamayı karşılıklı olarak yükümlenirler.” gündemden kaldırılmıştır.

Ankara zorunluluktan dolayı böyle bir hükme razı olmuş olsa da bunun pratikteki anlamı Musul’un İngiltere’ye bırakılmasına razı olmaktır. Bu sebeple kimi araştırmacılara göre Musul'un İngiltere'ye bırakılması 1926'da değil, 1923’te Lozan’ın ilgili maddesinin kabul edilmesiyle olmuştur der. Buna karşı Musul’dan asla taviz verilmemesi gerektiğini savunan siyasetçiler de mevcuttur. Gürün’e göre Türkiye Musul’u savaşla almayı planlamıştı. Zaten güçlüydü de Musul’da. Özdemir harekâtıyla bu görüldü. Daha çözüm için konferans toplanmadan bu politika izleniyor hatta konferansın ertelenmesinde bunun etkisi olduğu düşünülmektedir. Nitekim Mondros mütarekesi sırasında bir Musul'da bulunan Osmanlı VI. Ordusu Komutanı Ali İhsan Paşa kendisine şehri İngilizlere bırakılması gerektiği talimatı gelince terk etmemek için istifa etti. Emir ancak Binbaşı Halit Akmansü’nün Musul'u boşalttırmasıyla yerine getirilmiştir.  Ayrıca Musul konusunda ısrarcı olanlar I. Dünya Savaşı sonunda Musul vilayeti Türk askerlerinin kontrolünde olduğunda milli sınırlar içerisinde olduğu ilan edilmiş olduğu ileri sürmekteler.

19 Mayıs 1924 tarihinde Türkiye ve İngiltere birlikte sorunun çözümüne yönelik İstanbul’da bir konferans düzenlemiştir. Türk makamları Musul'un etnografik, hukuksal, tarihsel, ekonomik, siyasal, askeri ve stratejik gerekçelerden ötürü Musul’un Türkiye sınırları içinde olması gerektiğini ileri sürdü. İngilizlerse coğrafi ve etnik açıdan Türkiye’ye ait olmadığını, bölgedeki Kürtlerin ne Türk ne de Arap olduğunu ileri sürdü. Ayrıca halkın Türkiye’nin dediği gibi Türkiye’ye katılma konusunda çok istekli olmadığı belirtildi. Tüm bu uyuşmazlıklarda dolayı Musul’un Türkiye sınırları içinde olmaması gerektiğini ileri sürmesi üzerine İstanbul Konferansı dağıldı.Kısaca uyuşmazlığın başlangıcı büyük oranda Musul’un kime ait olduğu konusundaki ihtilaftan yola çıkmıştır. Sonradan yapılan görüşmeler ve konferanslarla da ortak bir çözümün olacağına dair inancın yok olmasıyla uyuşmazlıktan çatışmaya doğru bir süreç yaşanmıştır.

Musul’un kime ait olduğuna ilişkin uyuşmazlığın 1923 sonrası dönemde Türkiye ve İngiltere arasındaki ilişkileri meşgul etmiştir. Irak’taki manda rejimini elinde bulunduran İngilizler bir yandan Türkiye ile ilişkilerinde bu konuyu bir koz olarak tutmak isterken diğer yandan manda yükümlülüklerinin genel çerçevesini korumaya çalışmıştır. Bununla birlikte Türkiye özellikle 1922’den itibaren Musul’un statüsüne ilişkin girişimlerini sıklaştırmaya başlamıştır. Bölgedeki nüfuzunu kullanarak özellikle Kürt aşiretlerle ilişkilerini iyi tutmayı onları yanında tutmayı başarmıştır.

Bu uyuşmazlığın zaman içinde çatışmaya dönüştüğünügörmekteyiz. Bundan sonraki süreçte gelişmeler şu şekilde cereyan etmiştir. Arazi de hâkimiyeti elinde bulunduran Türk tarafıyla diplomatik ve siyasi üstünlüğü elinde bulunduran İngilizlerle kıyasıya bir mücadele başlamıştır. İngilizler yerel ayaklanmaları ve isyanlara destek verirken-ki bu İngiliz istihbarat belgeleriyle sabittir-, Türkler yerel halka olan ilişkilerini - özellikle de kürtlerle- iyi tutarak İngilizlere büyük askeri zayiatlar verdirmiştir. Böylelikle iki ülke arasındaki uyuşmazlığın yerelde sınırlı bir şekilde silahlı çatışmaya dönüştüğü görülmektedir. Türkiye alanda hâkimiyet ve üstünlük kazanma yollunda girişimlerde bulunsa da bu durum karar alıcılar tarafından siyaset ve diplomatik olarak İngiltere’ye karşı asla gerginlik konusu yapılmamaya çalışılmıştır. Bu hem Türkiye’nin İngilizlere karşı orantısız gücünden kaynaklanmaktadır hem de yeni Kemalist rejim, toplumu dönüştürmeye yönelik bundan sonra izleyeceği politikalarda Batılı ülkelerin desteğine ihtiyaç duyacaktır.  Bununla birlikte taraflar haklarını hukuki yönden aramaya devam etmiştir.

İngilizlerin kriz süreci içerisinde bölgeye çok fazla askeri saldırılar gerçekleştiği BM’ye yapılan şikâyetlerden anlaşılmaktadır. 18 Ekim 192l'de İngiliz Hava Kuvvetleri Rania ve Revanduz'daki Türk garnizonlarını bombalamış ve Türk muharip güçleri geri çekilmek zorunda kalmıştır. Aynı şekilde 1922 yılında da İngiliz ve Türk güçleri bir çok kez sıcak çatışmalar gerçekleştirmişlerdir. Henüz barış görüşmeleri başlamadan Musul konusunda sahada üstünlük sağlamak isteyen Türkiye ve İngiltere, sınır bölgesinde karşılıklı olarak askeri saldırılar başlatmışlardır. Türkiye’nin emriyle İngilizleri taciz etmek için Revanduz'a gönderilen Ali Şefik El-Mısri (Özdemir Bey olarak bilinen) askeri hazırlıkları tamamlayıp İngiliz güçleriyle savaşmıştır.  Özdemir bey’in saldırıları sonucunda zor durumda kalan İngilizler Bağdat'ta sürgünde bulunan Şeyh Mahmut Berzenci ile bir antlaşma yaparak, Türkleri bölgeden çıkarmayı başarmıştır. Sonrasında Berzenci, Özdemir Bey ile işbirliği yapınca tekrar zor durumda kalan İngiltere konuyu masada çözmenin yollarını aramıştır. Fakat görüşmelerde -Lozan’da olduğu gibi- taviz verilmemiştir, hatta bu sebepten konferansa ara verilmiştir.

Türkiye diğer yandan masada elini güçlendirmek için ikili siyaset izleme stratejisini izlemiştir. Türk siyasetçi Özdemir Bey bölgeye olan aşinalığı sayesinde aşiretlerle görüşerek bir kuvvet toparlamakta bununla da sürekli Fransız ve İngiliz birliklerine saldırmaktadır. Hatta Derbent muharebesi olarak bilinen çarpışmadan Özdemir Bey İngilizlere karşı 31 Ağustos’ta üstün gelmiştir. Bundan sonra İngilizler tekrardan güçlerini kademeli olarak azaltmaya başlamıştır. Atılan tüm bu adımlara ve Özdemir bey’in Ankara tarafından desteklenmesine rağmen Türkiye hükümeti, Özdemir bey’den bu çatışmalarla Türkiye’nin alakası olduğuna dair herhangi bir iz bırakmaması yönünde talimatlarda bulunur.

Burada dikkat çeken husus İngilizlerin Türklere karşı gelmesi için Kürt aşiretleri yanına çekme politikaları olmuştur. Özdemir harekâtından da anlaşılacağı üzere Kürtler İngilizlere karşı vermiş olduğu mücadelede Türklerle kader birliği yaptığını, dolayısıyla İngilizlerin politikalarının tutmadığı görülmüştür. Neticede Musul’un kime ait olduğu konusunda herhangi bir ilerleme kaydedilmeyince (Haliç Konferansı) taraflar pozisyonlarını daha da sertleştirmeye başladılar. Bu süreçte Araplar İngilizlerle birlikte hareket ederken Kürtler Türklerle birlikte hareket etmişlerdir. Haliç Konferans İngiliz heyetine Irak yüksek komiseri Sir Percy Cox başkanlık ederken, Türkiye heyetine Ali Fethi Okyar bey başkanlık etmiştir.  

Diğer yandan İngiltere’nin talepleri neticesinde İngiltere’nin güçlü olduğu Cemiyet’e başvuran Türkiye, konu hakkında müdahalede bulunmasını talep etmiştir. Krizde yumuşama (geçici) tarafların sorunu Milletler Cemiyeti’ne götürme konusunda hemfikir olmasından sonra gerçekleşmiştir. Türkiye, Cemiyet Genel Sekreteri'ne bir nota göndererek Cemiyet'in Musul konusunda sınırın saptanmasına yardımcı olmasını istemiştir. Böylelikle taraflar, özellikle de Türkiye sorunun çözümü için hukuki yolları denemeyi de ihmal etmemiştir.

Musul krizi belirli aralıklarla devam eden çatışmanın zaman zaman şiddetlenmesiyle iki ülke arasında krizleşmeye doğru gitmiştir. Özellikle Türkiye’nin hukuki ve siyasi olarak İngilizlere oranla zayıf kalması onu kendi başının çaresine bakmaya zorlamış zaman zaman diplomasi dışındaki yollara başvurmuştur.

Türk karar alıcıları bakımından olaya bakıldığında Musul krizinin tetiklenmesi 29 Eylül 1924tarihinde İngiltere'nin Türkiye'ye ültimatom şiddetinde nota vermesiyle gerçekleştirilmiştir. İngiltere açısından Türkiye’nin bu talebe olumsuz yanıt vermesiyle başlar. Cenevre’de sorunun çözümüne dair görüşmeler devam ederken 29 Ey1ül 924’te Türk askerlerinin 48 saat içerisinde Türkler için çizilen sınıra çekilmesini istemektedir. İngiltere vermiş olduğu ültimatomda, istekleri kabul edilmeyecek olursa askeri girişimlerde bulunacaklarını açıklıyorlardı. Türk hükümetiyse bu ültimatoma verdiği karşılıkta, sınırlarını ve bağımsızlığını korumak için her türlü önlemi alacağını belirtmiştir.

Böylelikle iki ülke arasında var olan uyuşmazlık artık kriz haline dönüşmüştür. Bu gelişmeyle beraber karar alıcı artık bir karar almaya zorlanmıştır. Ya askerini geri çekip İngiltere’nin istemini yerine getirecek ya da direnip sorunu başka türlü halletmenin yollarını arayacaktır. Bu kesin karar karşısında, İngiltere hükümeti herhangi bir harekette bulunmaya teşebbüs  etmemiştir. Türkiye ayrıca Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri'ne bir nota göndererek usul konusunda sınırın saptanmasına yardımcı olmasını talep etmiştir.

Bu durum İsmet İnönü tarafından Meclis’te şu şekilde ifadelendirilmiştir:

"Bundan sonra 25 Eylül tarihli kendilerinden bir nota aldık ve 29 Eylülde de bir nota aldık. Bu notaların esası, muhafazası iktiza  eden statüko vaziyetini ihlâl etmek bilâkis bize atfolunuyor ve kıtaatımızın girmiş olduğu yerlerden çıkması isteniyordu. 25 ve 29 Eylül tarihlerinden bahsederken, azayikiram bu esnada Cenevrede müzakerat cereyan ettiğini derhatır buyururlar."

Daha önceki dönemde Türkiye’nin diplomatik-siyasi girişimleri İngiltere’nin görüşlerini değiştirmede etkili olamadığı görülmekte, bölgeyi Türk askerlerinin varlığından arındırma konusundaki ısrarı kriz sürecini tetiklemiştir. Türk makamları ise İngilizlerin çözümden yana tavır almamaları ve Türkleri bölgeden mahrum etme stratejilerinden ötürü Türkiye iki ülke arasındaki kriz halini tetikleyecek yöntem ve araçları devreye sokmaktan geri durmamıştır.

Karar alıcı tarafından olaya bakıldığında krizi tetikleyen olay İngiltere'nin Türkiye'den tartışmalı bölgeden askerlerini 48 saat içinde geri çekmesini istemesiyle başlamıştır. Türkiye, Musul konusunda yukarıda bahsedilen nedenlerden ötürü İngiltere’yi karşısına almayı düşünmemesine rağmen bunu kendi egemenlik hakkına tehdit olarak algılamış ve talebi tedirginlikle karşılamıştır. Böylelikle Türkiye- İngiltere arasındaki çatışma resmen krize evrilmiştir. Bir taraftan da MC Meclisi 20 Eylül 1924 tarihinde iki ülke arasındaki ihtilafı görüşmeye başlamıştır.

Türk heyetine başkanlık eden Fethi Bey [Okyar] plebisit konusunda ısrarcı olurken, komisyonun halkın duygularını bilemeyeceğini ifade ederken; İngiliz temsilci bunun Musul'un geleceğiyle ilgili bir mesele olmadığını bir sınır sorunu olduğunu ileri sürer ve Türkiye’nin önerdiği plebisitin bölge halkının cahil olması nedeniyle çözüm olamayacağını belirtmiştir. Nihayetinde, bu sürecin sonunda İngilizlerin savunmuş olduğu komisyon MC kararıyla kurulmuş olur.

1924 yılından krizin sonlandığı 1926 yılına kadar geçen süre içerisinde Türkiye bölge üzerindeki hak ve iddialarından vazgeçmemiş fakat bunun için de büyük güçlerle ilişkilerini asla koparma noktasına getirecek söylem ve eylemde bulunmamıştır.

Bu dönemde İngiltere, Türkiye’nin geri adım atmasını sağlamak için diplomatik girişimlere paralel olarak yıkıcı faaliyetlerde ve isyanları destekleme yoluna gitmiştir. Farklı tartışmalar devam ediyor olsa da Şeyh Sait İsyanı ve Nasturi Ayaklanmasının İngiltere tarafında desteklendiği bilinmektedir. İngiltere bu tür yöntemlerle Türkiye’yi yıldırma politikası izlemiştir. Buna karşın Türkiye sorunun hukuki yollardan kazanılması yolunu tercih etmiştir.

Bu dönemde İngiltere sıkça nota göndermekteydi Türkiye’ye. Yine İsmet paşa şöyle ifade etmektedir:

Cemiyeti Akvam Meclisi müzakereyi kat ettikten sonra 5 Teşrinievvel ve 9 Teşrinievvelde birer nota aldık. 5 Teşrinievvelde (Ekim) aldığımız nota Cenevre'de vuku bulan taahhudatı zikrederek kıtaatımızın Statüko hududu haricine çıkmasını tazammun ediyordu. Statüko "hududu haricine çıkmak ifadesiyle İngilizlerin tezi şu idi: Bir defa Musul Vilâyetinin haricine çıkmak lâzımdır bir. İkincisi Hakkâri Vilâyeti dahilinde bizim tedibat yaptığımız Nasturî eşkiyasının bulunduğu mıntıka. Bu radan da çıkmak lâzımdır. Musul Vilâyeti haricine çıkmak lâzımdır.

İsmet İnönü’ye göre Türkiye’nin buna cevabı gecikmeden 10 Ekim 1924 tarihinde şu olmuştur:

21 Eylül tarihli notadaki delâilini kamilen tahlil ve tenkit eyledikten sonra Teşrinievvelde bildirildiği gibi tarafımızdan yeni tahşidat ve faaliyet vukuunun aslı ve esası olmadığını ve 30 Eylülde tespit olunan hâli haazırın muhafaza olunduğunu ve bu zamanda mevcut olan hattın tecavüz edilmeyeceğini ve eşkiya ted'ibatı için cem edildiği, Cemiyeti Akvamca da malum olan kıtaatın kesafetini bir haftadan beri gerilere nakletmekte olduğumuzu tafsil ettik. Cemiyeti Akvamın verdiği bir kararı Türkiye  aleyhine olarak tefsir ve tadil etmesine imkânı hukukî olmadığını ilâve ederek eğer İngiltere lüzum görürse 30 Eylül tarihli Cemiyeti Akvam kararnamesinden anladığımızı yine Cemiyeti Akvamın tetkik ve hükmüne tevdi etmeye amade olduğumuzu beyan eyledik.

 

Bunun dışında krizi tırmandıran asıl nokta16 Temmuz 1925’te MC’nin sorunun çözümü için oluşturduğu komisyonun, söz konusu ahalinin (Musul) menfaati için ihtilaflı arazinin taksim edilmemesinde yarar olduğu Brüksel Hattı’nın güneyindeki yeri Irak’a bırakmayı uygun görmüş olması yönündeki kararı olmuştur Türkiye komisyonun kararını tanımadığını ilan etmiştir. Türkiye şimdiye kadar haklı olduğuna dair inancı tam olması nedeniyle MC’nin hakkaniyetle sorunu çözeceğine inanırken komisyon kararı sonrasında tavrını değiştirerek krizin tırmandırmıştır. Böylece kriz ikinci bir evre girmiş bulunmaktadır.

Türkiye ilk diplomatik girişimini yine MilletlerCemiyeti nezdinde yapmıştır. 23 Temmuz 1925’te yaptığı başvuruda komisyonun Türkiye’nin tezlerini zayıflatmak için Arap-Türk idarecileri nezdinde bazı çalışmalar yaptığı ileri sürerek şâheser-i garabet olan bu raporu kabul etmeyeceklerini belirtmiştir.

Sonrasındaki gelişmelere paralel olarak İngiltere de Brüksel Hattını ihlal ederek Türk topraklarını bombalamıştır. Kriz bu evrede başlangıç seviyesinden daha gerilimli bir noktaya gelmiştir.  Doğal olarak, sonrasındaki gelişmelere paralel olarak taraflar özellikle de Türkiye kriz yönetim stratejisinde değişiklikler yapmıştır.

Musul krizi inşili çıkışlı bir seyir izlemiştir. Kriz boyunca iki defa yumuşama dönemi yaşanmıştır. İlk krizin tetiklenmesi sonrasında yumuşamaya yönelik bazı adımlar atılmıştır. Milletler Cemiyeti süreç içerisinde tarafların da başvurusuyla krizi yumuşatmaya yönelik bazı adımlar atmış ve olayın incelenmesi için komisyon oluşturmuştur. Krizi çıkarmalarına rağmen İngiliz makamlarının kendi iç istihbarat yazışmalarından anlaşıldığı kadarıyla tırmanmayı çok fazla arzulamadıkları görülmektedir. Krizin tırmanması yukarıda belirtildiği gibi temelde iki evreden oluştuğu dikkate alındığında tırmanışına ardında yumuşamaya dair bazı adımlar atılmıştır. İlk kriz evresinin peşinden İngilizler 14 Ekim 1924’te notalarını geri alarak yumuşamaya katkı sağlamışlardır. Yumuşama emareleri olarak görülebilecek bu durum 14 Ekim 1924 Salı günü İngiltere'nin ültimatomunu geri almasıyla ve statükoya uyacaklarına dair açıklamalarıyla krizin ilk evresinde yumuşama evresine girilmesine neden olmuştur.

İngiltere’nin bu dönemde yumuşamaya yönelik bazı adımlar attığı görülmektedir. Her ne kadar kendi lehlerine kara çıkacağı konusunda emin olsalar da İngiltere Başbakanı Chamberlin 4 Aralık 1925’ te Türk Büyükelçisi, Ahmed Ferit beyi çağırmış. Kendileri gibi Türkiye’nin Milletler Cemiyeti kararlarına uymasını beklediğini dile getirmiş ve şayet Cemiyet Türkiye aleyhine karar verirse ikili görüşmeye hazır olduklarını ve Musul konusunda bazı tavizler verebileceklerini kendisine iletmiştir. Dolayısıyla her iki ülkenin de askeri bir çatışma içerisine girmeyi mevcut koşullarda çıkarları açısından riskli gördüğünü söylemek mümkündür.

İkinci evrede yumuşamaya asıl neden olan husus konunun Lahey Daimi Adâlet Divanı’na götürülmüş olmasıdır. Türkiye ilk etapta MC Komisyonu'nun kararını tanımadığını belirtmiş olmasına karşın, örgüt Komisyon kararı hususunda takipçi olup (İngiltere’nin de baskısıyla) konuyu Lahey Daimi Adalet Divanı’na taşımıştır. Türkiye siyasal nitelikteki bir meselenin hukuki yolalrdan çözüm bulunamayacağını ileri sürerek Cemiyet’in Divan'a başvurulması kararına karşı çıkmış ve Divan çalışmalarına üye göndermeyeceğimi belirtmiştir.

MC’nin Divan’a yönelttiği sorular usulle alakalı olmuş ve şu soruları yöneltmiştir.

MC Meclisinin Lozan Antlaşmasının 3. maddesi gereğince vereceği kararın hukuksal niteliği nedir? Hakem kararı mı, tavsiye mi, yoksa arabuluculuk mu? 2) Böyle bir karar için oybirliği gerekli mi, yoksa oyçokluğu yeter mi? 3) İlgili taraflar oylamaya katılabilir mi?

Divan ise 21 Kasım l 925'te şu karara vardı:

1) MC Misakının 15. maddesi MC Meclisi bağlayıcı karar alamaz demektedir, ama Lozan Antlaşması 3/2. maddesinde "kesin geleceği bu karara bağlı" ifadesi yer aldığı için bu durumda bağlayıcı karar alabilecektir. 2) Misakın 5/1 . maddesi uyarınca karar, oybirliğiyle alınacaktır. 3) Taraflar oylamaya katılabilir ama oybirliğinin saptanmasında bunların oyları göz önüne alınmaz.

Divan kararı sonrasında Türkiye’nin hukuki olarak başvuracağı başka merci kalmamış, siyaseten ve askeri güç olarak ta İngiltere ile karşı karşı gelmeyi göze alamayacağı için tavır değişikliğine gitmiştir. . Türkiye başka çaresinin kalmadığına inanarak krizi tırmandırmanın kendisine fayda sağlamayacağını düşünerekten geri adım atmıştır. Bu durum Mustafa Kemal’in söylemlerinde net bir şekilde görülmüştür.  “Musul’u vermemekte ısrar edersek, muharebeye dahil oluruz” diyen Atatürk, bölgenin Misaki milliye dahil olup olmadığını soranlara cevabı şu olmuştur:

Misaki milli şu hat, bu hat diye hiçbir vakitte hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve heyet-i celile’nin isabeti hazarı-dır. Yoksa, haritası mevcut bir hudut yoktur.

 

Krizin başlangıcı, tırmanması ve yumuşamasından sonra kriz hemen sonlanmamıştır.

Kriz sonrası evre,yani bitişi zamana yayılmıştır. Türkiye zaman zaman, Cemiyeti Akvam Sekreterine, verdikleri teminata rağmen İngilizlerin statükoya uymadıklarını ve saldırılar gerçekleştirdiklerini iletmiştir. Mesele Cemiyet’e havale edilmesinden sonraki süreç Türkiye açısından hayal kırıklıklarıyla dolu bir süreç olmuştur. Türkiye ilerleyen zamanlarda Cemiyet’in kararının İngiltere lehine sonuçlanacağını tahmin etmesiyle bölgede zaman zaman olaylar çıkarsa da büyük ölçüde sonucun açıklanmasını beklemiştir.

Krizin sonuçlanması Türkiye açısından yenilgi olarak görülmektedir. Daha sonra yapılan resmi Türkiye - Irak sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşmasıyla Türkiye bazı kazanımlar elde etmiştir ama başlangıçta “Musul bizimdir” denerek yola çıkıldığında böyle görünmemektedir. Sonuç Türkiye’nin arzu ettiği şekilde olmasa da tahkimden dolayı İngiltere ve Türkiye resmi antlaşmayla krizi nihayete erdirmiştir.

5 Haziran 1926 yılında yapılanTürkiye - Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşmasıyla 1924 yılında başlayan kriz nihayete ermiştir. Türkiye bölgedeki haklarından asla vazgeçmemiş ve niçin burası Türkiye’ye ait olması gerektiği konusundaki iddialarını her düzeyde sürdürmüştür. Varılan anlaşma neticesinde Irak Hükümeti 25 yıl süreyle, belirlenen gelirlerin % 10’unu Türkiye’ye vermekle yükümlü tutulmuştur. Türkiye kriz yönetim sürecinde çıkarlarını maksimize eden bir sonuç elde ettiği söylenememektedir. Meselenin Lozan’da çözülememesi ve sınırlı bir süre içinde çözüm bulunması gerektiği konusundaki maddelerden ötürü krizinde sonuçlandığı şekliyle beklediği çözümü bulamamıştır. Sonrasında bu sonuç iç siyasette muhalefet tarafından önemli bir koz olarak kullanılmıştır.Böylelikle kriz sonrası statü de anlaşarak yeni statü belirleme olarak belirlenmiştir. Kriz sonrası evrede Batı’yla iyi geçinme ilkesi gereğince İngiltere ile ilişkilerinde türkiye Musul’u pek gündeme getirmemeyi tercih etmiştir.

Musul sorununda kriz yönetim süreciyse şu şekilde analizedilmektedir. Musul’un kime ait olduğu konusu Lozan’dan beri iki ülke arasında sürekli gündemde kalmıştır. Doğrudan sınır değişikliğini, ülkesel sınırları ilgilendirdiği için taraflar ittifak ettikleri tam bir antlaşma yapana kadar konuyla ilgili hem yerel hem de uluslararası alanlarda konuyu gündemde tutmuş ve gelişmeleri yakından takip etmişlerdir. Dolayısıyla konu aniden ortaya çıkan değil aksine gelişen kriz özelliği taşımaktadır. Kriz, karar alıcının gündeminden tamamen çıkmamış buna karşın zaman zaman ülkedeki diğer gelişmelerin seyrine göre gündemdeki yeri ve önceliği değişmiş arka planda kalmıştır. Bunda 1930’ların ortasına değin Lozan Barış Antlaşması ile çözümü ertelenmiş Irak sınırı/Musul sorunu ve yerleşikler sorununun Türkiye’nin aleyhine sayılacak şekilde çözümlenmiş olmasının da etkisi vardır. Bu dönemde yeni yönetim henüz iç muhalefetle uğraşmakla meşgul olduğu için böyle bir mesele için İngilizlerle karşı karşıya gelmek istememiştir.  Bu konuda karar alıcılar çok net bir şekilde beyanatlarda bulunmuşlardır.

Türk karar alıcılar bakımından düşünüldüğünde karar alma sürecinde rakibin uluslararası yapılardaki siyasi üstünlüğü ve İngilizlerin taleplerine karşı direnebilme potansiyelinin düşük ihtimalli olmasına rağmen, atılan adımlarda olabildiğince rakipten  tavizler koparmaya yönelik stratejiler izlenmiştir. Türkiye, yer yer başvurduğu askeri şiddeti, nihai anlamda sonuç almak ve krizin seyrini değiştirmek için değil masada elini güçlendirmek için tercih etmiştir. Zira İngilizlerin Türklere karşı bölgede orantısız bir gücü bulunmaktaydı. Türkiye’nin bu stratejisi bölgedeki yerel aşiretleri ve Türk unsurlarını da harekete geçirilmesi ve desteklenmesiyle takviye edilmiştir.

Dönemin karar alıcıları bakımından değerlendirildiğinde İngiltere’nin Musul’daki manda yönetimini sonlandırırken yapmış olduğu tercih Türkiye açısından açık bir şekilde temel değer, önceliklere olduğu kadar saygınlığa yönelik ağır bir tehdit olarak görülmüştür.

Türkiye Lozan Konferansları sırasında (11 Kasım 1922– 24 Temmuz 1923) Musul’un statüsü konusundaki uyuşmazlığı İngiltere ile yürütmekte olduğu diplomatik-siyasi müzakereler sonucunda anlaşarak halledebileceğine inanırken – ki çözümün ertelenmesinde bu inanç vardır- diplomatik, hukuki ve siyasi müzakerelerde istediği sonuca ulaşamayacağını fark etmiştir. Dolayısıyla kararlılığını göstermek amacıyla gerektiğinde askeri yöntemleri de uygulayabileceğinin işaretlerini vermekten kaçınmamıştır. Nitekim vermiş oldukları notlar ve gerçekleştirmiş oldukları askeri saldırılarla bu düşüncesini uygulamaya geçirmiştir.

Musul krizinin statüsü konusundaki uyuşmazlık İngilizlerin Mondros mütareke dönemindeki bir maddeye dayandırdığı işgalle başlamaktadır. Meselenin konuşulmaya başlandığı Lozan konferansından meselenin çözüldüğü 5 Haziran 1926 yılında yapılan Türkiye - Irak sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşmasına kadarki süreçte Türkiye bölgedeki haklarından asla vazgeçmemiş ve niçin burası Türkiye’ye ait olması gerektiği konusundaki iddialarını her düzeyde sürdürmüştür. Bununla birlikte Türkiye kriz olarak adlandırılan süre içerisinde duruma göre farklı zamanlarda farklı tepkiler vermiştir.

Bu açıdan bakıldığında iki ülke arasında karar alıcıların kriz yönetimi bakımından yoğunlaştıkları evre 29 Eylül 1924 - 5 Haziran 1926 arasındadır. Bu evrede tarafların diplomatik-siyasi ve hukuki girişimlerinin yanı sıra Türkiye’nin zaman askeri güce başvurduğu görülmüştür. Bu dönem kriz yönetimi açısında bu şekildedir, uyuşmazlık Mondros Mütarekesine dayandırılarak Osmanlı devletinden Musul'u kendilerine bırakmalarını istemeleri ve Musul’u 15 Kasım 1918 tarihinde işgal etmeleriyle başlamıştır.

Musul’a çatışma - kriz ilişkisi açısından bakıldığında tekrarlayan çatışma; ortaya çıkış şekline göre bakıldığındaysa gelişen kriz özelliği göstermektedir. Türkiye ve İngiltere arasında bu konuda yürütülen müzakerelerde başarı veya uzlaşı sağlanabilmiş olsaydı uyuşmazlığın çatışmaya, çatışmanın “kriz”e dönüşmesi engellenebilirdi. Dolayısıyla Türkiye’deki karar alıcılar İngiltere’nin süreç içerisinde Musul’un Türkiye’ye ait olmadığı görüşünde ısrar edeceğini ön görmüştür  ve  buna karşı stratejiler geliştirmiştir. Krizi tetikleyen aktörün başından beri İngiltere (devlet) olmuştur. Yani Krizler boyunca tetikleyici eylem dışarıda olmuştur. Krizde taraf aktör sayısı iki taraflı olmuştur. Başka herhangi bir devlet müdahil olmamıştır.

Kriz çıkaran tarafın niyetine, eylemin İngiltere tarafından gerçekleştirilmiş olduğu düşünüldüğünde,  İngiltere’nin o dönemdeki ulusal, bölgesel ve uluslararası koşullar açısından Türkiye ile doğrudan bir kriz yaratma arzusunda olmadığını söylemek mümkündür. İngiliz karar alıcılar henüz savaştan çıktıkları ve ekonomik olarak ciddi sıkıntılarla boğuştukları için üstelik savaşta ölen İngiliz askerlerinin ailelerinin yoğun bir hoşnutsuzluğu karşısında böyle bir şeyi tercih etmek istemeyeceklerdir. Fakat bu dönemde İngilizler bölgedeki zenginliğin farkında oldukları için bu konuda geri adım atmayı arzulamadıkları görülmektedir.

Krizi genel niteliğine/kategorisine göre değerlendirdiğimizde Türkiye krize algısal güvenlik ve meşruiyet perspektifinden yaklaşmıştır; içerik açısından bakıldığında ise askeri, güvenlik, diplomatik, siyasi, hukuksal ve ekonomik alanlarını kapsamaktadır. Musul Türkiye açısından stratejik öneme sahip olduğunda askeri ve güvenlik içeriği olmuştur. Meseleyi İngilizlerle tek başında halledemeyeceği için siyasi, hukuki ve diplomatik yolları denemiştir. Tüm bunlarla birlikte bölgenin ciddi bir ekonomik getiri bulunmaktadır.   

Krizin tetikleyicileri sözlü eylem, siyasi ve şiddet içermeyen diğer olarak tasnif edilebilmektedir.Kriz yaratan olaya ilk tepki siyasi ve şiddet içermeyen askeri eylemleri kapsayan çoklu tepki şeklinde olmuştur. Kriz tetikleyicisinin şekliyse meşruluk sorgulanması isyan ve ayaklanma, sabotaj eylemleri, protesto, yıkıcı faaliyet yıpratma şeklinde kendini göstermiştir.

Krize söz konusu olan tehdidin ciddiyeti baskı, siyasive toprak bütünlüğü olarak gözlemlenmiştir. Özellikle Musul’un misak-i milli sınırları içerisinde zikredilmesi ve bunun dışında İngilizlerin Hakkâri’nin meşruiyetinin sorgulanmasıyla toprak bütünlüğü meselesi krizin tehdidi konusunda karar alıcıyı zorlamıştır. Kriz boyunca farklı zamanlarda farklı stratejiler izlenmiştir fakat buna rağmen ağırlıklı olarak Türkiye'nin kriz yönetim stratejisi kapasite testi, karşı tarafın yanlış hesap yapmasını önlemek için kararlılık ve azim gösterme ve sınırlı tırmandırma şeklinde kendini göstermiştir. Üstelik karşısında dönemin en güçlü ülkesi İngiltere olduğu için de Türkiye'nin kriz yönetim tekniği müzakere, yargı-tahkim ve şiddet içermeyen çözümler şeklinde görülmüştür.

İngiltere’nin kriz yönetim stratejisi biraz farklı olmuştur. Çünkü karşındaki kendinden daha güçlü veya muadili bir devlet değildir. Dolayısıyla kontrollü baskı, şantaj ve yıpratma stratejilerine başvurmuştur. İngiltere başlangıçta şantaj uygularken, Türkiye’nin kararlılığı sonrasında kontrollü baskı stratejisini tercih etmiştir. İngiltere, Türkiye’nin kendi istemini yerine getirmeyi reddederse bir şekilde acı çekeceği ve ciddi zarara uğrayacağı algısını bir çok defa oluşturmak istemiştir. Bunlar çoğunlukla da diplomatların çağrılıp konu hakkında aba altın sopa göstermeyle kendini göstermiştir. Alexander George’un ifadesiyle söylersek İngiltere, krizi Musul özelinde bir sorun olarak ele almayıp sanki bir Türk-İngiliz genel sorunu olarak ele alarak krizden maksimum fayda sağlamayı amaçlamıştır. İngiltere sonuç olarak maksimum faydayı sağlamıştır ama bunu şantaj stratejisiyle yapamayacağını anladıktan sonra değişik bir strateji (diplomasi) izlemeye başlamıştır.

İngiltere kriz yönetim tekniği olarak ağırlıklı olarak askeri olmayan baskı ve şiddet içermeyen çözümü kullanmıştır. Bunun dışında yer yer şiddet içeren çözüme da başvurmuştur.Kriz boyunca şiddetin seviyesi psikolojik stres ve baskı yaratma düzeyinde kalmıştır.

Kriz boyunca üçüncü aktör olarak herhangi bir devlet müdahil olmamıştır, sadece uluslararası örgüt olarak Milletler Cemiyeti olaya müdahil olmuştur. MC’nin davranışı da arabuluculuk, hakemlik – tahkim görevi şeklinde görülmüştür. Cemiyet'te İngiliz hâkimiyeti olduğundan tahkim için başvurulan konularda Türkiye aleyhine kararlar alınmıştır.

 

Perşembe, 08 Ekim 2015 17:46

Ana Sayfa-1926-1927 Bozkurt-Lotus Krizi

LOTUS-BOZKURT DAVASI

(2 Ağustos 1926 - 7 Eylül 1927)

 

ÖZET

Midilli açıklarında çarpışan Bozkurt adlı Türk gemisi ile Lotus adlı Fransız gemisinin yol açmış olduğu krizdir. Çarpma sonucunda Bozkurt gemisi batmış ve 8 Türk gemici ölmüştür. Fransız gemisi Lotus kazazedelerle beraber İstanbul'a gelince adli süreç başlatılmış ve yapılan yargılama sonucunda her iki geminin kaptanı da kazadan sorumlu tutularak cezalandırılmıştır. Dava sırasında Fransız kaptanın avukatının yargılama yetkisi konusunda yapmış olduğu itiraz kısa sürede Türkiye ile Fransa arasında bir krize yol açmıştır. Kriz sırasında iki ülke bir hakemlik sözleşmesi imzalayarak konuyu Uluslararası Daimi Adalet Divanı'na götürmeye karar vermiştir.

Divan 7 Eylül 1927 tarihinde vermiş olduğu kararda Türkiye'nin kazaya yol açan sorumluları yargılamasının uluslararası hukuka aykırı bir işlem olmadığına karar vermiştir. Dava siyasi açıdan Lozan Barış Antlaşması ile kaldırılmış bulunan adli kapitülasyonlar konusundaki tartışmalar açısından ve uluslararası hukuk kitaplarında devletlerin yetkileri konusunda örnek olay olarak incelenmesiyle ayrı bir öneme sahiptir. Ayrıca uluslararası hukukta işlenen her hangi bir cürümde yargılamanın suçun başladığı yerde mi, yoksa neticelendiği yerde mi yapılacağı meselesi yeniden gündeme gelmiştir.

 Davanın sonucuna göre uluslararası sözleşmelerde açıkça belirtilmeyen ve kural bulunmayan konularda devletin yargı yetkisini açık bir şekilde sınırlayan bir kuralın olmadığı konularda devletlerin yargı yetkisine sahip olduklarına dair önemli bir ilke teamül haline gelmiştir.Kısaca Lotus-Bozkurt Davası, Türk dış politikasında hukuki niteliğiyle tebarüz etmiş “krizleşememiş bir kriz örneği” olarak karşımıza çıkmıştır.

 

GİRİŞ

         İngiltere’nin baskın aktör olduğu bir uluslararası sistem; MC ve "Wilson İlkeleri"ne rağmen bu dönemde I. Dünya Savaşı’nın galip çıkan devletleri ile yenilgiyle çıkan devletleri arasındaki rekabetin izleri gözlenmektedir. Dolayısıyla bu süreç Avrupa’da dayatılan barış koşullarını değiştirmeyi hedefleyen ülkeler bakımından geçici bir dönemdir. İmparatorluklar dönemi sona ererken uluslararası topluma yeni ulus devletler katılmış, kurulan devletlerden bir kısmı ise emperyal güçlerin mandaterliği altında sisteme dahil edilmişlekenbirtakım ülkeler tam bağımsızlık yönünde politikalar izlemeye çalışmaktadır.  Genel olarak uluslararası sitemin yapısına bakıldığında klasik güç dengesine dayanan çok kutuplu bir yapı arz etmekteyken, sistem düzeyi açısından yukarıda da belirtildiği gibi dominant- baskın sistem mevcuttur. Kriz sürecinde uluslararası gündemi baskın – süper güçler arası siyasi-diplomatik çatışma ile küresel ekonomik ve finansal kriz işgal etmektedir. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’na (Büyük Buhran)  sebep olan olayların zeminin teşkil edildiği yıllara denk düşmektedir.

         Bölgesel sistemde uluslararası sistemin karakteristik özelliğini taşıdığı görülmektedir. İmparatorluğun gücünde uzun, yorucu ve maliyetli savaşlardan kaynaklanan bir düşüş söz konusu olsa da İngiltere Ortadoğu bölgesinde hala siyasal etkinliği en yüksek ve en güçlü aktör olarak yer almaktadır. Bununla beraber yükselen güç olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin olduğu görülmektedir. Küresel anlamda etkisi ve gücü günden güne artmasına rağmen Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Monreo Doktrini çerçevesinde izlemiş olduğu izolasyonist politika nedeniyle henüz bölgeye nüfuz edememiştir. Bölgede İngiltere dışında Fransa’nın önemli bir tesir alanı mevcuttur. Kriz sürecinde bölgesel alt sistemde (Ortadoğu- Ege) İngilizlerle birlikte Fransızların hâkimiyeti söz konusudur. Neredeyse tamamı manda rejimiyle yönetildiği ülkelerin yer yer isyanlara kalkıştığı bir dönemde, Türkiye İstiklâl Harbi’nden (19 Mayıs 1919 - 11 Ekim 1922) henüz çıkmıştır. Buna rağmen rakibi Fransa’yla askeri güç açısından masada denk bir şekilde görüşme imkanına sahip olamamıştır.

         Dış politikaya ilişkin kararların alınması ve uygulanması bakımından kamu bürokrasisinin dayanmış olduğu anayasal ve yasal zemin önem kazanmaktadır. Karar alma ve uygulama süreci siyasal rejimin dayanmış olduğu esaslar çerçevesinde şekillenmektedir. 1923’te ilan edilen Cumhuriyet rejiminin anayasal zemini 1924 yılında kabul edilen 1924 Anayasası ile değişikliğe uğramış ve Meclis Hükümetleri dönemi sona ermiştir. 1924 Anayasası Türkiye’ye güçler ayrılığı ilkesine dayalı olmakla birlikte tek partili otokratik bir sivil siyasal rejim getirmiştir.

         Dönemin siyasi karar alma süreci hukuki olarak 1924 Anayasası tarafından belirlenmektedir. Anayasaya göre güçler ayrılığı ilkesi söz konusudur ve dış politikaya ilişkin kararlar özü itibariyle yürütme erkini, dolayısıyla görev, yetki ve sorumluluğunu elinde bulunduran Bakanlar Kurulu tarafından alınmaktadır. Anayasaya göre Yürütme erkinin başında siyasal bakımdan sorumsuz olan Cumhurbaşkanı bulunmaktadır. Cumhurbaşkanının almış olduğu kararların siyasi sorumluluğu ise Bakanlar Kurulu ve ilgili bakan tarafından üstlenilmektedir.

         Diğer yandan günümüzden farklı olarak dış politika konusunda ve diğer iş ve işlemlerde olduğu gibi hükümet, yasama organına, TBMM’ye karşı sorumludur. TBMM’nin denetimine tabidir. TBMM bu yetkiyi genel görüşme, gizli görüşme, gensoru, yazılı-sözlü soru önergeleri ile kullanabilmektedir. Ayrıca Hükümetin yapmış olduğu uluslararası antlaşmaların yürürlüğe girmesi, uluslararası örgütlere üyelik, savaş ilanı ve silahlı kuvvetlerin yurtdışına gönderilmesi, yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’ye gelmesi gibi konularda da TBMM’nin konuyu görüşmesi ve bir karar ve/ya yasa ile uygun bulmasına bağlıdır. Hükümet yaptığı işlerden TBMM’ye karşı yükümlü olması çok büyük aksaklıklara neden olmasa da karar alma sürecinin yavaşlamasına neden olmuştur.

         Krize özgü olayda dikkate değer hukuki bir durum sözkonusudur. Kaza gerçekleşmeden kısa bir süre önce (1926 Temmuz) TBMM Türk Ceza Kanunu’nun da değişiklik yaparak 6. maddesinde “Bir yabancı tarafından, yabancının memleketinde Türk veya Türkiye aleyhine cezayı gerektiren bir suç işlenir ve yabancı da Türkiye’de bulunursa yargılanabilir. Dönemin Fransa’sının kanunlarına göreyse davacı davasını dilerse dava açılan yerde, dilerse iki gemiden herhangi biri bir Fransız limanına geldiği takdirde oranın mahkemesine ikame etmekte muhtardı. Gidilen limanın, geminin zaten gideceği bir liman olup olmaması muallâktı”.[1]

         1924 Anayasası'nın çizmiş olduğu çerçeve içerisinde devletin dış ilişkilerini yürütme Bakanlar Kurulu’nun görev, yetki ve sorumluluğundadır. Bununla birlikte dış politika kararlarını alınması ve uygulanması sürecinde siyasi karar alıcıların tercihlerini kolaylaştıracak bilgi ve deneyim yine kamu bürokrasisi içerisinde bulunmaktadır. Hariciye Vekâleti (Dışişleri Bakanlığı) dış politikanın diplomatik, siyasi ve kimi zaman hukuki kısmını şekillendirirken, Milli Müdafaa Vekâleti (Savunma Bakanlığı), Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Genelkurmay Başkanlığı) dış politikanın güvenlik ve savunma kısmını destekleyen bilgi ve seçenekleri üreterek Hükümetin dış politikasının oluşumunda yardımcı olurlar.

Daha alt düzeyde ve nadir olmakla birlikte kimi zaman Hükümetin dış politika kararlarını verirken ihtiyaç duyduğu bilgiyi istihbarat ile ilgilenen Milli Amele Hizmet Teşkilatı (Milli İstihbarat Teşkilatı) sağlayabilmektedir. Krizi süresince taraflar arasındaki iletişim; hükümet başkanları ve dışişleri bakanları (daha az) ve bürokratlar düzeyinde sürdürülmüştür.

         Lotus-Bozkurt Davası krizinde Türkiye’de bu dönemde Atatürk Cumhurbaşkanı, İnönü ise Başbakan olarak dış politikayı belirleyen yürütme erkini ellerinde bulundurmaktadır. Anayasa gereği siyasal sorumlu olmayan Cumhurbaşkanı Atatürk’ün karizmatik liderliği çoğu kez dış politikada önemli kararların alınmasında etkili olmuştur. Genellikle dış politika kararlarının alınması sırasında dar bir kadronun sürece dahil olduğu görülmektedir. Cumhurbaşkanı, başbakan, dışişleri bakanı bu kadronun çekirdeğini oluştururken savunma bakanı, içişleri bakanı, genelkurmay başkanı sürece dahil edilen diğer aktörler olmaktadır.

         Henüz kapitülasyonlardan kurtulmuş Türkiye’nin rüşdünü ispat etmiş olduğu bir dava olması sebebiyle karar alıcılar tarafından krizi yönetmek önemli bir vatan meselesi olarak görülmüştür. Siyasi sorumluluk Cumhurbaşkanı olarak Atatürk ve Başabakan olarak İsmet İnönü’nün üzerinde olmuş olsa da kendilerinin çok yoğun bir mesai harcadığı gözlemlenmemiştir. Buna rağmen davayı takip için yetkilendirdikleri Adalet Bakanı M. Esat [Bozkurt]’un da arkasında durmuşlardır.

         Bu süreçte bir çok krizden farklı olarak dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat [Bozkurt] (1924-1930) baskın aktör olarak öne çıkmaktadır. Krizde atfetttiği önem davayı başkasına bıramayıp doğrudan kendisinin üstelenmesinden anlaşılmaktadır. Aslında Bozkurt’un meseleye ilgilisi yeni oluşmuş değildir. Kendisi Fransa’da hazırlamış olduğu doktora tezinde “Osmanlı kapitülasyonları rejimi üzerine : Tarih ve metinlerin ışığında kapitülasyonların hukuki özellikleri” başlıklı bir çalışma kaleme alınmıştır. Bu durum kendi düşündüklerinin hayata geçirilmesi açısından da ayrıca öneme sahiptir. Mahkemede yargıçaları ikna etmesi ve farklı örnek olaylardan kıyas yapabilmesinin altında bu arka plan yatmaktadır. Kriz esnasında Türkiye adına La Haye’de davayı savunan M. Esat [Bozkurt]’un baskın rolü tarihe şu şekilde kaydedilmiştir:

‘Bir gün, Atatürk beni [Mahmut Esat Bozkurt] nezdlerine çağırdılar. Meseleyi bir daha izah etmemi istediler. Anlattım ve sözlerimi şöyle tamamladım:

‘Paşam, Lahey Adalet Divanı’na gidelim. Kimin haklı olduğu orada meydana çıksın. Ben, hakkımızdan eminim. Müsaade ederseniz, davamızı ben müdafaa edeyim. Kaybedersem, memlekete bir daha dönmem; fakat kazanacağız. Hem, Adalet Divanı önüne gitmeden Fransız’ların dediğini yapacak olursak, Fransız devletinin tehditleri karşısında boyun eğmiş olacağız. Bu da, onlara diğer meselelerde aynı tehditleri öne sürmek cesaretini verecektir. Halbuki, Lahey Divanı’na gidersek davayı kaybetsek dahi şeref ve haysiyetimiz zedelenmez. Zira milletlerarası bir mahkemenin hükmüne uymak şerefsizlik değil, bilâkis büyük şereftir.’

Bu sözler üzerine Atatürk bana ‘Güle güle git. Kazanacaksın. Kazanmasan da memleket seni bağrına basacaktır’ dedi.’[2]

         Dış politikanın hassas dengeleri çerçevesinde Cumhurbaşkanı olarak Atatürk’ün dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras aracılığı ile dış politika gündemine dair bilgi sahibi olduğu, özellikle de Lotus-Bozkurt davası sözkonusu olduğunda Mahmet Esat [Bozkurt]’tan zaman zaman bilgi aldığı görülmektedir.

          Bütün bu durum dikkate alındığında karizmatik bir lider olarak Atatürk’ün dış politikaya ilişkin kararlarını verirken kararını kolaylaştıracak ayrıntılı bilgi ve seçenekler edinmek amacıyla çok çeşitli aktör ve kaynaktan yararlanmış olduğu anlaşılmaktadır. Nihai siyasi kararı verme aşamasında tercihini/görüşünü hükümete bildirmekte ve çoğunlukla bu karar uygulanmaktadır.

         Liderlik özellikleri bakımından Atatürk’ün konumu itibariyle “baskın lider” olduğu söylenebilir. Algısal, bilişsel özellikleri ve kapasitesi ile özellikle dış politika alanında Hükümetin siyasası üzerinde etkili olduğu görülmektedir. Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak Hükümetin almış olduğu kararlara etkisi, kimi durumlarda doğrudan süreci etkileyecek kararları alarak bürokrasiyi hatta Hükümeti yönlendirmesi Başbakan İnönü’nün tepkisine de neden olur.

         Lotus-Bozkurt Davası krizi boyunca Türkiye’deki bu durumun tekrarlandığı görülmektedir. Kriz uzunca bir süreye yayılmasına rağmen karar alıcıların yapısında ciddi bir değişiklik olmamıştır. Kriz boyunca ülke tek parti yönetimince idare edilmiştir. Kısaca kriz boyunca Atatürk ve İsmet İnönü ve dışişleri bakanının aktif katılımı dışında, dönemin Türkiye’sinde kurumsal bir karar alma birimi olarak Bakanlar Kurulu mevcut olmasına ve kararların kurulda onaylanmasına rağmen,dışişleri ve adalet bakanları sürece dahil olmuştur. Yani kararlar sınırlı sayıda, ülkeyi sivil otoriter rejimle yöneten küçük grup tarafından (1-5 kişi) alınmıştır. Buna ek olarak Türkiye’nin Paris Maslahatgüzarı Fetih bey’in zaman zaman kriz yönetim sürecine dahil edildiği görülmektedir.

         Krizin diğer muhatabı Fransa’ya gelince, siyasi istikrarsızlığın yaşandığı bir dönemde Üçüncü Cumhuriyet'in 12. cumhurbaşkanı olarak görev yapan isim Gaston Doumergue’dır  (13 Haziran-1924 - 13 Haziran 1931- Radikal – Sosyalist Parti). Başbakanlık görevini ise beş defa başbakanlık yapan, Lozan Konferansı'nda Fransa delegasyonuna başkanlık eden Raymond Poincaré (23 Temmuz 1926 – 29 Temmuz 1929) yürütmektedir. Özellikle Lozan’daki görüşemelerde aktif olarak yer alması, krizin özü itibarıyla Lozan’daki kapitülasyonlar meselesine temas etmesinden ötürü Poincaré’in davayla yakından ilgilendiği görülmüştür.

         Bununla birlikte Fransa adına kriz Dışişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı tarafından yönetilmiştir. Fransa adına davayı Paris Hukuk Fakültesi'nde müderris Mösyö Basdevant savunmuştur. Buna rağmen Fransız karar alma mekanizmasında bürokrasi ve kurumsal yapı tam olarak işletilmiştir.  Kriz boyunca ikitdarda Raymond Poincaré (23 Temmuz 1926 – 29 Temmuz 1929) hükümeti bulunmaktadır. Liderlik özellikleri bakımından Fransa’da gelişmiş bürokratik bir yapılanmadan dolayı krize etki eden “baskın lider” etkisi pek görülmemektedir. Karar alma sürecine, yukarıda belirtilenler dışında her hangi başka bir aktör önemli bir katkıda bulunmamıştır.

         Kriz sürecindeTürkiye’nin ulusal gündeminde öne çıkan konulardan başlıcaları şunlardır: ekonomik, mali sorunlar, kamu düzenini kurma  ihtiyacı, siyasi çekişmeler, ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğü ve yeni bağımsız devletin kurulması. 1923 sonrası Türkiye bakımından devrimin yerleştirilmeye ve Lozan’dan arta kalan sorunların çözülmeye çalışıldığı bir döneme işaret etmektedir. Bu dönem aslında modern bir devlet yaratmanın sıkıntılarını içermektedir. Bir yandan ulus devlete dayalı cumhuriyet rejimi yerleştirilmeye çalışılırken diğer yandan buna direnen ve süreci tökezleten gruplarla da mücadele edilmek zorunda kalınmıştır. Toprak ve insan kayıplarıyla, savaşlarla küçülen bir imparatorluktan bir cumhuriyet, ulus devlet yaratılmıştır. Yeni bağımsızlığını kazanan Türkiye ayrıca kamu düzenini kurma ihtiyacı, ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğü ve iç isyanlar - ayrılıkçı taleplerle uğraşmakla meşguldür.

         Tüm bunlara ek olarak Türkiye bir yandan da emperyal devletlerin eski alışkanlıklarını terketmeleri konusunda onlarla mücadele etmektedir. Batılı ülkeler daha önce elde etmiş oldukları kapitülasyonlardan Lozan’da mahrum bırakılmış olsalar da bunun uygulamadaki yansımaları pek kolay olamamıştır. Bu krizin Türk karar alıcıları tarafından önemli görülmesindeki neden de büyük oranda buradan kaynaklanmıştır. 1927 yılında yapılan Cumhuriyet döneminin ilk nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusu 13.648.270’tir. Toplam nüfusun %75,78’i köyde, %24,22’si şehirlerde yaşamaktadır. Nüfusun 6.563.879’u erkek, 7.084.391’i ise kadınlardan oluşmaktadır. Sivil otoriter bir rejimin hakim olduğu Türkiye’de bu yıllar aynı zamanda modern hayata adapte olmak için bir takım reformaların hayata geçirildiği yıllardır. Türk Kadınının Medeni ve Siyasi Haklarına kavuşması, Medeni Kanun'un Kabulü, Türk Ceza Kanunu, medreselerin Kapatılması, Hilafetin ilgası, harf devrimi bunlardan bazılardır. Cumhuriyet dönemi yöneticileri seküler ve laik bir devlet öngördüğü için buna karşı çıkan önemli bir muhalif kesim bulunmaktaydı. Gerçi bu dönemde etkiler oldukça zayıflamış bulunmaktadır.  Kemalist rejim iç siyasette büyük oranda öngördüğü büyük değişiklikleri gerçekleştirimiştir. Bu durum Fransızlarla olan ilişkilerde ve kriz yönetimi için önemli ve olumlu bir gelişmedir.

Kriz sürecinde Fransa’nın ulusal gündeminde mali sorunlar ve insan hakları ihlalleri (özellikle de sömürge topraklarında) yer almaktadır. Buna karşın Fransızlar daha çok ekonomik meselelerle ve ülke dışındaki askerlerin durumuyla uğraşmaktadır. Ülkede siyasi istikrarsızlığın yaşandığı bir dönem yaşanmaktadır. Dünya Savaşı'ndan dolayı bozulan ekonomik sıkıntılar ve ülke dışında sömürgelerde savaşan askerlerin varlığı kamuoyunda rahatsızlığa neden olmuştur. Sivil otoriter bir rejimle yönetilen Fransa’da bu dönem sömürgelerde bağımsızlık savaşlarının başlandığı yıllara denk düşmekte ve buralarda  kayıplar günden güne artmaktadır. Kriz boyunca Fransa çoğunluk hükümetince (Radikal Sosyalist Parti) idare edilmekte ve ülkeda demokratik bir rejim mevcuttur. Ayrıca kendisine bağlı manda rejimlerindeki isyanları bastırmakla meşgul olmaktadır.

Lotus-Bozkurt olayına uyuşmazlık, çatışma, kriz öyküsü ve temel bilgiler açısından bakıldığında ortaya şöyle bir tablo çıkmıştır.

Osmanlı İmpratorluğunun küllerinden doğan yeni Türkiye Cumhuriyeti birçok zorlukla karşılaşmıştır. Osmanlı’dan devrolunan sıkıntıların, buhranların yanı sıra yeni bir devlet olarak üstesinden gelmesi gereken birçok sorun bulunmaktaydı. Yeni kurulan Cumhuriyet yönetimi savaşlardan, zorunlu göçlerden yeni çıkmış askeri, iktisadi ve sosyal açıdan sorunlarla mücadele etmekteydi. Bundan dolayıdır ki, büyük güçlerle yapmış olduğu antlaşmalarda eşit şartlarda müzakere edilememekte ve çoğunlukla da Türkiye aleyhine sonuçlar / belirsizlikler içermekteydi. Bu dönemde özellikle yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla büyük emperyal güçlerle anlaşmazlık oluşturan birçok konuyla karşı karşıya kalınmıştır. Lotus-Bozkurt davası bunlardan önemli bir tanesini oluşturmaktadır. Lotus-Bozkurt krizi, özünde kapitülasyonlarla mücadele sorunudur. Karşınıza askeri ve siyasi güç olarak büyük bir güç bulunmakta fakat buna rağmen eğemenliğinde taviz vermek istemeyen bir ülke bulunmkataydı. Bu anlamda krizi suhuletle yönetmek ayrı bir öneme sahiptir.

Uyuşmazlık evresi, kazanın yapıldığı andan sonra başlamıştır. Daha öncesinde Türkiye-Fransa arasında söz konusu kriz hakkında herhangi bir olay gerçekleşmemiştir. Krizin öyküsü gerek Fransa’ın gerekse de Türkiye’nin Divan’a yapmış oldukları savunmada şöyle hikaye edilmektedir. 1 Ağustos 1926'da Kuruçeşme'den aldığı kömür yükü ile Mersin'e gitmek isteyen Bozkurt gemisi ile Messageries Maritimes kumpanyasına ait Lotus adlı yolcu gemisi Sığrı (Midilli) Limanı önünde 2 Ağustos saat 23.30’da çarpıştı ve Bozkurt gemisi ikiye bölündü ve kaza sonucunda 8 Türk vatandaşı hayatını kaybetti. Kazada hasar görmeyen Lotus yoluna devam ederek ve seyahat programını takip ederek İstanbul'a doğru yola çıkmıştır. Lotus’un İstanbul’da demir atmasıyla kazada hayatını kaybedenlerin yakınları Cumhuriyet Savclılığı’na (müddei umumî) müracaat etmiş ve Lotus aleyhine bir dava mektubu hazırlatmışlardır. Yapılan şikâyet üzerine 3 Ağustos’ta Cumhuriyet Savcılığınca her iki kaptan aleyhinde dikkatsizlikten doğan adam öldürmeye ilişkin açılmış davayı soruşturmaya başlanmıştır.

4 Ağustos’ta Fransız makamlarına bir rapor sunarak bir örneğini de Liman Başkanlığı'na veren Fransız gemisinin Yardımcı Kaptanı Demons ve geminin iki tayfası, 5 Ağustos’ta Türk makamları tarafından konu hakkında tanıklık yapmak üzere karaya davet edilmiştir. Fransız makamlarına haber verilmeksizin geçici tedbir olarak Lotus Yardımcı Kaptanı Demons ve Bozkurt kaptanı Hasan Bey tutuklanmıştır. Sorgulamanın uzun sürecek olması sebebiyle Demons’un tutulmasına ve Lotus’un seferine devam etmesi bildirilmiş fakat Lotus taifesi, Demons serbest bırakılmazsa kendilerinin de hareket etmeyeceğini Türk yetkililerine iletmiştir. 5 gün limanda kalan tayfa şirket yetkililerinin ve Fransa Knsolosluğu'nun emriyle seferlerine kaldıkları yerden devam etmiştir.

İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından başlatılan davanın duruşması 28 Ağustos 1926 tarihinde yapılmıştır. Bu esnada Yardımcı Kaptan Demons, Türk adli makamlarının kendisini yargılama hususunda yetkili olmadığını ileri sürmüştür. Fakat bunun bir Fransız vatandaşının iddiası olması dolayısıyla uyuşmazlığın başlangıç noktası olarak referans alınmamaktadır. Çünkü olay bu haliyle hala rutin ve basit bir dava niteliğini korumaktadır. Şayet Demons itiraz etmemiş olsaydı veya Fransız hükümeti olaya müdahil olmamış olsaydı Lotus-Bozkurt krizinden bahsetmek mümkün olmayacaktı. Ardından Messageries Maritimes kumpanyası Fransız Denizcilik Cemiyeti vasıtasıyla davaya karşı çıktığını iletmiştir. Yani dava ilk önce Türkiye Cumhuriyeti ile Demons (veya Fransız Denizcilik Cemiyeti) arasında vuku bulmuştur ve bu haliyle henüz bir dış politika krizi niteliği kazanmamıştır. Ne zaman ki Fransa’nın yapmış olduğu ikili resmi olmayan görüşmeler olumsuz sonuçlandı, Fransa olaya resmen müdahil olmaya karar vermiştir. Fransa’nın itirazıyla basit bir dava  artık dış politika krizine giden bir yolda uyuşmazlık aşamsını başlatmıştır.

Olaydan haberdar Fransa hükümeti İstanbul maslahatgüzarı aracılığıyla Demons’un bırakılması hususunda bazı girişimlerde bulunmuştur. Fakat bu girişimler, yazışmalardan anlaşıldığı kadarıyla farklı diplomatik yolları kullanmak ve Dışişleri Bakanlığı'ndan ve yetkili bürokratlardan oluşan yetkililerle şifahi görüşmeler olmuştur. Görüşmelerden anlaşıldığı kadarıyla Fransa’nın sorunu resmi kanalları kullanmadan aracılar vasıtasıyla çözeceklerini planlamışlardır. Dolayısıyla kaza ve Yardımcı Kaptan Demons’un itirazı ancak uyuşmazlığa sebep olan unsurlar olarak görülmektedir. Her ne kadar Fransa daha sonra Lahey Daimi Adalet Divanı'nda tutuklanma sonrasında Fransa Maslahatgüzarı'nın bunu derhal protesto ettiğini ifade etse de, Türk makamlarınca bu kati bir dille yalanlanmış ve Fransız makamlarınca iddia ispat edilmemiştir. Yine yazışmalardan ve notalardan Fransa’nın resmi olarak müdahil olması Türkiye’nin tavrında bir değişiklik olmayacağının anlamasından sonra gerçekleşmiştir.

Fransız sanığın itirazları sonrasında, dava konusunda yetkili olduğunu bildiren mahkeme tarafından 11 Eylül’de davanın ikinci duruşmasını yapılmıştır. Fransa Yardımcı Kaptan Demons’un Lozan Antlaşması’nın 13. maddesine istinaden 3.000 Lira nakdi kefaletle serbest bırakılmasını talep etmiştir ve bu talep 13 Eylül tarihinde mahkemece kabul edilmiş, Demons serbest bırakılmıştır.

Mahkeme kararını 15 Eylül’de vererek, her iki tarafı da suçlu bulmuş Yardımcı Kaptan Demons, 80 gün hapis cezasına ve 22 Lira para cezasına mahkum etmiştir. Hasan Bey’e ise, biraz daha yüksek bir cezaya mahkum edilmiştir. Cumhuriyet Savcısı bu karar aleyhinde temyiz başvurusunda bulunmuş ve kararın yerine getirilmesini erteletmiştir. Böylelikle uyuşmazlık dönemi resmen başlamıştır.

Fransa’nın mahkemeden nakdi kefaletle Demons’un serbest bırakılmasını istemesi krizin seyri açısından önemli sonuçlar doğuracaktır. Fransa açısından büyük bir öngörüsüzlük; Türkiye açısında önemli bir koz olarak tarihe geçecektir. Görüleceği gibi uyuşmazlık döneminde Türkiye’nin yargı yetkisinin olmadığını ileri sürmekle Fransa’nın daha aktif olduğu bir süreçten bahsedilmektedir.

Klasik kriz incelemelerinde zorunlu olmamakla birlikte rakipler arasında uyuşmazlık sonrasında bir çatışma dönemi yaşandıktan sonra kriz aşamasına geçilir. Krizleşememiş bir kriz örneğiolarak[3] Lotus –Bozkurt Olayı, uyuşmazlık evresi belirgin olmakla birlikte çatışma ve kriz evreleri iç içe girmiştir. Dolayısıyla çatışmanın nerede başlayıp nerede krize dönüştüğünü tespit edebileceğimiz çok büyük bir olay ve belirgin net bir çizgi bulunmamaktadır. Bu kısımda hem kriz evresi hem de çatışma evresi- ki- her iki evrede büyük oranda hukuki ve diplomatik bir mücadeleden ibarettir- birlikte ele alınacaktır. Çatışma-kriz evresinde uyuşmazlık evresinin aksine Türkiye’nin daha aktif olduğu ve belirleyici bir rol üstlendiği süreçten bahsedilecektir. 

Türk adli makamlarının Yardımcı Kaptan Demons hakkındaki tavizsiz tutumu, Fransız Hükümeti ile Türkiye’deki temsilcileri tarafından birçok diplomatik girişime ve diğer bazı müdahalelere neden olmuştur. Fransa Türk hükümeti yetkililerine Demons’un bırakılması hususunda mahkemeye talimat vermelerini ve onun Fransız mahkemelerinde yargılanmasını talep etmiştir. Bu taleplere karşı Türk hükümeti yetkilileri ısrarla mahkemenin işleyişine karışamayacaklarını kendilerine iletmişlerdir ve Fransa’nın çok baskın olmasa da Türkiye’nin yargı yetkisi olmadığı iddialarına karşılık verilmiştir. Burada çatışmayı büyük oranda Türk yetkilileri oluşturmuştur. Tüm bunlara rağmen bu dönemde henüz karşılıklı bir nota gönderilmemiştir. Fransa hala sorunun çözümü konusunda kendileri lehine ümitli oldukları için üslubunda herhangi bir sertleşme olmamıştır. Türkiye’nin Ağustos ayı boyunca vermiş olduğu yanıtlar sonrasında Fransa’nın üslubunda farklılaşma söz konusu olmuştur.

Fransa 11, 17 ve 17 Ağustos 1926’da Ankara’ya yollamış olduğu notayla, Yardımcı Kaptan Demons’un tutuklanmasını protesto etmiş, tahliyesini gerçekleştirmek ve davanın Türk mahkemelerinden alınıp Fransız mahkemelerinde görülmesini talep etmiştir.[4]

Teklifin kabul edilmemesi üzerine (yaklaşık 15- 20 gün sonra/25 Ağustos) Fransız Hükümeti, “Adlî Salahiyete Mütedair” Lozan Antlaşması'nın on beşinci maddesi gereği Türkiye'nin yabancılar hakkındaki adlî salahiyetinin uluslararası hukuk prensipleri çerçevesince belirlediği ve Türk mahkemeleri Lotus'un nöbetçi kaptanı Demons aleyhinde takibat yapmağa yetkisinin bulunmadığını ileterek Türkiye’yi bunun hilafına hareket etmekle suçlamıştır. Fransa Divan’da konu hakkındaki savunması aynen şöyledir:

…Lozan'da 24 Temmuz 1923'te imzalanmış olan Teessüs ve Adlî Salahiyete Mütedair Mukavelenameye ve beynelmilel hukuka nazaran bir Fransız gemisinin nöbetçi kaptanı hakkında bu gemi ile bir Türk gemisi arasında açık denizde husule gelen bir müsademeden dolayı cezaî takibat salahiyetinin münhasıran Fransız mahkemelerine ait olduğuna;

Bu sebeple Türk adliye dairelerinin açık denizde Bozkurt ve Lotus arasındaki müsademe sebebi ile Demons hakkında haksız olarak takibat yapmalarının ve merkumu hapis ve mahkum etmelerinin mezkûr muka¬velenameye muhalif ve beynelmilel hukuk kaidelerine mugayir bulunduğuna [yönünde karar vermesini talep etmiştir] …

Fransa’nın iddialarına karşı ve olayın başlangıcından beri Türk hükümetinin olaya müdahil olmasını rica eden hükümet başından beri net bir tavır sergilemiştir. Bu tutum en net bir şekilde Mahmut Esat’ın Divan’daki savunmasında kendini belli etmiştir:

Reis efendi, muhterem ha­kimler, Türkiye ile Lozan Muahe­de­namesinin altına im­zalarını koy­muş olan devletler 15inci mad­denin tefsi­rinden değil kat'î met­ninden şu manayı çıkartı­yor­lar: "Türki­ye'de istisnai bir rejim mevcuttu" bu rejimin adı kapitü­lasyon idi, mütemeddin ve müs­takil bir devletin vak' ve haysi­yeti ile tevfîk edileme­yen bu rejim, Lozan Muahedesinin 28inci mad­desi ile tamamen ilga edildi, adlî salahiyet hak­kındaki Lozan Mu­kavelenamesinin 15inci mad­desi, Türkiye'nin bu hu­susta bütün milletlerde müşterek olan beynel­mi­lel usulden hiçbir kayd ve tahdid olmaksızın istifade etmesi hakkını tanı­yor.

Türk Hükümeti tutukluğun ve tahliyenin tamamen hakimin (yargının) takdirinde olduğunu ve olaya müdahale etmeyeceğini savunmuştur. Fransa her ne kadar Türkiye’ye yollamış olduğu notalarda ara ara bazı hükümet yetkililerinin bunu temin edeceklerini ifade etse de, büyük oranda ilk tavrını sergilenmiştir. Bu durum Türkiye Paris elçiliği üzerinden 14 Eylül 1926’da gönderdiği nota ile "Mösyö Demons'un tahliyesi elçiliğimiz için mucib-i memnuniyet bulunmuş olmakla beraber mahkeme kararının herhangi bir müdahale veya siyasi tesirden azade bir suretle ittihaz edildiğini arzetmeyi vecibe adderiz." şeklinde Fransa’ya açıkça ifade edilmiştir. Türkiye, Lotus'un nöbetçi kaptanı Demons aleyhinde takibat yapmağa yetkisinin bulunmadığını ileri süren Fransa’nın tutarsızlıkla hareket ettiğini ve hukuku keyfine / kendi çıkarlarına göre yorumladığını savunmuştur. Zira tutuklama sonrasında Fransa maslahatgüzarı, “Adlî Salahiyete Mütedair Lozan Mukavelenamesinin 13. Maddesine” dayanarak kaptanının nakdî kefalete serbest bırakılmasını talep etmekle Türkiye'nin adlî salahiyeti tanınmıştır.

Böylelikle krizi tetikleyen eylem Fransa’nın Türk hâkimlerinin davayı görme yetkisine itirazlarıyla başlamış, Türkiye’nin buna karşı argümanla vermiş cevapla kriz tırmanma evresine geçmiştir.

Tırmanma sürecinde her iki ülke basınında yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Bunun karar alıcıların tavırlarındaki sert tutumda etkisi olmuştur. Fransa basını Türkiye ve Türkler aleyhine haberler çıkarmakta ve Türkiye’nin devletler arası hukukunu bilmediği iddiası Fransız gazeteciler arasında tartışma konusu olmuştur. Genel olarak dönemin Türk basınının yaklaşımına baktığımızda Fransız Denizcilik Cemiyeti’nin başvurusunu Avrupalıların (Fransa’nın)Türkiye’yi henüz anlamadığı şeklinde değerlendirmektedir. Her iki ülkede krizi tırmandırmada asıl önemli rolün basının oynadığı görülmüştür.

Bununla birlikte dava basında gündeme geldiğinde Türkiye’den bir çok insan Fransız kaptan “Desmos’u serbest bıraksak iyi olur” görüşündeyken bazılarıysa, Esat’ın da içerisinde yer aldığı bir grup insan Bunu yaparsak Türkiye'nin devlet olarak uluslararası saygınlığınınım kalkacağı ve Lozan'da zor bela kaldırılan adlî kapitülasyonlar için kötü örnek olacağı düşünülmekteydi. Nihayetinde Mahmut Esat [Bozkurt], kâtip Ziya ve Veli beylerle 17 Temmuz 1927'de Lahey'e giderken hissiyatını dünya kamuoyuna şu şekilde dile getirmiştir: “İstediğimiz gayet basittir. Bütün medeni milletler hakkında olduğu gibi bunlar derecesinde medeni bir devlet ve milleti temsil ettiğine şüphe olmayan Türk milleti hakkında da hukuk-ı düvel esasatının bila kayd ve şart tanınmasıdır. Bütün beşeriyetin mal-ı olan açık denizlerde Türk ticaret vapurlarının ve Türk bayrağının hukuk-ı düvel prensipleri dahilinde muamele görmesi icab eder. Biz bunu istiyoruz, hak varsa -ki bunda şüphe etmek isteme- davayı kazanmaklığımız lâzımdır.” Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi Türkiye Fransa ile aralarındaki yargı yetkisi konusuna önemli bir anlam yüklemiş ve çatışmayı sürdürmeyi göze almıştır. Diğer tarafından bazı isimler bunun abartılmadan çözüme kavuşturulmasını önermişlerdir. Örneğin Yunus Nadi “Lotus meselesinde Türkiye’nin ilk hatası olarak, tutuklanan kaptanların kefaletle tahliye imkânını ilk hamlede görüp bunun engellenmesi gerektiğini belirtmiştir Kaptanlar kefaletle serbest bırakıldığına göre La Haye’e gitmeye gerek olmadığını belirtmiş, bu sebeple de Lotus hadisesini hiçten bir mesele olarak değerlendirmiştir.”[5] Fakat ilk grup ağırlıkta kaldığı için davaya devam edildi.

Böylelikle iki ülke arasında var olan uyuşmazlık artık kriz halini almış, karar alıcı artık krize yüklediği anlam doğrultusunda bir karar almak zorunda kalmıştır. Türkiye ya adli kapitülasyonları izin vermeyeceği konusundaki kararının arkasında duracak ya da yargı egemenliği konusunda taviz vermeyip Fransa ile karşı karşıya gelecektir. Türkiye siyasi bir maliyeti/riski olsa da ikinci seçeneği ulusal çıkarları açısından tercih etmiştir buna rağmen davanın Fransa ile  silahlı/askeri çatışamya dönüşmesini de arzu etmeyecektir.

Taraflar sorunun çözümü için başka yollara başvurmkatan geri durmamıştır. Haklılığından emin olan Türkiye, Fransa’yla doğrudan karşı karşıya gelmemek için konuyu Uluslararası Adalet Divanı’nın takdirine bırakmayı teklif etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, 2 Ekim 1926 tarihinde, "yargı yetkisi konusundaki uyuşmazlığın La Haye Divanı’na götürülmesi teklifini reddetmeyeceğini” ileterek sorunun çözümü için irade beyan etmiştir.

Türkiye bu işe rü’yete salahiyettar olduğu hususunda perverde ettiği kanaatte hiçbir şüphe ile malul olmadıktan başka işbu salahiyetin Lozan Muahedenamesinin müzeyyel ikamet ve salahiyet-i kazaiye ahitnamesinin C18 maddesinin sarahatine de müstenid olduğunu ilave ettikten sonra Fransa hükümeti bu hakk-ı kazasına itirazda musirr bulunduğu takdirde ihtilafın, Türk Hükümeti tarafından evvelce de teklif edildiği vecihle La Haye Beynelmilel Divan-ı Daimi Adaletine sürat-i mümkine ile havalesi münasip olacağı mütaalasında bulunmuştur”[6]

Türkiye’nin bu notasına 6 Ekim 1926 Pazartesi günü Fransa bu notaya: Fransız Hükümeti, 6 Ekim’de “teklif edilen çözüm şekline tamamıyla rıza gösterdiğini” şeklinde karşı nota vermiştir. Böylece krizin yumuşama evresine geçilmesinde Türkiye tarafından atılan bir adım söz konusu olmuştur. Türkiye Fransa’yla aralarındaki sorunu ilişkileri tahrip etmeden çözmenin yolunu bulmuştur.

Karşılıklı beyan notaları sonrasında her iki hükümet Divan’a sunulacak tahkimnameyi düzenlemek üzere heyetlerini belirleyip 12 Ekim 1926’da Tahkimname ile tespit edilmiş şartlar dahilinde meselenin çözümü için 27 Aralık 1926’da Divan’a başvurmuştur.

Böylece, kriz yönetimi açısından Türk karar alıcıları açısından krizin seyrini etkileyecek çok kritik bir karar verilmiştir. Zira 1924 yılında başlayan İngiltere ile Türkiye arasında yaşanan Musul Sorunu  5 Haziran 1926’da Türkiye’nin aleyhine sonuçlanmıştır. Sonucun böyle olmasında İngiltere’nin uluslararsı örgütler üzerindeki (Cemiyet-i Akvam) etkisi belirleyici olmuştur. Ülke çapında (özellikle de yöneticilerde) uluslararası örgütlere karşı itimadın düşük öldüğü bir dönemde bunun Divan’a sevkedilmesi radikal bir kararı gerektirmiştir. Davanın Türkiye adına takibini yapan Mahmut Esat Adalet Divanı’nın tarafsız olacağına dair inancı sonsuzdu. Cemiyet-i Akvam gibi yanlı hareket edeceklerine dair hissiyata sahip değildi. Zaten davayı mahkemeye taşımasında ve ısrarla taviz vermemesinin ardında bu inanç yatmaktaydı.

Neticede 2 Ağustos 1926 tarihinde Bozkurt ile Lotus vapurları arasında cereyan ede kazadan dolayı Fransa ve Türkiye arasında “adlî salahiyet” konusundaki ihtilafları Uluslararası Adalet Divanı’na  arz edilmiştir. Tahkimname imza sahibi taraflar Divan’dan şu konularda hüküm vermesini talep etmektedirler:

(1) Türkiye açık denizde 2 Ağustos 1926 tarihinde Fransız Lotus vapuru ile Türk Bozkurt vapuru arasında husule gelen müsademe sebebiyle ve Lotus vapurunun İstanbul'a muvasalatında, Bozkurt'un sekiz Türk gemici ve yolcusunun ölümünü intaç eden batması sebebiyle Türk vapuru kaptanı ile birlikte müsademe esnasında Lotus'un nöbetçi kaptanı olan Demons aleyhinde Türk kanunlarını tevfikan cezaî tahkibat yapmakla Teessüs ve Adlî  Salahiyet Hakkındaki 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Mukavelenamesine mugayir olarak beynelmilel hukuk prensiplerine muhalif hareket etmiş midir? Eğer etmiş ise bu prensipler hangileridir?

Fransa’nın teklif ettiği ilk çok önemli bir ayrıntı bulunmaktadır. İlk metinde  “…beynelmilel hukuk prensiplerini ihlal etmiş midir?” şeklinde düzenlemiş fakat Mahmu Esat ibareyi  “…muhalif hareket etmiş midir?” şeklinde düzelttirmiştir. Zira Fransa’nın önerdiği haliyle ispat yükü Türk tarafına yüklenmiştir. Divan’a sunulan haliyle ispat yükünü Fransa’ya verilmiştir.

(2) Cevabî tasdik mahiyetinde olduğu takdirde ve buna mümasil vak'alardaki beynelmilel hukuk kaidelerine tevfikan nakdî tazminat tertib ediyorsa,Demons'a verilmesi lazım gelen nakdî tazminat miktarı nedir?

         Lotus-Bozkurt olayında kriz yönetim süreciyse şu şekilde analiz edilmektedir. Lotus-Bozkurt davasında ilk aylarda iki ülke arasında gittikçe sertleşen bir üslup izlenmiştir. Mesele taraflar arasında ulusal egemenliği ilgilendirdiği için taraflar Divan’a sundukları tahkimanameye kadar konuyla ilgili hem yerel hem de uluslararası alanlarda birt akım girişimlerde bulunmuştur ve konuyu yakından izlemişlerdir.

         Kriz, ortaya çıkan ani bir kazadan dolayı karar alıcının gündemine bir anda düşmüştür. Fakat mesele yargı bağımsılzığı gibi bir konu olunca  Fransızlarla karşı karşıya gelinmektedn geri durulmamıştır.  Bu yapılırken karar alıcılar Fransa’yı doğrudan karşı almak istememişlerdir. Bu açıdanTürk karar alıcılar perspektifinden bakıldığında kriz yönetim sürecinde rakibin uluslararası yapılarda tam bir siyasi, iktisadi ve askeri üstünlük sözkonusuyken sınırlı imkanlarla krizi yönetmek sözkonusu olmuştur. Fransızların taleplerine karşı direnebilmede mevcut potansiyel sonuna kadar kullanılmıştır. Bununla birlikte Fransızlar kazayı krizleştirmeden istediği sonucu elde etmek için bazı resmi/gayri resmi stratejiler izlemiştir. Kriz boyunca askeri kuvvet kullanımından bahsedilmemiştir.

         Dönemin karar alıcıları bakımından değerlendirildiğinde Fransa’nın kaza sonrasında savundukları argümanlar, Türkiye açısından açık bir şekilde egemenliğine, temel değer ve önceliklere olduğu kadar saygınlığa yönelik ağır bir tehdit olarak görülmüştür. Fransa olayı çok büyütmeden, sıradan bir konu edasıyla çözmeye çalışırken Türkiye sorunu yargı bağımsızlığına müdahele olarak görümüştür. Tarafların meseleye yükkedikleri anlam ilke başta faklı oldukları için süreç içerisinde kriz yönetiminde farklı stratejiler izlemişlerdir.

         Lotus-Bozkurt davasında yargı yetkisi konusundaki uyuşmazlık Fransızların Lozan Antlaşması’nın 13. maddesine istinaden yapmış olduğu yorumdan ileri gelmektedir.Her iki ülke de kriz süresince gelişmelerin seyrine göre farklı zamanlarda farklı tepkiler vermiştir.Rakip iki ülke arasında karar alıcıların kriz yönetimi bakımından teknik olarak yönettikleri evre- kaza 2 Ağustos 1926’da başlamasına rağmen- 11 Ağustos 1926’da başlayan ilk nota ile Divanı’n olay hakkında kararını verdiği 7 Eylül 1927 tarihi arasıdır.

         Beklenmemiş ve planlanmamış bir kaza sonrasında ortaya çıkması nedeniyle kriz-zaman ilişkisi açısından ani kriz özelliği taşımaktadır ve bu durumu gölgede bırakacak herhangi bir şüphe ve kanıt bulunmamaktadır. Krizi genel niteliği açısından incelediğimizde kaza krizi ve meşruiyet krizi olduğunu görmekteyiz. Başlangıç beklenmedik bir kaza olsa da devlet meseleyi kendi meşruiyetlerine yönelik bir olay olarak algılamışlardır.

         Krizi konusu/içeriğiaçısından incelediğimizde krizden hukuki-diplomatik unsurların dışında diplomatik siyasi unsurlar da göze çarpmaktadır. Söz konusu devletlerin saygınlıkları sözkonusu olması ve krize yukarıda belirtildiği gibi hukuki anlamlar dışında farklı anlamlar yüklemeleri nedeniyle siyasi mana yüklenmiştir. Krizin bu yönü dikkate alınmdan yapıalcak incelemler eksik ve hatalı olacaktır.

         Krizi tetikleyen olay açısından incelediğimizde tetikleyici eylemin bu tür hukuki davalarda içeride ya da dışarıda olması kriz yöneticilerinin krizi nasıl algıladığına bağlıdır. Uyuşmazlığa neden eylem dışarıda (Türkiye karasuları) gerçekleşmiştir ve fakat krizin tetiklenmesi Fransa’nın Türkiye’nin yargı yetkisinin olmadığını notayla bildirmesiyle gerçekleşmiştir. Dolayısıyla uyşmazlık açısından bakıldığındaysa tetikleyici eylem dışarıdadır. Krizin tetikleyicisi siyasi ve şiddet içermeyen diğer olarak adlandırılmaktadır.

         Kirizin tetikleyicisinin şekline gelindiğinde meşruluk sorgulaması, yıpratma ve statü belirsizliği göze çarpmaktadır. Kriz boyunca taraflar her birinin davayı incelemede meşru haklarının olup olmadığını sorgulamışlardır. Söz konusu meşruiyet Fransa için daha çok prestij ve güç gösterisi gibi gözükse de Türkiye için bir yıpratma operasyonu olarak algılanmıştır. Türkiye Lozan’da elde etmiş olduğu bazı meşru hakların sorgulanmasıyla yıpratılmak istendiğini düşünmektedir. Ayrıca tetikleyicinin şekli kendini statü belirsizliği (Fransa açısından) şeklinde göstermektedir. Divan’dan da krize sebep olan statü belirsizliğin kaldırılması talpe edilmektedir.

         Krizi yaratan olaya ilk tepki sözlü, siyasi ve şiddet içermeyen diğer tepki şeklinde olmuştur. Fransa ve Türkiye gerçekleşen olaya tepkilerini büyük oranda şifahi açıklamalarla yapmıştır. Bunun dışında  tepkilerini siyasi olarak ve bulabildikleri her fırsatta dile getirmişlerdir.

         Krizin taraflar açısından ciddiyeti açısından incelendiğinde  saygınlık ve hak kaybı dışında uluslararası sistem ve/veya bölgesel alt sistemte etki kaybı, baskı ve siyasi bir maliyet sözkonusu olmaktadır.

         Türkiye’nin kriz yönetim stratejisi Fransa’nın  yanlış hesap yapmasını önlemek için kararlılık ve azim gösterme üzerine kurulmuştur. Ayrıca Fransa’da olduğu gibi zaman kazanma stratejisini uygulamıştır. Meselenin Divan’a götürüleceği şartlar ve zeminin oluşması için sorunu zamana yaymıştır. Uyuşmazlık sürecinde Fransa Maslahatgüzarı’nın Türk Hükümetine karşı en büyük eleştirisi hükümet yetkililerin ve hariciye yetkililerinin taleplerine dair menfi-müspet yanıt vermemiş olmalarıdır. Türkiye'nin kriz yönetim tekniği yargı-tahkim ve şiddet içermeyen çözümlere dayanmaktadır.  Askeri, siyasi ve ekonomik olarak kendinde kat be kat büyük Fransa ile doğrudan karşı karşıya gelem yolunu tercih etmemiştir. Batılı devletlere yeni ilişki geliştirme yönünde politikalar izleyen yeni Türkiye, yukarıda belirtildiği gibi ikili ilişkilerin doğasına zarar verecek söz ve davranışlardan kaçınmıştır. Fakat tepki verilmesi gereken yerde de ilişkilerde gerilme olacak diye de geri durmamış tepkisini koymuştur.

Fransa’nın kriz döneminde Türkiye’nin pozisyonuna göre farklıstratejiler izlediği görülmektedir. Başlangıçta Fransa, Türkiye’ye karşı Yardımcı Kaptan Demons’un Lozan Antlaşması’nın 13. maddesine istinaden 3.000 Lira nakdi kefaletle serbest bırakılmasını talep etmekle zaman kazanma stratejisiizlemiştir. Bu ilk etapta başarılı bir şekilde yürütülmüş fakat sonradan ciddi bir strateji öngörüsüzlüğüne neden olmuştur. Divan’da Türkiye’nin temel arügmanlarından birine zemin teşkil etmiştir. Fransa’nın özellikle Demons Türkiye’de tutuklu bulunduğu süre içerisinde Fransa kazadan sonraki süreçte öncelikle Türkiye’den vatandaşı Demons’u rahatlıkla alabileceğini düşünmüş ve ilk görüşmelerdeki tepkisi diplomatik nezaket açısından sorunlu olmamıştır. Ne zaman ki Türkiye’nin Demons’un iade edilmesinin yargı nezdinde mümkün olabileceği ve sonrasında yargı yetkisinin Türk mahkemelerinde olduğu yönündeki çıkışları neticesinde Fransa kontrollü baskı yolunu tercih etmiştir. Gönderilen notalarda (özellikle 25 Ağustos 1926) örtük bir şekilde talebin olumlu karşılanmaması durumunda ikili ilişkilerde “üzüntü ve tatsızlığa” yol açacağı paylaşılmaktadır. Fransa'nın uygulamış olduğıkriz yönetim tekniğiyse yargı-tahkim dışındaaskeri olmayan baskı ve şiddet içermeyen çözüm yolları olmuştur.

Bütün bunlara rağmen kriz boyunca şiddetin seviyesi psikolojik stres ve baskı yaratma aşamasında kalmıştır. Kriz boyunca her hangi bir şiddet unsuru’na rastlanmamıştır.

Krizin kaderini  3. müdahil aktör olarak Uluslararası  Daimi Adalet Divanı tayin etmiştir. Başalnmgıcından beri krizi hukuki zemine çekmeye çalışan Türkiye’nin taraflarca imzalan tahkimaname ile meseleyi Divan’a havale etmiştir. Divan’ın davranışı/katkısı arabuluculuk ve görüş alma şeklinde değil (Musul Krizinden farklı olarak) doğrudan bağlayıcı olan bir tahkimnamenin karara bağlanması şeklinde olmuştur. Divan dışında herhangi bir 3. devlet aktör krize müdahil olmamıştır.

Krizde sonucun niteliği Türkiye açısından Fransa’yakarşı hukuki üstünlük sağlamak şeklinde olmuş ve bu sonuç taraflar tarafından karşılıklı deklarasyon şeklinde dünya kamuoyuna bildirilmiştir. Kriz sonrası durumdaysa Statüko Ante (+) durumu söz konusu olmuştur. Yani Türkiye ile Fransa arsında ilişkiler kriz öncesindeki başlangıç seviyesine dönmüştür. Türkiye açısından kriz öncesi dönemden farklı olarak bazı kazanımlar elde etmiştir. Divan’ın kararıyla Türkiye’nin mutlak yargı yetkisi Fransa tarafında kabul edildiği gibi uluslararası toplum tarafından da teyit edilmiş, benzer vakaların önü alınmıştır. Türkiye, ayrıca sömürgeci emperyal bir devlete karşı ulusal egemenliğinden taviz vermeyen bir ülke görünümü elde etmiştir. Bu yüzden Türkiye statüko ante’den daha avantajlı bir konuma, Statüko Ante (+),  geçmiştir.

         Kriz çıkaran tarafın (Fransa) niyetine bakıldığında, Fransa’nın o dönemdeki ulusal, bölgesel ve uluslararası koşullar açısından Türkiye ile doğrudan ya da dolaylı olarak bir kriz yaratma arzusunda olmadığını görmekteyiz. Bununla birlikte Türkiye gibi henüz istiklal savaşını yeni vermiş bir ülkenin, özellikle de Lozan’da kaderini tayin ettikkleri bir ülkenin kendilerine bu konuda itiraz etmeleri hoşnutsuzluğa neden olmuştur.

         Tahkimaneme ile krizde yumuşama söz konusu olmuştur. Sonrasında Divan tarafından 2, 3, 6, 8, 10 Ağustos 1927 tarihli celselerinde tarafların iddiaları ve cevabları ve mukabil cevabları dinlenmiştir. Neticede Divan mahkeme savunma ve mütalaaları dinleyip oy çokluğuyla kararını vermiştir.[7] Şöyle ki:

 2 Ağustos 1926 tari­hinde Fransız Lotus vapuru ile Türk Bozkurt vapurları beyninde vukua gelen müsademe netice­sinde ve Fransız vapuru­nun İstanbul'a vusulünü müteakib Türk kanunlarına tevfikan Lotus vardiya­sında kumanda eden mülazım Demons aley­hine Bozkurt râkeblerinden sekiz Türk tebaa­sının ölümü dolayısıyla ta­kibat-ı cezaiye icra etmekle Türkiye 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan İka­met ve Salahiyet-i Kazaiye Ahidnamesinin 15inci maddesi hilafında Hukuk-ı Düvel pren­siplerine mugayir hareket etme­miştir;

Divan tahkimnamenin bi­rinci maddesiyle kendisine yöneltilen soruya olumsuz cevap verdiğinden, De­mons'a verilecek tazmi­nata dair olan ikinci soruyla ilgilenmeyecek ve şu kararı verecektir:

Binaberin Türkiye'nin mülazım Demons aleyhine taki­bat icra et­mekle hukuk-ı düvel prensipleri hilafına hareket etti­ğinin tahakkuku şar­tıyla muma­ileyhe itası tezekkür edilecek olan tazminat hakkında itayı ka­rara lüzum görmemektedir.[8]

         Böylelikle Fransa ve Türkiye arasındaki kriz resmen sona ermiştir. Krizin sona erdiği tarih mahkemenin kararını açıkladığı tarih olan 7 Eylül 1927’dir. Sonrasında Fransa tarafından karara itiraz sözkonusu olmamış, ikili ilişkilerde Fransa ve Türkiye tarafından gündeme asla getirilmemiştir.

 


[1]Cumhuriyet, 22 Eylül 1926, No: 852, s. 2 alıntı Hasan Kaya, Bozkurt-Lotus Davası (basına göre), Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilim Dalı, 2009, s.156.

[2]Balcıoğlu, M. (2003). Bozkurt, Lotus davası. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım.

[3]Yazar tarafından kullanılan “krizleşememiş bir kriz” kavramsallaştırmasıyla, ideal kriz özelliklerinin tüm evrelerini belirgin bir şekilde göstermemiş krizler kast edilmektedir. Türk dış politikasında henüz benzeri bir krize rastlanmamıştır.

[4]Balcıoğlu, s. 79

[5]Cumhuriyet, 19 Eylül 1926, No: 849, s. 1.

[6]Mustafa Balcıoğlu, Bozkurt, Lotus davası. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım, 2003, s. 83.

[7]Mahmut Esat [Bozkurt] Faruk Nafiz Çamlıbel'e şöyle aktarıdığı ifa ediliyor: "mahkemenin kararı ekseriyetle verildi. hatta lehimizdeki reylerle aleyhimizdeki reyler birbirine müsavi(denk) idi. fakat mahkeme reisinin  (Max Huber) lehimizde verdigi rey iki rey sayıldıgı için, karar lehimize tecelli etti." ( Alıntı populer tarih dergisi sayı:26 sf:72)

[8]S. Lotus (Fr. v. Turk.), 1927 P.C.I.J. (ser. A) No. 10 (Sept. 7)

TDP KRİZ ANA SAYFALARI

1924-1926 Musul Krizi

1927 Bozkurt-Lotus Krizi

1930 Küçük Ağrı Krizi

1935 Bulgaristan Krizi

FA -Hatay Krizi Sayfası

FA -1942 Struma Krizi

1945 Sovyet Talepleri Krizi

1955 6-7 Eylül Krizi

1957 Suriye Krizi

1958 Irak Krizi

1964 Johnson Mektubu Krizi

1964 Kıbrıs Krizi

1967 Kıbrıs Krizi

1968-1974 Haşhaş Krizi

1974 Kıbrıs Krizi

1974-1976 Ege Denizi Krizi

1974-1980 NOTAM-FIR Krizi

FA -1981 Limni Krizi

1987 Ege Denizi Krizi

1989 Bulgaristan Göç Krizi

1989-1990 Batı Trakya Krizi

1988-1991 Iraklı Sığınmacılar Krizi

1992 Nahçivan Krizi

1992 TCG Muavenet Krizi

1994 Ege Denizi Casus Belli Krizi

1996 Kardak Kayalıkları Krizi

1997 S-300 Füzeleri Krizi

1998 Suriye (Öcalan) Krizi

2003 Süleymaniye (Çuval) Krizi

2003 Doğu Akdeniz MEB Krizi

2010 Mavi Marmara Krizi

2011 Suriye Krizi

2014 İŞİD Rehine Krizi

2015 Süleyman Şah Türbesi Krizi

CoalaWeb Traffic

Today313
Yesterday576
This week3298
This month11083
Total1554811

Who Is Online

3
Online

21-09-18

TFPC Hızlı İletişim

S5 Box

ÜYE GİRİŞ

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

S5 Register