1945 Sovyet Talepleri Krizi
TÜBİTAK /SOBAG 1001 Projesi / Proje No. 112K172
Türkiye'de Dış Politika Krizlerinde Karar Verme ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi

logotdp

Üye Giriş

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

  • Üye Kayıt

1945 Sovyet Talepleri Krizi

1945 Sovyet Talepleri Krizi

ÖZET

Türk dış politikası krizleri içerisinde 1945 Sovyet Talepleri Krizi, en uzun döneme yayılan krizdir. Kriz, 12 Haziran 1945’te başlamış, 1947 Truman Doktrini ile etkisini azaltmış ancak Stalin’in ölümü sonrasında Rus yöneticilerin 30 Mayıs 1953’te yaptıkları yarı resmi deklarasyon ile sona ermiştir. 

Sovyet Talepleri Krizi, Soğuk Savaş’ın ortaya çıkışının ilk işaretlerinin hissedildiği,  uluslararası sistemdeki değişim ve bloklaşma hareketlerinin ortaya çıkmaya başladığı bir dönemde meydana gelmiştir. Sovyet talepleri Krizi, Türkiye açısından her alanda büyük bir değişime işaret etmektedir. Sovyet Talepleri Krizi, Türkiye’nin hem iç, hem de dış politikasında önemli değişiklerin yaşanmasına neden olmuştur. Toprak talepleri, Türkiye’nin batı bloğunda yer almasının önünü açtığı gibi, ülke içerisinde çok partili hayata geçilmesini de sağlamıştır.

1945 Sovyet Talepleri Krizi, Türkiye’nin SSCB karşısındaki güç asimetrisini kendi lehine kullanmasının çok önemli bir örneğidir. Türkiye karşısında oldukça büyük ve güçlü bir ülke olan SSCB, askeri ve siyasi gücünün etkisiyle bir şantaj stratejisi uygulamış ancak bu strateji yetersiz kalmıştır. Türkiye, Montrö’nün yenilenmesi gibi taleplerin antlaşmanın tarafları ile görüşebileceğini belirterek bu konuya olumlu yaklaşırken Kars ve Ardahan’ın Rusya’ya verilmesini ise kesin bir dille reddetmiştir. Kriz dönemi boyunca yaşanan “notalar savaşı” ise Türkiye’nin bu konuyu uluslararası bir sorun olarak değerlendirmesi ve diğer ülkeleri soruna dahil etmesi, desteklerini alması sayesinde başarı ile yürütülmüştür. 1945 Sovyet Talepleri Krizi ve kriz yönetim süreci Türkiye’nin büyük başarılarından biridir.

1945 SOVYET TALEPLERİ KRİZİ

19 Mart 1945’de SSCB Dışişleri Bakanı Molotov’un Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper ile yaptığı görüşmede yaptığı görüşmede, Türkiye ve SSCB arasında 1925 tarihli Dostluk-İşbirliği ve Saldırmazlık Antlaşması’nın yenilenmeyeceğini bildirmiştir.[1] Ayrıca, Molotov, Montreux sözleşmesinde değişiklikler yapılmasını gerektiğini ifade etmiştir. 4 Nisan 1945'te İsmet İnönü İngiltere ile yapılan görüşmelerden sonra "andlaşmada değişiklik taleplerini dikkat ve iyi niyetle incelemeye hazır bulunduğunu" Rusya’nın Ankara Büyükelçisine (Vinogradof) bir deklarasyonla bildirmiştir.  Büyükelçi Selim Sarper’in Molotov 7 Haziran 1945’te ikinci görüşme yapmıştır. Bu görüşme karşılıklı konuşma tarzında gerçekleştiği için taraflar arasında bir deklarasyon vb. resmi bir belgesi bulunmamaktadır. Bu görüşmede 1921 tarihli sınır antlaşmasının yeniden güncellenmesi -buna mukabil Kars ve Ardahan'ın SSCB’ye iadesi, Boğazlarda üs ve ortak savunma talebi gündeme gelmiştir.[2] Selim Sarper bu talepleri reddetmiştir. Türkiye cephesinde “Sovyet Talepleri” olarak isimlendirilen bu üç talep tam bir güvenlik sorunu olarak algılanmıştır. Zira Armaoğlu’nun belirttiği üzere feshedilen antlaşmanın bir “saldırmazlık antlaşması” olması, Sovyetlerin Türkiye’ye saldırmazlık taahhüdünü sona ermesi anlamına geliyordu.[3]

II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği bu dönemde, Türkiye izlediği savaş süresince izlediği “tarafsızlık” politikasının bir sonucu olarak “yalnızlık” içine girmişti. Türk karar alıcılar “Sovyet Talepleri” karşısında ABD’nin ve İngiltere’nin Türkiye’yi savunup savunmayacağını ve kuzeyden gelen tehlike ile nasıl baş edileceğini bilmiyordu.[4]

07 Haziran 1945’te gerçekleştirilen Molotof-Sarper görüşmesi 12 Haziran'da Ankara'ya bildirildi. Dünya basınına ise 26 Haziran’da yansıdı. (Boğazlar’da imtiyazlı statü ve Kars Ardahan) Ayrıca Reuters’ın belirttiğine göre bu talepler daha demokratik temsili bir Türk hükümeti kurulmasını da içeriyordu. 12 Haziran’da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü başkanlığında toplanan kabine Sovyet taleplerini resmen reddetti. Bu nedenle Sovyet Talepleri Krizi 12 Haziran 1945’te başlamıştır. 18 Haziran’da Büyükelçi Sarper taleplerin müzakere dahi edilemeyeceğini resmi olarak Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov’a bildirilmiştir. 30 Haziran 1945’de Batı basınında ortada bu konuyu içeren resmi bir notanın olmadığı belirtilmiştir. İnönü’nün bu konudaki tepkisi ise "Rusların bizden talepleri varsa bunu resmen yaparlar. Her halde bunu kendi hesaplarına bana yaptıramazlar"[5] olmuştur. Bu noktada Ruslar öncelikle Türkiye'nin ve müttefiklerin tepkisini ölçmeye yönelmiştir. 

Türkiye’nin Boğazlar ve SSCB’nin toprak taleplerine ilişkin ilk politikası egemenliğini ihlal eden talepleri reddetmek, diğer konularda ise açık kapı bırakmak şeklinde ifade edilebilir. Bu süreçte İngiltere adına Churchill Boğazlar meselesinin iki taraflı bir konu olmadığını ifade etmiş, Başkan Truman da Potsdam Konferansı’nda bu görüşü desteklemiştir. Oysa başkan Truman’ın SSCB’nin Türkiye’den toprak talebini başlangıçta iki taraflı bir mesele olarak gördüğünü belirtmiştir.[6] Ancak bununla birlikte ABD’nin bu konudaki görüşlerinin zamanla değiştiği ve Türkiye’nin yanında yer almaya karar verdiğini ifade etmek gerekmektedir.

 Bu dönemde 19 Mayıs 1945’te İsmet İnönü, Türkiye’de siyasi ve ideolojik yaşamında demokrasiye geçiş için yeterli koşulların oluştuğunu açıklamış; TBMM’nin demokratik bir kurum olarak Türkiye’yi ileriye götüreceğini belirterek ikinci bir partinin kurularak çok partili rejime geçilmesi gerektiğini açıklamıştır.[7] Bu açıklamaların Türkiye’nin Sovyet talepleri karşısında kendisini Batı bloğunun güvenliği altına alma isteği olarak ifade etmek mümkündür. Buna ek olarak 26 Haziran 1945’te imzalanan BM Antlaşması çerçevesinde Türkiye’nin taahhütleri demokratikleşmeyi ve çok partili sisteme geçilmesini zorlamaktaydı. Bir boyutuyla bu gelişme tek partili rejimlerle uzlaşmayan -ve hatta II. Dünya Savaşı’nın bütün maliyetini bu rejimlerin eseri olarak gören- BM İnsan Hakları Bildirgesi’nin 20. Maddesi’nin Türkiye’ye yüklediği uluslararası bir sorumluluk olarak görülebilir.[8]

Türkiye’de Sovyet taleplerinin bütünüyle bir güvenlik endişesi yarattığı, 20 Aralık 1945’te İstanbul Milletvekili Kazım Karabekir’in TBMM konuşmasında; “Kars yaylasına hâkim olmak demek Anadolu’yu istila etmek için pusuya yatmak demektir. Keza Kars yaylasına hâkimiyet, Dicle ve Fırat boyunca Akdeniz ve Basra Körfezine inen yolların tepesine hâkim olmak demektir. Kars yaylası, oralara inecek olan büyük seli tutacak olan büyük settir. Oraya saldırtmayız[9] şeklindeki ifadesinden de anlaşılabilir. Bu konuşmadan da anlaşıldığı üzere Türk karar alıcıların kriz algılamalarının temelini Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin yenilenmesinden ziyade, Kars ve Ardahan üzerindeki toprak talepleri oluşturmuştur. Krizin tetikleyicisinin toprak talebi olduğu Türk hükümetinin diğer esasların görüşülebileceği şeklindeki yaklaşımından da açık bir şekilde çıkartılmaktadır. Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve güvenlik endişeleri nedeniyle Batı bloğunda yer almak istemesi, iç politikada çok partili hayata geçilmesinin de önünü açmıştır.  Bu nedenle 1946’da çok partili hayata geçişin ilk denemesi olan seçimler 21 Temmuz 1946’da yapılmıştır. Sovyetler ise taleplerinde ısrarcı olmuşlar ve adeta bu dönemde karşılıklı notalar yarıştırılmıştır. Bu kapsamda ilk Sovyet notası 08 Ağustos 1946’da Sovyet Maslahatgüzarı tarafından Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na tevdi edilmiştir.

Sovyet Notası   (ABD_TR_ING)   Feridun Cemal Erkin’in belirttiği üzere bu notaya göre:          

1) Boğazlar bütün gemilerin geçişine açık tutulmalıdır

2) Boğazlar Karadeniz devletlerinin savaş gemilerinin geçişine sürekli açık tutulmalıdır.

3) Özel haller dışında Karatenizde sahili olmayan devletlerin savaş gemilerinin geçişine sürekli kapalı tutulmalıdır                                                         

4) Karadeniz’e girmek ve Karadeniz’den çıkmak için doğal suyolu olan Boğazlarda bir rejimin kurulması yalnız Türkiye'nin ve Karadeniz'e sahili olan diğer devletlerin yetkisinde olmalıdır.

5) Türkiye ve SSCB Boğazların diğer devletler tarafından Karadeniz’de sahili bulunan devletler aleyhine kullanılmasını önlemek amacıyla birlikte hareket etmelidir.[10]

Bu nota karşısında 15 Ağustos 1946’da ABD taleplere karşı verdiği memorandumda BM'nin Sovyetleri engelleyememesi durumunda ABD'nin Türkiye’nin yanında kuvvetlerini kullanacağını ilan etmiştir. 19 Ağustos’ta ABD, Boğazların sadece Karadeniz’e kıyıdaş devletlerce savunulmasını reddetmiş; Türkiye’nin sorumlu kalması gerektiğini ilan etmiştir. 22 Ağustos’ta Türkiye 4. ve beşinci taleplerin reddedildiğine dair SSCB’ye nota vermiştir. Ayrıca Feridun Cemal Erkin’in belirttiğine göre, Türkiye’nin Amerikan ve İngiliz tezlerine pek çok açıdan benzer olmakla birlikte, onlardan Boğazlar rejimi yönüyle ayrılmaktadır. Bu notaya göre, Türk toprağının bir parçasını saldırıya karşı savunma sorumluluğunun Türkiye’ye düşen bir vazife olduğunu vurgulamıştır. Başkan Truman tarafından Postdam Konferansı’nda Montreux rejiminin yenilenmesi kabul edildiği halde Türk tezi bu rejimi kuvvetle savunmak üzerine kurulmuştur.[11]

24 Eylül 1946 II. Sovyet Notası (Sovyetlerin isteklerini tekrar etmeleri)                               

1) Potsdam'da konuşulan konuların karara bağlanması  

2)Türkiye'nin II. Dünya Savaşı'ndaki sorumluluklarını yerine getirmediği iddiası  

3) Boğazlar rejiminin yetersizliği iddiası

4) Yeni rejimin kurulma önerileri bulunuyordu.

            Türkiye’nin karşı notasında Sovyet iddialarına açıklık getirmiş ve talepleri tekrar reddetmiş ve Boğazlar rejiminin düzenlenmesi için bir konferansın toplanmasına engel bulunmadığını belirtmiştir. Ayrıca bu notaların verildiği dönemde ve öncesinde Sovyet talepleri çeşitli yayın araçları üzerinden Kafkasya ve Bulgar sınırında askeri bir hareketlilik olduğu teyit edilmiştir.[12] Ancak bu notalarda Türkiye için krizin temel tetikleyicisi olan toprak talebinden bahsedilmemektedir. Bununla birlikte toprak talebi, Türk karar alıcıların algılamalarında birincil önemdedir.

ABD’nin Türkiye’ye Sovyet talepleri için destek verme süreci zamanla gerçekleşmiştir. Potsdam sonrası ABD’nin tepkisiz kalması başlangıçta SSCB’nin Türkiye’ye karşı giriştiği psikolojik savaşın dozunu arttırmıştır. ABD’nin tavrındaki değişiklikte ABD Ankara Büyükelçisi Edwin Wilson’un 25 Eylül 1945’te Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği rapor etkili olmuştur. Wilson Raporu, Türk-Sovyet sorununun temel nedeninin Boğazlar konusu olmadığını, asıl amaçlarının Türkiye’nin rejimini değiştirerek Baltık’tan Karadeniz’e kadar kurulan zincirde sadece Türkiye’nin Sovyetlerin istediği rejimle yönetilmediğini ifade etmiştir. Daha sonra Wilson’un görüşleri, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Dean Archeson ve Moskova bulunan ABD Maslahatgüzarı Kennan tarafından paylaşılmıştır.[13]

2 Kasım 1946’da ABD ise Türkiye’ye desteğini 16 ay önce vefat eden Büyükelçi Münir Ertegün’ün na’şını Missouri adlı savaş gemisi ile İstanbul’a göndererek yapmıştır. Bu ziyaret Türkiye’de Amerikalıların dahi beklemediği psikolojik bir etki sağlamıştır.[14]

Türkiye bu esnada ordusunu kuvvetlendirmek ve ekonomik gücünü arttırmak için ABD Kongresi’nden Truman yardımını almıştır. Başkan Truman’ın 12 Mart 1947’de Senato ve Temsilciler Meclisi’nde yaptığı ortak konuşmada “ABD’nin dış politikasının kendilerini boyunduruk altına almak için silahlı azınlıklar tarafından saf edilen gayretler ve dış baskılara karşı koymaya çalışan hür milletleri destekleme amacına yönelmesi gerektiği”nin altını çizen doktrin sayesinde Türkiye ABD’nin sivil ve askeri desteğine ek olarak mali yardım almıştır. 1952 yılında ise Türkiye NATO’ya dâhil olmuştur. stratejik açıdan NATO, Türkiye’de Sovyet tehdidine karşı güvence olarak görülürken, duygusal açıdan ülkenin batılı uluslar tarafından eşit koşullar altında kabul gördüğünün bir işareti olarak algılanıyordu.[15]”Truman Doktrini”nin ilanından itibaren (12 Mart 1947) Sovyet talepleri krizinde yumuşama evresine geçildiğini ifade etmek mümkündür. Doktrin bir  yandan yeryüzünün iki bloka ayrıldığını ve Sovyet-Amerikan mücadelesinin başladığını bütün dünyaya ilan ederken diğer taraftan Avrupa ve Balkanlardaki mücadeleyi çok keskin çizgilerle ortaya koymuştur.[16] 1945 Sovyet Talepleri Krizinde Truman Doktrini Türkiye’nin de bu bloklaşma sürecinin başlangıcında hangi tarafta bulunduğunu göstermesi açısından önemlidir. Resmi olarak Sovyet taleplerinden vazgeçilme tarihi ise Stalin sonrası Rus yöneticilerin 30 Mayıs 1953 tarihinde yaptıkları yarı resmi açıklama olmuştur.

            Türkiye Sovyet Talepleri Krizi’nin başladığı, 18 Haziran 1945 tarihinde İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı’nda “tek parti hükümeti”  ile yönetilmektedir. Tek parti hükümeti döneminde karar alım biriminin 1-4 kişiden oluşan küçük grup olduğunu ifade etmek gerekmektedir. Türkiye’nin kriz yönetim sürecinde öne çıkan lider ise İsmet İnönü’dür. Ancak Sovyet taleplerinin reddedilmesi kararını bütün dış politika konularında olduğu gibi İsmet İnönü vermesine rağmen bu karar meclise taşınarak, orada görüşülmüş ve üzerinde mutabakat sağlanmıştır. Bu dönemde de Türkiye’de karar alma biriminin yapısı kurumsal düzeydedir.

            Krizin diğer tarafı olan SSCB de kriz döneminde tek parti hükümeti ile yönetiliyordu. SSCB’de de dış politikanın dar bir çevre tarafından belirlendiği ve uygulandığı bilinmektedir. Aynı şekilde karar alma birimi, Politbüro ve Josef Stalin’den oluşmakta olan küçük gruptur. Molotov’un dış politika kararları konusunda şöyle dediği bilinmektedir:  “Sovyetler’de partinin politikasını bilen iki kişi var: Onu belirleyen Stalin ve hazırlayıp, uygulayan ben!”[17] Bu ifade, Sovyetlerde dış politika karar alım sürecinin son derece merkezileşmiş olduğu ve tek adam tarafından yönetildiğini ortaya koymak açısından önemlidir. Zaten “Sovyet sistemi genellikle Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Genel Sekreteri olan “Birinci Adam” dışındakileri görmezden gelmeye, bireyi ve bireysel katkıları yok saymaya elverişlidir”.[18] Sovyet Talepleri krizinde Türkiye ve SSCB arasındaki iletişim düzeyi, dönemsel etkilerin de bir sonucu olarak daha çok diplomatik temsilciler düzeyindedir. Ayrıca bakanlar da konuya ilişkin görüşlerini bu dönemde yine diplomatik temsilciler aracılığı ile göstermiştir.

            Kriz Türkiye’de 14. ve 15. Hükümetler döneminde önemli bir tehdit unsuru olarak görülmekle birlikte 20. Hükümet döneminde tam olarak sona ermiştir. Bu nedenle kriz döneminde başbakanlar sırasıyla Şükrü Saraçoğlu, Recep Peker, Hasan Saka, Şemsettin Günaltay ve Adnan Menderes’tir. Krizin en etkin olduğu dönem 1945-47 dönemi olduğu için kriz döneminde önemli role sahip olan başbakanların Şükrü Saraçoğlu ile Recep Peker olduğunu ifade etmek gerekmektedir. Ayrıca başbakan yardımcılığı Türkiye’nin her dönemde mevcut değildir. Bu nedenle Recep Peker hükümetinde olarak Mümtaz Ökmen’in başbakan yardımcılığı görevine değinmek gerekmektedir. Kriz döneminde Dışişleri Bakanı Hasan Saka, Savunma Bakanı ise Cemil Cahit Toydemir’dir. Bu dönemde Türkiye’nin Genelkurmay başkanı ise Salih Omurtak’tır. Dönemin SSCB Dışişleri Bakanı, Vyaçheslav Molotov, Dışişleri Bakan yardımcısı ise, Sergei İvanoviç Kavtarazde’dir.

            Kriz, II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği, iki kutuplu sistemin ise henüz yeni başladığı bir dönemde meydana gelmiştir. Ayrıca Yalta Konferansı’ndan sonra Dünya’nın iki ana eksene ayrıldığı bu dönem Soğuk Savaş’ın başlangıç safhası olarak tanımlanabilir. Sistem düzeyi bakımından krizin bölgesel alt sistemde meydana geldiği ifade edilebilir. Kriz döneminde baskın aktörler ABD ve İngiltere olmuştur. Kriz sürecinde bölgesel gündemde baskın süper güçler arasında diplomatik çatışmanın başlangıcı gözlenmektedir. Ayrıca nükleerleşme, kitle imha silahlarına sahip olma ve aşırı silahlanmanın yanı sıra Avrupa ve Balkanlar’da savaş sonrası nüfuz paylaşım mücadelesi söz konusudur. Yugoslavya’nın kaderi, Yunanistan’da süren iç savaş ve İran’da Sovyet etkisi bölgesel bir meydan okumanın sınırlarını çizmektedir. Bu dönemde ayrıca II. Dünya Savaşı sonrası yeni düzen tartışmaları önemli bir gündem maddesi olarak ortaya çıkmıştır. Krizin temel tetikleyicisi toprak talebi olduğu için, krizin coğrafyası da Kafkaslardır. Kriz-çatışma ilişkisi bakımından Sovyet Talepleri, tekrarlanmayan çatışma özelliği göstermektedir. Kriz, SSCB’nin talepleri nedeniyle tetiklendiği için krizi tetikleyen aktör devlettir. Temelde iki taraflı bir dış politika krizi olarak kriz, ortaya çıkış şekli bakımından gelişen kriz özelliğine sahiptir. Söz konusu kriz örneğinde gelişen krizlerde olduğu gibi krize neden olan olay ve krizin tırmanma eğilimi zamana yayılmıştır. Kriz genel niteliği itibariyle değerlendirildiğinde ise krizin tasarlanmış bir kriz olduğu izlenimi ortaya çıkmaktadır. Zira 1925 tarihli Dostluk-İşbirliği ve Saldırmazlık Antlaşması’nın yenileneceği tarih tam olarak bellidir. Bu tarihten önce antlaşmanın yenilenmeyeceğinin bildirilmesi ise krizin SSCB tarafından kurgulandığını/tasarlandığını düşündürtmektedir. Zira Sovyetlerin niyeti de Türkiye’yi Boğazların statüsü ve savunması konusunda görüşme masasına/diplomatik müzakere sürecine çekmektir. Sovyet talepleri krizin konusu ve içeriğine göre öncelikle bir askeri-güvenlik krizi, siyasi ve hukuksal bir kriz örneğidir. Krizi tetikleyen eylem ise Türkiye sınırları dışındadır. Krizin temel tetikleyicisi Molotov-Sarper arasındaki görüşmede, Türkiye’den Kars ve Ardahan’ın SSCB’ye iadesini isteyen sözlü eylemdir. Sovyetler Birliği krizin tetikleyicisini Türkiye’yi psikolojik bir baskı altına alacak bir yıpratma siyasası izleyerek gerçekleştirmeye çalışmıştır. Toprak taleplerinin giderek daha az dillendirilmesi dikkate alındığında Sovyetler için önceliğin Boğazların statüsü konusunda kendi güvenliğini ve çıkarlarını gözeten yeni anlaşmanın sağlanması olduğu görülmektedir. Ancak Sovyet taleplerinde yıpratmanın çok daha baskın bir unsur olarak öne çıktığını belirtmek gereklidir. Söz konusu yıpratma siyasası “şantaj” olarak kabul edilmiş ve Türkiye’yi Sovyet dostluğundan uzaklaştıran bir etki yaratmıştır. Krizi yaratan olaya ilk tepki sözlü, siyasi ve şiddet içermeyen askeri eylemleri kapsayan çoklu tepki olarak şekillenmiştir. Sovyet taleplerinin sözlü dillendirilmesi, Sovyetlerin Türkiye’ye yönelik somut bir saldırgan davranış sergilememesi algısal bir güvenlik tehdidi yaratmıştır. Krizde tehdidin ciddiyeti ise SSCB ve Türkiye arasındaki güç unsurlarının farklılığı nedeniyle yoğun bir baskı ve toprak bütünlüğüne yönelik tehdittir. Türkiye’nin kriz yönetim stratejisi, karşı tarafın yanlış hesap yapmasını önlemek için kararlılık ve azim gösterme ile birlikte üçüncü aktörlerin desteğini çekebilmek için zaman kazanmadır. Ayrıca Türkiye üçüncü aktör desteği ve şiddet içermeyen çözümden yana olmuştur. SSCB’nin 1945 Sovyet Talepleri Krizinde sınırlı tersine çevrilebilir ölçüm/sınama stratejisiyle uygulamıştır. Sınırlı tersine çevrilebilir ölçüm/sınama stratejisi, saldırgan tarafın politika ikileminde kalması durumunda statükoyu değiştirme süreciyle başlayan bir ölçüm/sınama hareketidir. Strateji, saldırgan tarafın kriz yönetimine dair bir politika ikilemiyle karşı karşıya kalabileceği, istenilmeyen tırmanma riski içeren durumlarda uygulanmaktadır. Böyle durumlarda sınama ile uygulanan stratejinin hızlı ve kolay biçimde geri alınması gerekir.[19] Böyle durumlarda istenilmeyen tırmanma riskinden kaçınabilmek için geliştirdiği stratejinin hızlı ve kolay biçimde geri alınmasına ihtiyaç duymaktadır. “Bu stratejide, seçilen hareket limitli ve geri döndürülebilecek biçimde, her ikisine yönelik bir mücadele başlatmaktadır.” [20] Sovyet Talepleri Krizi’nde krize neden olan toprak taleplerinin yazılı olarak ifade edilmemiş olması krizde SSCB’nin sınırlı tersine çevrilebilir ölçüm/sınama stratejisini kullandığını göstermektedir. Ayrıca SSCB, kendisine oranla çok daha güçsüz durumda bulunan Türkiye’ye karşı şantaj stratejisi uygulamıştır. Talep edilen şeyi gerçekleştirmeyi reddederse bir şekilde acı çekeceği ve ciddi zarara uğrayacağı algısını oluşturmak üzerine kurulan şantaj stratejisi krizde Türkiye’nin güvenlik endişelerini tetiklemiştir. Bu da Türkiye’nin Batı Bloğu’na dahil olmasının önünü açmıştır. Türkiye  SSCB’nin kriz yönetim tekniği de şiddet içermeyen çözümdür. Kriz süresince şiddet unsuru bulunmamakla birlikte bazı askeri hareketlikler olmuş bu da Türkiye’yi alarm durumuna geçirmeye yetmiştir. Krizde SSCB’nin uyguladığı şantaj stratejisi krizin zamana yayılmasıyla birlikte çökmüştür.

Kriz döneminde BM antlaşması yeni imzalandığı için olaya müdahil olabilecek tek örgüt BM’dir. Fakat BM’nin krize ilişkin herhangi bir karar almadığı bilinmektedir. Bu nedenle üçüncü aktör örgüt davranışının krizde etkili bulunmadığı söylenebilir. Zaten 1947’den sonra Türkiye’nin Batı Bloğuna dâhil olması nedeniyle toprak talepleri yinelenmemiştir. Sovyet talepleri krizinde müdahil devletler ABD ve İngiltere’dir. Bu dönemde SSCB’ye Boğazlar konusundaki notaların ayrı ayrı bu ülkeler tarafından verilmesi, ABD’nin mali ve askeri güç gösterisi ve İngiltere’nin siyasi desteği önemli olmuştur. Zaten ABD’nin desteğinden önce Türkiye İngiltere’nin desteğini yanına almıştır. Buna ek olarak üçüncü aktör olarak ABD’nin Missouri gemisini Türkiye’ye göndermesi Türkiye açısından büyük moral desteği saplamıştır. Kriz sonucunda Kars-Ardahan ile ilgili taleplerinden SSCB tek taraflı deklarasyon ile vazgeçmiş, konu ile ilgili uzlaşı sağlanmış ve status quo  ante’ye dönülmüştür.

 



[1]Feridun Cemal Erkin, Türk-Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi, (Ankara: Başnur Matbaası, 1968):246-247.

[2]Aleksandr Sotniçenko, “1945-1956 Yıllarında Türk-Sovyet Diplomatik Mücadelesi e Sonuçları”, Atatürk’ten Soğuk Savaş Dönemine Türk-Rus İlişkileri, Atatürk Araştırma Merkezi Bildirileri, (Ankara:14-15 Mayıs 2010):327.

[3]Fahir Armaoğlu: Siyasi tarih 740.

[4]Cemil Hasanlı, Tarafsızlıktan Soğuk Savaşa Doğru Türk-Sovyet İlişkileri 1939-1953, (Ankara: Bilgi Yayınevi, 2008): 141.

[5]Metin Toker, Türkiye Üzerinde 1945 Kâbusu, (Ankara: Akis Yayınları, 1971):41.

[6]Osman Yalçın, “İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Sovyet Tehdidi karşısında Kalan Türkiye’nin Batı ile İşbirliği Yapma Süreci”, Turkish Studies, Vol 8/5, Bahar, 2013:925.

[7]Hasanlı, Tarafsızlıktan Soğuk Savaşa …, 141.

[8]Melih Aktaş, 1950-1960 Demokrat Parti Dönemi Türk Sovyet İlişkilerinde Amerikan Faktörü, (İstanbul: Şema Yayınevi, 2006):31.

[9]Yalçın, “İkinci Dünya Savaşı …,” 925.

[10]Erkin, Türk-Sovyet İlişkileri…, 296.

[11]Erkin, Türk-Sovyet İlişkileri..., 302.

[12]Erkin, Türk-Sovyet İlişkileri…, 296.

[13]Aktaş, 1950-1960 Demokrat Parti Dönemi…, 27.

[14]Aktaş, 1950-1960 Demokrat Parti Dönemi…, 28.

[15]Erik Jan Zürcher Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 29.Baskı (İstanbul: İletişim Yayınları, 2009):342.

[16]Oral Sander, Siyasi Tarih 1919-1994, 15. Baskı (Ankara: İmge Kitabevi, 2007):259.

[17]Erel Tellal, “Sovyet dış Politikası ve Gromiko”, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/931/11623.pdf, 262, [04.04.2015].

[18]Erel Tellal, “Sovyet dış Politikası ve Gromiko”, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/931/11623.pdf, 252, [04.04.2015].

[19]Alexander L. George,“Strategies for Crisis Management”, Avoiding War, Ed. Alexander George, (USA: Westwiev Press, 1991): 381.

[20]George, “Strategies for…”, 381.

TDP KRİZ ANA SAYFALARI

1924-1926 Musul Krizi

1927 Bozkurt-Lotus Krizi

1930 Küçük Ağrı Krizi

1935 Bulgaristan Krizi

FA -Hatay Krizi Sayfası

FA -1942 Struma Krizi

1945 Sovyet Talepleri Krizi

1955 6-7 Eylül Krizi

1957 Suriye Krizi

1958 Irak Krizi

1964 Johnson Mektubu Krizi

1964 Kıbrıs Krizi

1967 Kıbrıs Krizi

1970-1974 Haşhaş Krizi

1974 Kıbrıs Krizi

1974-1976 Ege Denizi Krizi

1974-1980 NOTAM-FIR Krizi

FA -1981 Limni Krizi

1987 Ege Denizi Krizi

1989 Bulgaristan Göç Krizi

1989-1990 Batı Trakya Krizi

1988-1991 Iraklı Sığınmacılar Krizi

1992 Nahçivan Krizi

1992 TCG Muavenet Krizi

1994 Ege Denizi Casus Belli Krizi

1996 Kardak Kayalıkları Krizi

1997 S-300 Füzeleri Krizi

1998 Suriye (Öcalan) Krizi

2003 Süleymaniye (Çuval) Krizi

2003 Doğu Akdeniz MEB Krizi

2010 Mavi Marmara Krizi

2011 Suriye Krizi

2014 İŞİD Rehine Krizi

2015 Süleyman Şah Türbesi Krizi

2015-2016 Irak Başika Krizi

2015 SU-24 Krizi

S5 Box

Üye Giriş

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...