To Cite: Fuat Aksu, “Türk-Yunan Dış Politika Krizlerinde Ahdi Hukuk İhlali”, Tarih ve Uluslararası İlişkiler Perspektifinden Türk-Yunan İlişkileri (1821-2021), Esra Özsüer, Editör, Boyut Yayın Grubu, İstanbul, ss.112-135, 2022

FUAT AKSU**

GİRİŞ

Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkların niteliği ve tarafların yükledikleri anlam çözüm arayışlarında kısıtlayıcı bir etki yaratmaktadır. Genel olarak azınlıklar, Kıbrıs ve Ege Denizi’ne ilişkin olarak üç ana başlıkta ele alabileceğimiz uyuşmazlıklar nitelikleri açısından tekrarlayan çatışma (protracted conflict) özelliği gösterir (bkz, Aksu, 2017a; Küçük ve Aksu, 2018; Küçük, 2020). Bu özelliğiyle Türkiye-Yunanistan arasında neredeyse kanıksanmış bir meydan okuma hali gözlenir. Bunun çok çeşitli nedenlerinden söz edilebilir, örneğin iki ülkenin ulus devlet oluşturma süreçleri ve ulusal kimliğini birbirlerine karşı yürüttükleri savaşlar sonucunda elde etmiş oldukları dikkate alınırsa ortak tarih ve geçmiş birleştirici olmaktan daha çok ayrıştırıcı bir rol oynamaktadır. Bir diğer etken ise tam da bu tarihsel arka plandan yola çıkılarak kimlik ve niyete ilişkin algıların oluşumuyla ilgilidir. Dost, düşman, tehdit, güvenlik, çıkar algılarının hangi kaynaklardan beslenerek şekillenmiş olduğuna bağlı olarak algılar kanıksanmış yargılara dönüşebilmektedir. Bu durumun her iki ülkede de zaman zaman iç politika çekişmelerinde iktidara ulaşmanın bir aracı olarak görülmesi de uyuşmazlıkların çözümünü zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerin genel seyri içerisinde sürekli bir meydan okuma halinin var olduğu her türlü olumsuzluktan ötekini sorumlu tutma davranışının dış politika kararlarına yansıdığı söylenebilir.[1]

Bu çalışmada iki ülke arasındaki uyuşmazlıkların, dolayısıyla krizlerin taraflar arasındaki ahdi hukuk ile ilişkisi tartışılacaktır. Ahdi hukukun çatışmacı ilişkilere sahip devletler arasında ortak rızaya dayanan bir uzlaşı yaratacağı düşünülür. Eğer taraflar arasında bir ahdi statü üzerinde anlaşılmış ise uyuşmazlık-çatışma ve sorun çözümünde başarı sağlanmıştır. Bununla birlikte hasım aktörlerin “ahdi hukuk”tan kaynaklanan statüye-rejime iyi niyetle uymaları (ahde vefa), uyuşmazlıkları barışçıl çözüm yöntemleriyle çözme ve yeni statü oluşturma konusundaki iradelerini de etkilemektedir. Taraflardan herhangi birisinin ahdi yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınması genişleyen ve derinleşen çok sayıdaki uyuşmazlıkların çözümüne dair müzakerelerin de çıkmaza girmesine yol açabilmektedir.

Bu açıdan Türkiye-Yunanistan arasındaki ilişkiler ilginç bir yapı sergilemektedir. İki yüzyıllık bir süreçte Türk-Yunan devletleri arasında çok sayıda ahdi düzenleme gerçekleştirilmiştir. Bu düzenlemeler toprak-sınır düzenlemelerini, ekonomik, siyasi ve askeri hak ve çıkarları, egemenlik sınırları içerisinde kalan soydaşların (azınlıkların) statüsünü ilgilendirmektedir. Bu çalışmada ise büyük ölçüde 20. yüzyılda iki devlet arasında gerçekleştirilen ahdi hukuk düzenlemeleri ile dış politika krizleri[2] arasında nasıl bir etkileşim olduğuna odaklanılacaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus devlet olarak varlığını dayandırmış olduğu 1923 Lozan Barış Antlaşması bu açıdan temel hareket noktasıdır.

Türkiye’nin dış politika davranışlarının temel dayanağı olan Lozan dengesi bağlamında Türkiye’nin söz konusu bu ahdi statü özelinde bir revizyonist beklentisinin-siyasasının olmadığı kolaylıkla söylenebilir. Örneğin hâlihazırda egemenliği antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların statüsü veya Yunanistan’a antlaşmalarla devredilen adaların silahtan arındırılmış statülerine ilişkin olarak izlediği siyasa bu niteliktedir. Türkiye’nin Yunanistan’dan herhangi bir toprak talebi yoktur. Türkiye, antlaşmalarla Yunanistan’a devredilen adaların silahsızlandırılmış statüsünün antlaşmalara rağmen ihlal edilmesine karşı çıkmaktadır.

Türk Dış Politikası Kriz İncelemeleri Grubu’nun yapmış olduğu çalışmalara göre Türk-Yunan ilişkilerinin Cumhuriyet dönemindeki seyrinde doğrudan veya dolaylı olarak iki ülkeyi taraf haline getiren 14 dış politika krizi yaşanmıştır (ayrıntılar için bkz, Aksu, 2017c).[3] Krizler iki ülke arasında bir savaşa yol açmadan atlatılabilmiş olsa da bunlara kaynaklık eden uyuşmazlıkları çözmek henüz mümkün olmamıştır. Türkiye ve Yunanistan arasında ilişkilere statü-rejim kazandıran metinlerin varlığına karşın günümüzde bu metinler ya taraflardan en az biri tarafından ihlal edildiği için veya bu metinlerin yükümlülükleri farklı yorumlandığı için taraflar arasında uyuşmazlıklar/krizler ortaya çıkmaktadır. Tüm bunlara ek olarak bazı spesifik konularda taraflar arasında henüz bir “ahdi hukuk” yaratılamamış olması da kriz doğurabilmektedir.

Cumhuriyet dönemi Türkiye-Yunanistan ilişkilerine bakıldığında taraflar arasında çok sayıda uyuşmazlığın ortaya çıktığı görülür. Osmanlı dönemi bir yana bırakılır ise bu iki devlet arasındaki ilişkilere uzun soluklu bir statü kazandıran temel antlaşmalar bulunmaktadır.[4] Bunların başında Lozan Barış Antlaşması gelmektedir. İmzalandığı ve yürürlüğe girdiği andan itibaren Lozan iki ülke arasında barış, uzlaşı ve işbirliği süreci öngörmüş olsa da uygulamada bazı görüş ayrılıklarını, uyuşmazlıkları da beraberinde getirmiştir. Örneğin zorunlu mübadeleye tabi tutulanlara ilişkin uygulamalar, kimlerin yerleşik sayılacakları ve azınlık haklarına tabi olacakları, Fener Ortodoks Rum Patrikhanesi’nin statüsü ve yeni Patrik seçimi gibi konular 1930’a kadar taraflar arasında yoğun müzakerelere konu edilmiştir. Bu süreçte taraflar arasında karasal sınırların düzenlenmesine ilişkin anlaşmalar[5] da yapılmış ve Trakya sınırının silahsızlandırılmış olması dolayısıyla göreli bir güvenlik anlayışı geliştirilebilmiştir.

10 Haziran 1930 Ankara Sözleşmesi[6] ile yerleşikler sorununun çözülmesi ilişkilerin iyileştirilmesine dair beklentileri güçlendirmiştir. 1930’ların ilk yarısı iki ülke arasında güven ve güvenliğe ilişkin somut girişimlerin gerçekleştirildiği dönemi yansıtır.[7] Ekim 1930’da Türk-Yunan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Hakemlik Antlaşması, Deniz Kuvvetlerinin Karşılıklı Olarak Sınırlandırılmasını Öngören Protokol ve Oturma, Ticaret ve Denizcilik Sözleşmesi imzalanmıştır. 1930’ların ikinci yarısından itibaren uluslararası ve bölgesel koşullardaki değişim Türkiye ve Yunanistan’ı ortak kaygılara sürüklemiş ve Balkan Antantında şekillenen bir müttefiklik ilişkisini ortaya çıkartmıştır. Bu süreçte taraflar arasında doğrudan uyuşmazlık veya krize dönüşecek kimi konular diğer sorunların gölgesinde kalmış ve özellikle Türkiye tarafından gündeme getirilmemiştir. İtalya ve Bulgaristan’ın Balkanlar ve Akdeniz’de revizyonist faaliyetler içerisinde olması Türkiye ve Yunanistan’ı birbirlerine yaklaştırmış ve ulusal alanda alınan önlemler[8] büyük ölçüde bu ortak tehdide yönelik olarak değerlendirilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası sistemsel/bölgesel koşullar Türkiye-Yunanistan ilişkileri açısından uyuşmazlık ve krizler dönemini başlatmıştır. Özellikle Yunanistan’ın Oniki Adalar’ı egemenlik sınırlarına dahil ederek ülkesel sınırlarının değişmesi, Kıbrıs’ta enosis beklentileri Lozan’da Türkiye ile Yunanistan arasında kurulan dengeyi tek yanlı bozmuştur. Söz konusu denge değişikliği Türkiye’nin ahdi yükümlülükleri ve statüsü açısından bir tehdit olarak algılandığında ise taraflar arasında krize varan gelişmeler ortaya çıkmıştır.

Bu çalışmada çatışmacı ilişkilere ve geçmişe sahip devletler arasında ortaya çıkan krizler özelinde ahdi statü-kriz ilişkisi analiz edilecektir. Toprak bütünlüğü, egemenlik hakları ve temel değerler, öncelikler açısından birbirleri ile rekabet-çatışma içerisinde olan aktörler bu çatışmaları eğer bir ahdi statü oluşturarak çözebilmişler ise bunun sonucunda ortaya çıkan statüyü korumakta duyarlıdırlar. Oluşturulan ahdi statüyü tek yanlı eylemlerle, oldu-bittiler yaratarak değiştirmeye çalıştıklarında ise statünün korunmasından yana olan aktörle yeni bir çatışma-kriz ilişkisinin tetiklenmesi kaçınılmazdır. Hatta bunun sonucunda bir sıcak çatışma riski de ortaya çıkabilir.

En kapsamlı ifade ile ahdi hukuk birden fazla aktör arasında herhangi bir konuda kararlaştırılan bir durumsal düzenlemeyi ifade etmektedir. Taraflar bu düzenleme ile aralarında hak ve yükümlülükleri açısından bir düzen oluşturur ve bu statüyü karşılıklı olarak ihlal etmeyeceklerini taahhüt ederler. Kuşkusuz devletler uluslararası ilişkilerinde çok farklı alanlarda pek çok uluslararası aktörle ilişki içerisindedir ve bu bakımdan da uzlaştıkları noktalarda ilişkilerin sınırlarını ve seyrini belirleyen anlaşmalar yaparlar. Bu anlaşmalardan bir kısmı süreç içerisinde işlevini yitirebileceği gibi bir kısmı ise varlığını geliştirerek, genişleterek korur. Bunun yanı sıra yürürlüğe konulan ve tarafları bağlayan anlaşmaların yürürlükleri sırasında da çeşitli uyuşmazlıklara yol açması da mümkündür. Bunların çözüm yolları anlaşma sürecinde önceden kararlaştırılmış olabileceği gibi uluslararası hukuk açısından barışçıl çözüm yöntemleri özelinde de kararlaştırılmış olabilir. Ahdi hukukun sınırlarını daralttığımızda devletlerin bu konudaki duyarlılıklarının da arttığı görülmektedir. Dar anlamda ahdi statü ülkesel sınırları, egemenlik hakları, toprak bütünlükleri gibi devletin var olmasıyla ilgilidir. Bu durumda tarafların oluşturulan ahdi yükümlülükleri ihlal edecek davranışlardan özenle kaçınmaları beklenir. Böylece taraflar arasında kolay kolay ihlal edilmez bağlayıcı bir denge oluşturulur. Örneğin toprak devirleri ve sınır düzenlemelerine ilişkin antlaşmalarla oluşturulan bir ahdi statü ancak ilgili taraflar arasında gerçekleştirilecek yeni bir antlaşma ile değiştirilebilir. Taraflardan birinin açık rızası ile gerçekleştirilen bir sınır düzenleme antlaşmasından çekilmesi veya yükümlülüklerini yerine getirmemesi ahdi statünün ihlali anlamına gelecektir. Uluslararası hukuk açısından bu nitelikteki “ahdi hukuk”un üçüncü taraflar için de bir tür objektif statü doğurduğu söylenebilir. Doğrudan bu ahde/antlaşmaya taraf olmayan aktörler için de söz konusu statü uluslararası hukuk açısından ileri sürülebilir ve geçerlidir.

Ahdi hukuk genellikle tarafı olan aktörlerin özgür iradeleri ile kararlaştırmış oldukları hak ve yükümlülükler içeren yazılı ve/ya sözlü düzenlemeler, irade beyanlarıdır.[9] Taraflar ilişkilerinde bu statünün zorunlu kıldığı davranışları yerine getirmekle yükümlüdür.  Bu durum genellikle uluslararası hukukta pacta sund servanda /ahde vefa ilkesi ile tanımlanır. Diğer yandan ortak rıza ile oluşturulmuş bir ahdi düzenlemenin taraflarının rebus sic stantibus /koşulların esastan değiştiği ilkesinden yararlanarak antlaşmanın kimi hükümlerinin gözden geçirilerek yenilenmesini, hatta yeni bir antlaşma yapılmasını istemesi mümkündür.[10] Dolayısıyla ortak rızaya dayalı bir ahdi hukuk oluşturma imkânı en azından ilke olarak vardır. Ancak her ne kadar aralarında bir ahdi hukuk oluşturulan devletler bu ahdin gereğini yerine getirmek isteseler de kimi durumlarda ahid, taraflar arasında yeni uyuşmazlıkların çıkmasını engelleyemez. Dahası bu durum yeni bir uyuşmazlıkla beraber, çatışma ve krizi tetikleyebilir.

Genellikle devletler arasındaki ilişkilerde bir ahdi hukuk-kriz ilişkisi birbiriyle ilintili üç farklı şekilde kendini gösterir (bu konuda bkz, Aksu, 2017b). Buna göre dış politika krizini tetikleyen davranış ve/ya durumsal değişiklik;

1. Taraflar arasında daha önceden kabul edilen bir antlaşmayı açıkça ihlal etmektedir,

2. Krizi tetikleyen durumsal değişiklikle ilgili olarak bir ahdî hukukun varlığına rağmen taraflardan en az biri bu statüyü farklı yorumlamaktadır ve/ya mevcut uyuşmazlığa uygulanacak bir açık hüküm bulunmamaktadır,

3. Taraflar arasında önceden kabul edilmiş bir ahdî hukuk düzenlemesi yoktur ve taraflardan biri mevcut durumu oldu-bitti yaratarak lehine değiştirmeye çalışmaktadır; bu üç durumda bir ahdi hukuk ihlalinden söz edilebilir.

Devletler arası ilişkilerde tarafların her zaman aynı doğrultuda politikalar izlemeleri veya çıkar ve beklentilerinin uyuşması beklenmez. Herhangi bir konuda devletler birbirlerinden farklı görüşlere sahip olabilirler. Hatta diplomatik usul ve yöntemlerle görüşlerinin-politikalarının farklı olduğunu muhatap aktörlere bildirerek bir uyuşmazlığın varlığını diplomatik-siyasi düzleme taşıyabilirler. Diplomatik iletişim sürecinde görüş ayrılıklarının ortaya çıkması durumunda taraflar konuya yükledikleri anlam ve öneme bağlı olarak söz konusu görüş ayrılığını ortadan kaldırmak için uygun yöntemleri-araçları kullanmaya çalışırlar. Bununla birlikte bu sürecin her zaman tarafları memnun eden bir çözüm üretmesi mümkün olmamaktadır. Dolayısıyla izlenen yol ve yöntemlere bağlı olarak bir uyuşmazlığın eylemsel alana taşması ve taraflar arasında uzun soluklu bir çatışmaya dönüşmesi de mümkündür. Yine beklenebileceği gibi çatışmaların yönetilemediği durumlarda da krizler ve hatta savaşlar tetiklenebilmektedir.

Eğer uyuşmazlık evresinde taraflar siyasi ve/veya hukuki nitelikteki barışçıl çözüm yöntemlerini kullanarak aralarındaki görüş ayrılıklarını ortadan kaldırabilirse uyuşmazlıkların tırmanmasının önüne geçilebilir. Bazı durumlarda ise tarafları tatmin eden bir çözüme erişilemezse tarafların uyuşmazlık konusunu dondurmaları ve ilişkilerin normal seyrini sürdürmeleri gerçekleşebilir.

Uzlaşma ve müzakere kültürünün hakim olduğu ilişkilerde hasım aktörler arasında bir konuda görüş ayrılığı ortaya çıktığında uygun araç ve yöntemlerle bu durumun müzakere edildiği ve konunun esastan bir çözüme ulaştırıldığı görülür. Bu gibi durumlarda tarafların yeniden bir uyuşmazlık yaşamalarını engelleyecek önlemleri almaya çalıştıkları da söylenebilir. Uyuşmazlıkların karşılıklı diyalog ve diplomatik müzakerelerle giderilmesi en yaygın uygulamalardandır. Bununla birlikte diğer barışçıl yöntemlerin kullanıldığı da görülür. Hukuksal yöntemler arasında sayılan Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmak, hakem veya tahkim mahkemelerinden yararlanmanın yanı sıra arabuluculuk gibi siyasi yöntemlerin de kullanıldığı uyuşmazlıklar söz konusudur.

Burada bizi ilgilendiren nokta, taraflar arasındaki ilişkilere şekil veren bir hukuki-siyasi statünün var olup olmadığı, varsa bunun işleyip işlemediğidir. Yukarıda da belirtmiş olduğumuz gibi, uyuşmazlık-çatışma-kriz yönetim süreçlerinde tarafların tetikleyici durumsal değişikliğe yükledikleri anlam ve önem izleyecekleri strateji ve taktiklerin belirlenmesinde etkilidir. Eğer taraflar arasındaki görüş ayrılığı müzakeresi mümkün konularda ise bunun bir çatışma-krize dönüşme olasılığı görece daha düşüktür. Diğer yandan sınır ihlalleri, var olmayı, ülke bütünlüğünü ve güvenliğini doğrudan ilgilendiren alanlarda ortaya çıkan bir uyuşmazlıkta tarafların konuyu diplomasinin sınırlılıklarından askeri-siyasi alana taşıdıkları görülür.

Türk-Yunan Krizlerinde Ahdi Hukuk

 Türk Dış Politikası Kriz İncelemeleri Grubu[11]’na göre Cumhuriyet tarihi (1923-2017) boyunca Türkiye 36 dış politika krizi yaşamıştır. Bu krizlerin 19’unda doğrudan ve/ya dolaylı olarak bir ahdi hukuk ilişkisini bulmak mümkündür. (ayrıntılar için bkz.; Aksu, 2017b). Söz konusu krizler içinde Türkiye ile Yunanistan arasındaki krizlerde de ahdi hukuk ilişkisi gözlenmektedir. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze iki ülke arasında üç temel alanda krize dönüşen 14 olay söz konusudur. En genel sınıflandırma ile bunlar her iki ülkede yaşayan ve antlaşmalarla statüleri kararlaştırılmış olan azınlıklarla, Kıbrıs’la ve Ege Denizi’yle ilgilidir.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki dengeyi ve statüyü oluştururken uzlaşılan ahdi statünün işleyişi sırasında karşılaşılabilecek uyuşmazlıkların nasıl çözümleneceğine dair kimi hukuki, siyasi ve idari düzenlemelerden bazılarını Lozan Barış Antlaşması’nda görmekteyiz. Ancak bu düzenlemeler bir bütün olarak Lozan Barış Antlaşması’nın tüm hükümleri için düzenlenmiş değildir. Örneğin taraflar antlaşmanın bazı hükümlerinin uygulanması sırasında doğabilecek sorunları çözmek amacıyla Karma Hakem Mahkemelerinin kurulmasını kararlaştırmışlardır (bkz, Örsten Esirgen, 2019, ss. 309-338;  Karabulut, 2020, ss. 437-465). Söz konusu mahkemelerin ilgi alanları Lozan’ın Ekonomik Hükümler kısmında Mallar, Haklar ve Çıkarlar; Sözleşmeler ve Zaman Aşımları; Sınai, Edebi ve Güzel Sanatlar Mülkiyeti gibi alt başlıkları altında tanımlanmıştır. Ayrıca Genel Hükümler kısmında 137 ve 138. maddelerde Karma Hakem Mahkemelerine yer verilmiştir. Bu açıdan bakıldığında Karma Hakem Mahkemelerinin yetkileri ve kapsamı belli konularla sınırlandırılmıştır (bkz, Örsten Esirgen, 2019, ss. 315-316). Antlaşmanın imzasından ve yürürlüğe girmesinden sonra Türk-Yunan Karma Hakem Mahkemesi ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümü ile ilgilenmiştir.[12]

Ayrıca zorunlu mübadeleye tabi tutulanların hak ve statülerine ilişkin olası sorunların çözümüyle ilgilenmek üzere muhtelit Mübadele Komisyonu kurulmuştur. Söz konusu komisyon 1933 yılına kadar görev yapmış, sonrasında ise yapılan bir anlaşma ile yürürlükten kaldırılmıştır.[13] Benzer şekilde özellikle yerleşik sayılanlara tanınan azınlık statüsüne bağlı olarak İstanbul ve Batı Trakya’da kalan halkın azınlık olmaktan doğan hak ve statülerine ilişkin olarak Lozan Barış Antlaşması’nda birbiriyle ilintili iki ayrı mekanizmanın varlığı söz konusudur. Antlaşmanın 44. maddesinde azınlıklara ilişkin bir uyuşmazlık söz konusu olduğunda başvurulabilecek iki mekanizma kabul edilmektedir. Bunlardan ilki Milletler Cemiyeti Meclisi diğeri ise Uluslararası Daimi Adalet Divanı’dır.[14] Burada dikkate değer nokta en azından azınlıklara ilişkin düzenlemeler açısından tarafların iradelerinin uluslararası hukuk bakımından kontrol altında tutulduğudur. 44. maddeye göre:

…Türkiye, işbu maddelere ilişkin olarak, hukuksal ya da edimsel sorunlarda, Türkiye Hükümeti ile bağıtlı öteki devletlerden her hangi biri ya da Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her hangi bir devlet arasında görüş ayrılığı çıkınca bu anlaşmazlığın, Milletler Cemiyeti Andlaşmasının 14. maddesi uyarınca, uluslararası nitelikte bir anlaşmazlık gibi sayılmasını kabul eder.

Türkiye Hükümeti bu türden olan her hangi bir anlaşmazlığın, öteki taraf istemde bulunursa, Uluslararası Daimi Adalet Divanına götürülmesini kabul eder. Daimi Divanın kararı istinaf edilmeyip Milletler Cemiyeti Misakının 13. maddesi uyarınca verilmiş bir kararın güç ve hükmünün tıpkısına sahip olacaktır. (Soysal, 1983, s.105)

 Buna göre antlaşmaya taraf ülkelerden herhangi biri antlaşmanın 37 ile 45. maddeleri arasındaki düzenlemelerle ilgili olarak Türkiye ile bir uyuşmazlık yaşarsa ve isterse bu uyuşmazlığı Uluslararası Daimi Adalet Divanı’na götürerek çözme hakkına sahiptir.[15] Divan’ın kararının tarafları bağlayıcı olacağı dikkate alındığında barışçıl çözüm yöntemlerine vurgu ve hukuki çözümün hakkaniyete uygun olacağı düşüncesi dikkate değerdir.[16] İkinci Dünya Savaşı sonrasında her iki mekanizma da işlevini yitirdiği ve yeni kurumlar ortaya çıktığı için Lozan Barış Antlaşması’nın azınlıklara ilişkin hükümlerinin ihlali halinde başvurulabilecek bir düzenleme bulunmamaktadır.

Ahdi Hukukun İhlalinden Doğan Krizler

 Türkiye ile Yunanistan arasındaki krizler incelendiğinde ahdi hukuk ilişkisinin her üç türüne örnek bulunabilmektedir. Tablo 1’de görüleceği gibi iki ülke arasındaki 14 krizden 8’inde doğrudan bir ahdi hukuk ihlali dolayısıyla krizin tetiklenmiş olduğu görülmektedir. Söz konusu 8 krizden 7’sinde krizin tetiklenmesine neden olan durumsal değişiklik, fiili durum yaratma ve/ya oldu-bitti Yunanistan’ın antlaşmalardan kaynaklanan statüyü ihlal etmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Sadece bir krizde (1955 6-7 Eylül Olayları’nda) tetikleyici davranış Türkiye’deki karar alıcıların izlediği siyasadan doğmuştur.

1959-1960 yıllarında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında kabul edilen ve sonrasında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de kabul etmiş olduğu antlaşmalarla oluşturulan anayasal düzen hassas dengeler üzerine kurulmuştur. Taraflar mutabakatla oluşturdukları yeni statüyle Kıbrıs Cumhuriyeti’ne bağımsız bir devlet kimliğini kazandırmış ve imzalanan antlaşmalarla oluşturulan bu statüyü garanti etmişlerdir. Kıbrıs’a ilişkin ahdi düzenlemelerde birbiriyle ilintili üç metin öne çıkmaktadır;

  • 1959 Garanti Antlaşması (Zürih, 11 Şubat 1959)[17],
  • 1959 İttifak Antlaşması (Zürih, 11 Şubat 1959)[18],
  • 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna İlişkin Temel Antlaşma (Lefkoşa, 16 Ağustos 1960)[19]
Tablo 1. Türkiye-Yunanistan İlişkilerinde Ahdî Hukukun İhlalinden Doğan Krizler (1923-2017)
TARAF ÜLKE  KRİZ ADI  Hangi Ahdî Statü-Yükümlülük İhlal Ediliyor?
KIBRIS (KRY-YUNANİSTAN) 1964 KIBRIS I 1960 Kurucu Anlaşmalar
KIBRIS (KRY-YUNANİSTAN) 1967 KIBRIS II 1960 Kurucu Anlaşmalar
KIBRIS (KRY-YUNANİSTAN) 1997 S300 FÜZE KRİZİ de facto statü
YUNANİSTAN 1955 6-7 EYLÜL OLAYLARI 1923 Lozan Barış Antlaşması
YUNANİSTAN 1974 KIBRIS III 1960 Kurucu Anlaşmalar
YUNANİSTAN 1981 LİMNİ KRİZİ 1923 Lozan Barış Antlaşması
YUNANİSTAN 1987 KITA SAH. KRİZİ 1976 Bern Deklarasyonu
YUNANİSTAN 1989-1990 BATI TRAKYA KRİZİ 1923 Lozan Barış Antlaşması
Kaynak: http://tfpcrises.org/tdp-krizleri/tdp-krizleri-analiz-tablolari/item/273-ahdî-hukuku-ilgilendiren-dis-politika-krizleri

Garanti Antlaşması’nın birinci maddesine göre kurulması kararlaştırılan Kıbrıs Cumhuriyeti, “bağımsızlığının, toprak bütünlüğünün ve güvenliğinin idamesini ve aynı zamanda Anayasasına riayet edilmesini sağlamayı”, “her hangi bir devlet ile tamamen veya kısmen, herhangi bir siyasi veya iktisadi birliğe katılmamayı” taahhüt etmektedir. Aynı maddenin ikinci paragrafında Kıbrıs Cumhuriyeti “bu itibarla, herhangi diğer bir devlet ile birleşmeyi veya Adanın taksimini, doğrudan doğruya veya dolayısıyla, teşvik edecek her nevi hareketi yasak ilân” etmeyi yükümlenmiştir.

İkinci maddede ise bu kez imzacı devletlere yükümlülükler getirilmektedir; buna göre Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık  “Kıbrıs Cumhuriyetinin bu andlaşmanın 1. maddesinde gösterilen taahhütlerini nazara alarak, Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini ve aynı zamanda Anayasasının temel maddeleri ile kurulan nizamı tanırlar ve garanti” ederler. Ayrıca Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık, “aynı şekilde, kendilerini ilgilendirdiği nispette, Kıbrıs’ın herhangi diğer bir Devlet ile birleşmesini veya Adanın taksimini, doğrudan doğruya veya dolayısıyla, teşvik etmek gayesini güden herhangi bir hareketi yasak etmeyi taahhüt ederler” denilmektedir.

Antlaşmanın dördüncü maddesi ise oluşturulacak statünün herhangi bir şekilde ihlal edilmesi, bozulması durumunda imzacı devletlerin sorumluluklarını tanımlamaktadır. Buna göre;

… Andlaşmanın hükümlerine bir riayetsizlik halinde, Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık, bu hükümlere riayeti sağlamak için gereken teşebbüsler veya tedbirler hakkında birbirleri ile isti­şare etmeyi taahhüt ederler.

Müşterek veya anlaşarak hareket mümkün olmadığı takdirde, garanti veren üç devletten her biri, bu Andlaşma ile ihdas edilen nizamı tekrar- kurmak münhasır maksadı ile harekete geçmek hakkını muhafaza” edeceklerdir.

Bu taahhütlerini gerçekleştirebilmek için imzacı devletlerin aralarında oluşturacakları bir antlaşma (İttifak Antlaşması, 2. madde) ile “Yüksek Âkid Taraflar, Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığına veya toprak bütünlüğüne karşı, doğrudan doğruya veya dolayısıyla, yöneltilen herhangi bir hücum veya saldırganlığa mukavemet etmeyi taahhüt” etmektedirler.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasası’na dahil edilen Garanti ve İttifak Antlaşmaları böylece anayasal bir nitelikte kazanmış ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin statüsünün ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte kuruluşundan kısa bir süre sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’nin statüsünü saptayan antlaşmalar ve anayasal düzen çeşitli gelişmeler dolayısıyla ihlal edilmiş ve krizler süreci başlamıştır. Özellikle tarafların niyetleri konusunda ciddi farklılıkların oluşu ve kurucu metinlerde Ada’nın herhangi bir devletle birleşmesi, hatta bunun teşvik edilmesi gayesini güden herhangi bir hareketin yasaklanmış olmasına karşın uygulamada gizli/açık bu yönde girişimlerin teşvik edilmesi statünün ihlalini doğurmuştur.

Arsava’nın da (1996, ss.43-51) belirttiği gibi Türkiye’nin 1964, 1967 ve 1974 Kıbrıs krizlerinde statü ihlaline duyarsız kalmadığı ve antlaşmalardan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmeye çalıştığı görülmektedir. Hukuki argümanları açısından Garanti ve İttifak Antlaşmalarının yukarıdaki hükümleri dillendirilirken siyasi girişimlerinde de garantör devletlerle görüş alışverişi, ortak müdahale arayışları söz konusu olmuştur. Ancak Yunanistan’ın (Ethniki Organosis Kiprion Agoniston / Kıbrıslı Savaşçıların Millî Örgütü) EOKA’nın enosis saldırılarını desteklemekte oluşu dikkate alınarak bu girişimler çoğunlukla İngiltere ile yapılmıştır.[20] İngiltere’nin çoğu kez çekimser veya yanlı tutumu ortak bir müdahaleyi oluşturmaya yetmemiştir.

Kıbrıs krizlerinde 1960 kurucu antlaşmalarının ihlalini oluşturacak enosis amaçlı müdahaleler söz konusudur. Kurucu antlaşmalarda oluşturulan ahdi statüye göre Ada’daki Türk ve Rum toplumları enosis ve taksim siyasalarından vazgeçecek ve oluşturulan ortaklık devletinin anayasal düzenine sadık kalacaktır. Bu statü aynı zamanda Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından Garanti Antlaşması ile koruma altına alınmıştır. 1964-1974 arasındaki Kıbrıs krizlerinde Ada’daki Rum toplumunun ve Yunanistan destekli EOKA örgütünün enosis’i gerçekleştirmeye çalışması ve Türk toplumuna yönelik silahlı saldırılarda bulunması ahdi statünün ihlali olarak değerlendirilmiştir. Türkiye 1960 Antlaşmalarının kurduğu ahdi statüyü korumaya çalışan taraf iken Yunanistan bu statüyü ihlal eden garantör ülke olmuştur. Söz konusu Kıbrıs krizlerinde zorlayıcı diplomasi stratejisinin başarısını ve meşruiyetini arttıran özellik ise Türkiye’nin antlaşmalardan kaynaklanan ahdi statüyü korumak amacıyla kuvvet kullanma tehdidinden yararlanmasıdır. (bkz, Aksu, 2008; Şener, 2013)

Ege Denizi özelinde bakıldığında ise 1987 Kıta Sahanlığı Krizi’nde bir ahdi hukuk ihlali söz konusudur. 1976 yılına değin Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi’nde kıta sahanlığı sınırlarının belirlenmesi konusunda bir ahdi hukuktan söz etmek mümkün değildir. Kuşkusuz bu ahdi hukuk düzenlemesi Ege Denizi’nde Türkiye ve Yunanistan arasında deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin kapsamlı bir antlaşma değildir. Bununla birlikte nihai bir sınırlandırma antlaşması yapılıncaya değin tarafların bu konuda nasıl davranacaklarını belirlemektedir. 1974-1976 yılları arasında kıta sahanlığı konusunda taraflar arasındaki uyuşmazlık-çatışma sonrasında 1976 yılında iki ülke arasında bir tür moratoryum kabul edilmiştir. 11 Kasım 1976 yılında imzalanan Bern Anlaşması[21] ile taraflar kıta sahanlığı konusundaki ulusal tezlerini korumakla birlikte söz konusu müzakereleri iyi niyetli olarak sürdürecekler ve bu süreç içerisinde gerginliği arttıracak, tırmandırabilecek girişimlerden kaçınacaklardır. Bu bağlamda kendi karasularının dışında kıta sahanlığına ilişkin faaliyetler sürdürmeyeceklerine dair karşılıklı yükümlülük altına girmişlerdir. Bern Anlaşması ile kabul edilen yükümlülükler 1987 yılına değin büyük ölçüde sürdürülmüş olsa da 1987 yılında Yunanistan 1976 yılında imzalamış olduğu Bern Anlaşması’nın artık geçersiz olduğunu ve karasularının dışında petrol aramaya başlayacağını açıklamıştır. Yunanistan’ın bu açıklaması iki ülke arasında Bern Anlaşması ile oluşturulmuş ahdi statünün ihlali olarak algılanmıştır. Türkiye yaptığı açıklamada Yunanistan 6 millik karasularının dışında petrol arama faaliyetlerine başlar ise Türkiye’nin de kendi karasularının dışında ilan etmiş olduğu kıta sahanlığı bölgelerinde benzer faaliyetlere başlayacağını belirtmiştir. Türkiye’nin bu tepkisi üzerine Yunanistan geri adım atmış, Bern Anlaşması’nın kurduğu statüye uyacağını açıklayarak krizi sonlandırmıştır. (bkz, Aksu, 2008, ss.154-194)

6-7 Eylül 1955 Olayları ve 1989-1990 Batı Trakya Krizi’nde ise azınlıkların Lozan Barış Antlaşması ile kararlaştırılmış statüsü fiili uygulamalarla ihlal edilmiştir. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde Lozan Barış Antlaşması’nın 37 ile 44. maddeleri arasındaki hükümler Türkiye sınırları içerisindeki [Müslüman olmayan] azınlıkların hak ve statülerini karara bağlarken 45. maddede Yunanistan’daki Batı Trakya Müslümanlarının da aynı hak ve statüye sahip olduklarını kararlaştırmıştır. Dolayısıyla söz konusu maddeler bakımından iki ülkedeki söz konusu azınlıkların hak ve statülerinin hiçbir şekilde ihlal edilemeyeceğine dair taraflar karşılıklı taahhütlerde bulunmuş olsalar da süreç içerisinde bu konuda her iki ülke de kötü bir sicile sahiptir. Diğer yandan 1955 yılındaki 6-7 Eylül Olayları kriz yönetimi açısından değerlendirildiğinde bir kaza krizi/kasıtsız kriz niteliğindedir. George’un ifadesiyle kasıtsız (inadvertent) krizlerde siyasal karar alıcının herhangi bir konuda kriz çıkartmak doğrultusunda bir kararı bulunmaz; buna karşın idari mekanizma içerisinde yer alan görevlilerin kimi tercihleri ve eylemleri sonucunda bir krizin tetiklenmesi gerçekleşebilir.[22] Bu açından bakıldığında Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun Londra’daki görüşmeler sırasında hükümetten kamuoyunun desteğini içeren gösteriler yapılmasını istemesi uygulamada azınlıklara yönelik saldırıların yapılmasıyla sonuçlanmıştır. Dolayısıyla kriz yönetimi açısından bakıldığında siyasal karar alıcının asıl amacının kriz çıkartmak olmadığı söylenebilir. Bununla birlikte krize neden olabilecek olası tırmanma risklerine karşı önlem al[a]mamış olması siyasi sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır. Krizin yumuşamasından sonraki evrede mağdurların zararlarının maddi kısmını telafi etmek açısından hükümet gerekli girişimleri yapmış olmasına karşın travmatik etkilerini telafi etmek mümkün olmamıştır.

1984-1990 arasında Yunanistan’ın Batı Trakya Türk-Müslüman azınlığın antlaşmalardan kaynaklanan hak ve statülerini ihlal eden kararlar almasıyla tırmanan gerginlik azınlıklara ilişkin uyuşmazlığı yeniden gündeme taşımıştır. Oran’ın da belirttiği gibi azınlığın etnik-dini kimliğini kullanması, kendi din adamlarını seçmesi, dillerini kullanma ve eğitimlerini kendi dillerinde gerçekleştirmesi konusunda bu dönemde yoğun baskılarla karşılaşan Batı Trakya Türk-Müslüman azınlığın ahdi hukuktan kaynaklanan hak ve statüleri Yunanistan tarafından ihlal edilmiştir (ayrıntılar için bkz, Oran, 1999). Azınlığa yönelik bu baskı ve asimilasyon faaliyetleri Helsinki Watch gibi insan hakları kuruluşlarının raporlarıyla somutlaştırıldığı gibi azınlık mensuplarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açmış olduğu davalarda da dillendirilmiştir. Bu davalarda Yunanistan azınlığın haklarını ihlal ettiği için mahkûm edilmiştir.

Ahdi Hukukun Hüküm İçermemesinden Doğan Krizler

Tablo 2’de görüleceği gibi Türkiye ile Yunanistan arasında genel bir ahdi hukuk olmasına rağmen söz konusu ahdi hukukun özgün uyuşmazlığa uygulanabilecek bir hüküm içermemesinden kaynaklanan krizler bulunmaktadır. Bu durum özellikle Ege Denizi’nde taraflar arasında deniz yetki alanlarını ilgilendiren konularda bir ahdi hukukun oluşturulamamış olmasından doğmaktadır.  Diğer bir deyişle Lozan Barış Antlaşması taraflar arasında bir statü kurmuş olsa da deniz sınırları ve yetki alanları açısından gelişen hukuki düzenlemelere uygun bir hüküm oluşturulamamıştır.

Tablo 2. Türkiye-Yunanistan İlişkilerinde Ahdî Hukukun Hüküm İçermemesinden Doğan Krizler (1923-2017)
TARAF ÜLKE  KRİZ ADI  Ahdî Hukuk Var Ancak Mevcut Duruma İlişkin Hüküm İçermiyor Ahdî Hukuk Yok ve Taraflardan Biri Fiilî Durum/Oldu-Bitti Yaratmak İstiyor Hangi Ahdî Yükümlülük İhlal Ediliyor?
YUNANİSTAN  1973-1976 KITA SAHANLIĞI  Genel Bir Ahdî Hukuk Var Ancak Özel Hüküm İçermiyor Ahdî Statü/Yükümlülük Yok Fakat Hukukî Statü Oluşturma Arayışı Var 1923 Lozan Barış Antlaşması kriz konusu hakkında hüküm içermiyor.
YUNANİSTAN 1974-1980 NOTAM-FIR Ahdî Statü/Yükümlülük Var Fakat Hükümleri Farklı Yorumlanıyor Ahdî Statü/Yükümlülük Yok Fakat Hukukî Statü Oluşturma Arayışı Var 1944 Şikago Sözleşmesi,Avrupa Bölgesel Seyrüsefer Antlaşmaları
YUNANİSTAN  1996 KARDAK KRİZİ  Genel Bir Ahdî Hukuk Var Ancak Özel Hüküm İçermiyor Ahdî Statü/Yükümlülük Yok Fakat Hukukî Statü Oluşturma Arayışı Var 1923 Lozan Barış Antlaşması kriz konusu hakkında hüküm içermiyor.
Kaynak:  https://tdpkrizleri.org/index.php/tfp-crisis/sample-crisis-tables/item/273-ahdi-hukuku-ilgilendiren-dis-politika-krizleri

1996 Kardak Kayalıkları Krizi’nde ortaya çıktığı gibi Türkiye ile Yunanistan arasında henüz deniz sınırlarını belirleyen bir temel metin bulunmamaktadır. Yani karasal sınırlar hakkında bu ülke ile yapılmış bir ahdi düzenlemenin olmasına karşın deniz sınırlarına ilişkin olarak bir düzenleme yapılmış değildir. Oniki Adalar’ın güney/güneydoğusuna ilişkin olarak İtalya ile yapılan antlaşmalar[23] dışında Yunanistan ile Ege Denizi’nde deniz sınırlarına ilişkin bir düzenleme yapılamamış olması taraflar arasında yeni krizleri tetikleyebilmektedir.

Özellikle ülkesel bütünlük ve egemenlik alanlarının bir ahdi statüye bağlanmadığı durumlarda taraflar bu sınırları olabildiğince geniş bir şekilde çizmek isteyebilmektedir. Türkiye-Yunanistan örneğinde Lozan Barış Antlaşması karasal sınırların saptanması konusunda çok daha tutarlıdır. Antlaşmanın kabulünden bir süre sonra karasal sınırlara ilişkin sınır belirleme-işaretleme (demarkasyon) süreci tamamlanmış ve sınırlar haritalandırılabilmiştir.[24] Hatta süreç içerisinde bu konuda yeni düzenlemelere ihtiyaç duyulduğunda taraflar teknik çalışmalar ve müzakerelerle ahdi statüdeki pürüzlü noktalara ortak çözümler üretebilmiştir.[25] Ancak hâlihazırda iki ülke arasında deniz sınırları[26] konusunda belirsizlik giderilebilmiş değildir.[27] Çeşitli uyuşmazlık ve krizlerde Lozan Barış Antlaşması hükümlerine yapılan göndermeler tarafların Lozan hükümlerini birbirlerinden farklı yorumladıklarını göstermektedir (bu konuda bkz, Heraclides, 2010). Örneğin Yunanistan Lozan Barış Antlaşması’nın 16. maddesini yorumlarken Türkiye’nin Ege Denizi’nde 3 mil karasularının dışındaki bütün hak ve menfaatlerinden feragat ettiğini ileri sürmektedir. Türkiye’nin görüşüne göre ise “Türkiye’nin üzerindeki her türlü hak ve sıfatlarından vazgeçtiği adalar, ismen belirtilerek İtalya’ya verilen adalar ile 13 Şubat 1914 tarihinde Yunan işgali altında olan ve ismen Yunanistan’a bırakılan adalardan ibarettir. Bunlar dışında kalan adalarda Türk egemenliği tanınmıştır.”[28] İlgili maddeden de açıkça anlaşılacağı üzere egemenliği açıkça isim sayılarak adalardan söz edilmektedir. Ancak adacık ve kayalıklara ilişkin bir hüküm söz konusu değildir. Bu açıdan bakıldığında 1932 Ocak ayında Türkiye ile İtalya arasında deniz sınırlarına ilişkin yapılan anlaşmada iki ülke arasında Oniki Adaların güney kısmında sınır ayrıntılı olarak belirlenmiştir. 1932 Aralık ayında Türk ve İtalyan teknisyenlerin Oniki Adalar’ın kuzey-kuzeybatısında sınırı belirleyen zabıtname ise imza, onay ve yürürlük sürecini tamamlamış tarafları bağlayıcı bir metin değildir. Dolayısıyla Türkiye ile İtalya arasındaki sınır düzenlemesinin bu kısmı gerçekleşememiş, Oniki Adalar Yunanistan’a devredilirken bu niteliği ile devredilmiştir. Kardak Kayalıkları Krizi sırasında Yunanistan yürürlüğe girmemiş bu zabıtnamenin geçerli bir metin olduğunu iddia ederek Oniki Adalar’ın kuzeyindeki adacık ve kayalıkların kendisine ait olduğunu ileri sürmüştür. Açıkça ifade etmek gerekir ki Türkiye Lozan Barış Antlaşması, 1947 Paris Barış Antlaşması ile isimleri ve statüleri açıkça belirtilerek Yunanistan’a terk edilmiş olan ada ve adacık ve kayalıklar üzerinde egemenlik iddiasında değildir. Bu adalara ilişkin Türkiye’nin temel itirazı ise adaların silahsızlandırılmış statüsünü Yunanistan’ın ihlal etmesi noktasındadır. Dolayısıyla henüz bir ahdi hukuka konu edilmemiş bulunan deniz yetki alanları sınırlarının barışçıl yöntemlerle belirlenmesi ve bu konudaki belirsizliğin giderilmesi iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmesine katkıda bulunacaktır.

Özellikle iki krizde Yunanistan ile Türkiye arasında krizi tetikleyen durumsal değişikliğe dair bir antlaşmanın olmadığı belirgindir. 1973-1976 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi Türkiye tarafından fiili durum yaratılarak tetiklendiğinde Yunanistan’ın hak iddiasına uluslararası hukuk açısından meşruluk kazandıran bir ikili antlaşma mevcut değildir. Dolayısıyla Yunanistan’ın Ege Denizi kıta sahanlığında hak iddiası kadar Türkiye’nin de kıyıdar ülke olarak hak iddiasında bulunmasının önünde hukuki/siyasi bir engel bulunmamaktadır. Taraflar arasında gerçekleştirilen diplomatik-siyasi girişimlerde dile getirilen argümanların haklılığı/meşruluğu konusunda tarafların farklı tezlerinin olduğu gerçeği taraflar arasında bir ahdi statü yaratılmadan bu görüş ayrılığının giderilemeyeceği anlamına gelmektedir. Taraflar dillendirdikleri görüşlerine haklılık kazandırdığını düşündükleri gerekçelere sahip olsalar da aralarında bu konuda bir uzlaşı yaratılamamış, dolayısıyla ahdi statü oluşturulamamıştır. 1976 yılında imzalanan Bern Anlaşması ise esasa ilişkin olmayıp sürece ilişkindir.

1996 Kardak Kayalıkları Krizi açısından da benzer bir durum söz konusudur. Figen Akat’ın Kayalıklarda karaya oturmasından sonraki süreçte Kayalıkların hangi ülkeye ait olduklarına dair geçerli kanıt ileri sürülememiştir.[29] Gerek Yunanistan gerekse Türkiye doğrudan bir ahdi statü oluşturan hukuki-siyasi metin göstererek söz konusu kayalıkların aidiyetinin kendilerine ait olduğunu kanıtlayamamıştır. Tarafların ileri sürdükleri hukuki-siyasi gerekçeler söz konusu ada, adacık ve kayalıkların tartışmasız bir şekilde hangi ülkeye ait olduğunu kanıtlamaya yetmemiştir. Sonrasında ise dillendirdikleri hukuki-siyasi argümanlara inandırıcılık ve kararlılık kazandırmak için askeri yöntemlere/araçlara başvurmaktan kaçınmamışlardır. Burada dikkati çeken unsur Yunanistan’ın krizi tetikleyen askeri girişimlere başvurmasıdır. Yunanistan’ın Kayalığa askeri tim çıkartması bir oldu-bitti girişimi olarak algılanmış ve Türkiye misilleme stratejine başvurarak ikinci kayalığa askeri tim çıkartarak karşılık vermiştir. Kriz analizi açısından bu krizde bir ahdi düzenlemenin henüz gerçekleştirilememiş olması ve uyuşmazlığın tarafların egemenlik hakları ve sınırlarını ilgilendirmesi duyarlılığı arttırmaktadır.

Ahdi Hukukun Olmaması ve Oldu-Bitti Girişimleri

Eğer taraflar arasında özgün konuda bir ahdi statü yaratılamamış ve/ya var olan ahdi statüde uyuşmazlığa uygulanacak bir hüküm bulunamıyor ise uzlaşmazlığa taraf olan aktörlerden biri durumu kendi yararına değiştirecek/etkileyecek bir “oldu-bitti”ye başvurabilir. George’un (1991, ss.382-383) tanımlamasıyla “oldu-bitti” girişimi krizi tetikleyen saldırgan bir davranıştır. Mevcut statünün devamını veya statü değişikliğinin müzakereler yoluyla gerçekleştirilmesi gerektiğini ileri süren taraf ise savunmacı karakterde görülür. Örneğin Kardak Kayalıklarına ilişkin krizde bunu gözlemlemek mümkündür. Yunanistan ile Türkiye arasında diplomatik-siyasi iletişim kanallarıyla konu hakkında bir görüşme trafiği sürerken çatışmayı krize tetikleyecek/tırmandıracak girişim Yunanistan tarafından gerçekleştirilmiştir. Yunanistan Kayalığa askeri tim çıkartarak bir meydan okuma sergilemiş, “oldu-bitti” yaratmıştır. Türkiye’nin bu “oldu-bitti”ye tepki gösteremeyeceği veya göstereceği tepkiyle Yunanistan’ın baş edebileceği düşünülmüştür.

Türkiye’nin bu “oldu-bitti”ye tepkisiz kalması veya düşük düzeyde bir tepki göstermesi Yunanistan’ın bu ihlali sona erdirmesini veya geri adım atmasını sağlayamayacağı için bu durum zımni bir kabullenme durumu olarak yorumlanabilecek ve Yunanistan’ın cesaretini arttırabilecektir. Nitekim Türkiye bu olasılığı dikkate alarak göstereceği tepkiyi misilleme üzerine kurarak zorlayıcı diplomasi yoluyla kuvvet kullanma tehdidini dillendirmiştir. Böylece mevcut statünün “oldu-bitti”lerle değiştirilemeyeceğini Yunanistan’a kabul ettirmeye çalışmıştır. Kriz analizi açısından Yunanistan bu krizde “saldırgan”, Türkiye ise “savunmacı” statüdedir.[30]

Tablo 3. Türkiye-Yunanistan İlişkilerinde Ahdî Hukukun Olmadığı ve Oldu-Bitti Girişimlerinden Doğan Krizler (1923-2017)
TARAF ÜLKE KRİZ ADI Ahdî Hukuk Var Ancak Mevcut Duruma İlişkin Hüküm İçermiyor Ahdî Hukuk Yok ve Taraflardan Biri Fiilî Durum/Oldu-Bitti Yaratmak İstiyor Hangi Ahdî Yükümlülük İhlal Ediliyor?
KIBRIS (KRY -YUNANİSTAN)  1997 S300 FÜZE KRİZİ  de facto statü Ahdî Statü/Yükümlülük Yok Fakat Hukukî Statü Oluşturma Arayışı Var  
KIBRIS (KRY -YUNANİSTAN)  2003 DOĞU AKDENİZ MEB   – Ahdî Statü/Yükümlülük Yok Fakat Hukukî Statü Oluşturma Arayışı Var  –
YUNANİSTAN  1973 – 1976 KITA SAHANLIĞI  Genel Bir Ahdî Hukuk Var Ancak Özel Hüküm İçermiyor Ahdî Statü/Yükümlülük Yok Fakat Hukukî Statü Oluşturma Arayışı Var 1923 Lozan Barış Antlaşması kriz konusu hakkında hüküm içermiyor.
YUNANİSTAN  1996 KARDAK KRİZİ  Genel Bir Ahdî Hukuk Var Ancak Özel Hüküm İçermiyor Ahdî Statü/Yükümlülük Yok Fakat Hukukî Statü Oluşturma Arayışı Var 1923 Lozan Barış Antlaşması kriz konusu hakkında hüküm içermiyor.
Kaynak:  https://tdpkrizleri.org/index.php/tfp-crisis/sample-crisis-tables/item/273-ahdi-hukuku-ilgilendiren-dis-politika-krizleri

Tablo 3’de Türkiye ile Yunanistan arasında ortaya çıkan uyuşmazlığa ilişkin olarak herhangi bir ahdi hukukun olmamasından kaynaklanan krizler görülmektedir. Cumhuriyet tarihi içerisinde taraflar arasında denge kuran, statü oluşturan metinlerin varlığına rağmen özellikle deniz yetki alanları konusunda bir düzenleme yapılamamış olması bu konuda krizlerin tetiklenmesine uygun ortam doğurmuştur. Taraflardan herhangi birinin uluslararası hukuku tek yanlı ve kendi çıkarlarını maksimize eder şekilde yorumlaması ve bunu fiili durum yaratarak veya oldu-bittilerle desteklemesi hak iddiasında bulunan diğer kıyıdar ülkenin tepkisini doğurmuştur. Somut olarak 1973 sonrasında Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizi, 1996 Kardak Krizi ve 2003 Doğu Akdeniz MEB Krizi bu tür krizlerdendir. Her üç krizde de taraflar arasında krizin konusunu oluşturan uyuşmazlığı düzenleyen bir ahdi hukuk bulunmamaktadır.

1973-1976 Ege Denizi Kıta Sahanlığı Krizinde Türkiye krizi tetikleyen ülkedir. Yunanistan’ın tek yanlı egemenlik iddialarını tanımadığını, kıyıdar ülkeler olarak Türkiye ve Yunanistan arasında Ege Denizi’nde kıta sahanlığı sınırlarının müzakerelerle belirlenmesi gerektiğini Yunanistan’a kabul ettirebilmek için bilinçli olarak bir fiili durum yaratma stratejisi izlemiş ve Yunanistan’ın Türkiye ile müzakerelere başlamasını sağlamak istemiştir (bkz, Aksu, 2017c, ss.93-94). Kriz analizi bakımından bu kriz tasarlanmış kriz örneğidir ve sınırlılıkları dolayısıyla savunmacı niteliktedir.[31] Çünkü Türkiye’nin tasarlamış olduğu kriz yönetim stratejisinin hedefi kıta sahanlığı sınırlarının belirlenmesi sürecinde Yunanistan’ın tek yanlı eylemlerden kaçınmasını sağlamak ve Türkiye ile müzakere masasına oturtmaktır. Özünde bu stratejinin başarılı olduğunu söylemek de mümkündür, çünkü kriz yönetim sürecinde Yunanistan Ege Denizi’nde Türkiye’nin de kıyıdar ülke olarak hak sahibi olduğunu gönülsüz de olsa kabullenmek zorunda kalmıştır. Nihayetinde 1976 Bern Anlaşması[32] ile taraflar barışçıl çözüm yöntemleri kullanılarak taraflar arasında kalıcı bir ahdi hukuk yaratılıncaya değin tek yanlı eylemlerden kaçınacakları ve karasularının dışında kıta sahanlığına ilişkin faaliyetler yürütmeyeceklerini hükme bağlamışlardır. Yunanistan’ın Bern Anlaşması’na uymaması ise 1987’de krizin tetiklenmesine yol açmış, kriz sürecinde Başbakan A. Papandreu’nun Yunanistan’ın Bern Anlaşması’na uyacağını açıklaması ile kriz atlatılabilmiştir. Bern Anlaşması bir ahdi statü yaratmış olmasına karşın kıta sahanlığının paylaşımı ve sınırlandırılmasına ilişkin nihai bir anlaşma metni değildir.

1996 yılındaki Kardak Kayalıkları Krizi ise Yunanistan’ın tetikleyici olduğu bir krizdir. Bu krizde Yunanistan kendi egemenliğine ait olduğunu iddia ettiği Kardak Kayalıkları’na asker çıkartarak Kayalıklara yaklaşacak siviller dışındakilere (askerlere) ateş açacağını açıklamıştır. Yunanistan’ın egemenlik iddiasına askeri bir nitelik kazandırması ve asker çıkartarak bir oldu-bitti yaratması Türkiye’nin siyasi ve askeri tepkisini çekmiştir. Kardak Kayalıkları Krizi’ne ilişkin uyuşmazlığı tetikleyen olay Türk bandıralı Figen Akat gemisinin Kayalıklarda karaya oturmasıdır. Geminin kurtarılması sırasında ve sonrasında yaşananlar söz konusu Kayalıkların aidiyeti konusunda tarafların farklı görüşte olduğunu ortaya çıkartmıştır. Nitekim sonrasında taraflar arasında yapılan diplomatik yazışmalarda her iki taraf da söz konusu kayalıkların kendi egemenlikleri içerisinde yer aldığına dair tezlerini-kanıtlarını açıklamışlardır (bkz, Başeren ve Kurumahmut, 2003; Kurumahmut 1998). Ancak ne Türkiye ne de Yunanistan açıkça bu ve benzeri durumda olan çok sayıdaki coğrafi formasyonun kendi egemenlikleri altında olduğunu gösteren bir antlaşmayı ortaya koyamamıştır. Hak ve egemenlik iddialarını destekleyebilecek hukuki/siyasi argümanlara sahip olsalar da Uluslararası Hakem Mahkemesi’nin Eritre-Yemen Davası’nda belirtmiş olduğu gibi ülke devrini açık bir antlaşma ile yapmak gereği vardır  (bkz, Kurumahmut ve Başeren, 2004, ss.67-73). Oysa iki ülke arasında daha önce yapılan antlaşmalarda (örneğin Lozan Barış Antlaşması’nda) söz konusu coğrafi formasyonların hangi ülkeye ait olacağına dair bir düzenleme yapılmış değildir. Dolayısıyla bu konuda bir ahdi statü de bulunmamaktadır. Uyuşmazlığın kesin surette ortadan kaldırılabilmesi için taraflar arasında bu konuya özgü bir ahdin/antlaşmanın yapılması gerekmektedir.

Tıpkı Ege Denizi’nde kıta sahanlığına ilişkin durumda olduğu gibi Doğu Akdeniz’de de Türkiye ile ilgili kıyıdar ülkeler arasında henüz bir ahdi hukuk kabul edilmiş değildir. Bu durum Kıbrıs’taki egemenlik-sınır tartışmaları açısından çok daha karmaşık bir tartışmayı özünde barındırmaktadır. 1959-1960 Antlaşmaları ile Kıbrıs konusundaki uyuşmazlığa bir çözüm üzerinde anlaşılmış olsa da sonrasında hem Adada yaşayan iki toplum arasında hem de Türkiye ve Yunanistan arasında çatışmacı ilişkiler ve krizler eksik olmamıştır. Hâlihazırda Doğu Akdeniz Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) krizi gelişen kriz özelliği ile Türkiye, KKTC, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan arasında bir rekabeti yansıtmaktadır. Doğu Akdeniz’de ilgili kıyıdar ülkeler olarak söz konusu uyuşmazlık bir yandan Türkiye-Yunanistan arasındaki deniz yetki alanlarını diğer yandan da Kıbrıs uyuşmazlığını ilgilendirmektedir. Hâlihazırda Türkiye ile Yunanistan arasında deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin bir müzakere ve ahdi hukuk oluşturma çabası sonuçlanmamıştır. Taraflar arasında 1976 Bern Anlaşması ile oluşturulan (zımni) ahdi statünün tek yanlı girişimleri engellediği söylenebilir.

Kıbrıs açısından ise durum daha farklı şekillenmektedir. Kıbrıs Rum Yönetimi 2003 yılından itibaren Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge iddialarını somut eylemlerle sergilemeye başlamıştır. Bu durum doğal olarak Ada’da yaşayan iki toplumun birlikte temsil edildiği bir devletin bulunmadığı Kıbrıs’ta egemenlik-yetki tartışmalarına neden olmuştur. Bir kıyıdar ülke olarak Türkiye açısından temel tartışma noktası Kıbrıs’ta egemenlik-yetki açısından tartışmasız bir yapıda uzlaşılmış olmasıdır. 2004 yılında referanduma sunulan Annan Planı’nda olduğu gibi 1959-1960 kurucu metinlerinde de doğal kaynaklar merkezi devletin egemenlik alanı içerisinde kabul edilmektedir. Oysa 1963-1964 krizinden sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’nde kurucu antlaşmalara aykırı olarak Türk Toplumu temsil edilmemektedir. Dolayısıyla alınan kararların Türk Toplumu açısından herhangi bir bağlayıcılığı olmadığı gibi hukuki açıdan da tartışmalıdır. Türkiye, Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarına ilişkin bir ahdi hukukun müzakere edilebilmesi için her şeyden önce tarafların temsil yeteneklerine sahip olması gerektiğini düşünmektedir. Bunun için de Kıbrıs’ta her iki toplumun temsil edildiği bir yönetimin oluşturulmasını önermekte, bu sağlanamadığı durumda ise fiili durumdan hareketle Ada’daki iki ayrı toplum temsilcilerinin “ilgili taraf” olarak müzakerelere ayrı ayrı katılmasını önermektedir. Ancak Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan bu duruma karşı çıkmaktadırlar. Bunun için de uluslararası toplumun BM Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda Ada’da 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tek temsilci olarak kabul ettiğini gerekçe göstermektedirler. Oysa yukarıda da belirtildiği gibi 1963 yılından beri kurucu antlaşmalar ve anayasaya aykırı olarak Türk Toplumu yönetimin ve kararların bir parçası değildir.[33]

Ahdi Hukuk ve Halefiyet İlkesi İlişkisi

Türkiye-Yunanistan arasındaki ilişkilerin bir diğer boyutunu Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun halefi (ardılı) olduğuna ilişkin tartışmalar oluşturmaktadır. Cumhuriyetin ilanı ile birlikte kurulan Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’nun halefi olarak hangi hak, yetki, sorumlulukları elinde tutmaktadır? Uluslararası Hukuk açısından devletlerin halefiyeti konusu epey tartışmalıdır. Yeni kurulan bir devletin selefi olan devletin daha önce usulüne uygun olarak taraf olduğu bir antlaşmanın (halefi) hükümlerinden sorumlu olup olmaması literatürde farklı şekilde değerlendirilmektedir. Buna göre,

  • Halef devlet selefinin taraf olduğu antlaşmanın kendisine getirmiş olduğu hak ve yükümlülükleri olduğu gibi sürdürebilir.
  • Halef devlet selefinin taraf olduğu antlaşmaların doğurduğu hak ve yükümlülükleri reddetme hakkına sahiptir.

Türkiye’nin ahdi hukukunu düzenleyen uluslararası hukuk metinleri üzerinde yapılacak bir analiz açısından özellikle sınır düzenlemelerini, toprak devirlerini gerçekleştiren antlaşmaların hazırlık süreçlerine ve dayanmış olduğu ilkelere bakmak gerekir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Ulusal Kurtuluş Savaşı sürerken almış olduğu 307[34] ve 308[35] numaralı kararında:

Osmanlı İmparatorluğunun münkariz olduğuna [son bulduğuna] ve B.M.M. Hükümeti teşekkül ettiğine ve yeni Türkiye Hükümetinin, Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim olup onun hududu milli dahilinde yeni varisi olduğuna ve Teşkilatı Esasiye Kanunu ile hukuku hükümrani [hükümranlık hakları] Milletin nefsine verildiğinden, İstanbul’daki padişahlığın madum [yok] ve tarihe müntakil [intikal etmiş] bulunduğuna ve İstanbul’da meşru bir hükümet mevcut olmayıp İstanbul ve civarının B.M.M.’ne ait ve binaenaleyh oraların umuru idaresinin de B.M.M. memurlarına tevdi edilmesine ve Türk Hükümetinin hakkı meşruu olan makamı hilafeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi [ği belirtilmektedir].

Bu ardıllık (halef-selef) ilişkisi açısından Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun imzalamış olduğu her türlü antlaşmayı kabul etmek zorunda olmadığı kolaylıkla söylenebilir. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nun imzalamış olduğu Sevr Antlaşması (Türkçesi için bkz, Erim, 1953, ss.525-691). BMM Hükümeti tarafından reddedilmiştir. Bu niteliği ile devletin özgür iradesi ile imzalanmış, kabul edilmiş bir metin olmadığı söylenebilir. Oysa Sevr öncesinde de Osmanlı İmparatorluğu’nun imzalamış olduğu antlaşmalarla ülke/toprak devrinin gerçekleştirildiği, bu bağlamda devredilen topraklar özelinde yeni statüler oluşturulduğu, tarafların bu statüye sadakatle uymayı taahhüt ettikleri görülmektedir. Tarafların özgür iradeleri ile yürürlüğe konulan bu antlaşmalar ilerleyen süreçte imzalanmış ikili ve/ya çok taraflı antlaşmalarda da vurgulanarak bunların koyduğu statüye sadakatle uyulacağı belirtilmiştir (madde hükümleri için bkz, Soysal, 1983, s. 132-135).[36]

Örneğin Yunanistan’a devredilen adaların askerden arındırılmış statüsüne dair ihlaller açısından bu durum açıkça gözlenebilmektedir. 1913 tarihli Londra Antlaşması’nın 5. maddesinde, 1913 Atina Antlaşması’nın 15. maddesinde Osmanlı İmparatorluğu Girit dışında kalan Ege Denizi’ndeki Osmanlı adalarının kaderini tayin yetkisini Altı Büyük Devlete (Almanya, Avusturya-Macaristan, Fransa, İngiltere, İtalya ve Rusya) bırakmayı taahhüt etmiştir. 13 Şubat 1914 tarihli kararları ile Altı Büyük Devlet, Gökçeada, Bozcaada ve Meis’i Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında bırakırken o tarihte Yunanistan’ın işgali altında bulunan bütün Ege Denizi adalarının “silahsızlandırılmış olma şartı ile” Yunanistan’a devredilmesine karar vermiştir (bkz, Kurumahmut, 1998, s.28; C. Küçük, 1998, s.52-58). Silahsızlandırılmış olma şartı 1923 Lozan Barış Antlaşması’nın 12. maddesiyle teyid edilmiştir (bkz, Soysal, 1983, s.97-98). Lozan’ın 13. maddesine göre:

[b]arışın korunmasını sağlamak amacı ile, Yunan Hükümeti, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adalarında aşağıdaki önlemlere saygı göstermeği yükümlenirler:

Birincisi: Bu Adalarda hiçbir deniz üssü ve hiçbir istihkâm kurulmayacaktır.

İkincisi: Yunan, savaş uçakları ve öteki hava araçlarının Anadolu kıyısındaki topraklar üzerinde uçması yasaklanacaktır. Buna karşılık, Türkiye Hükümeti de savaş uçaklarının ve öteki hava araçlarının sözügeçen Adalar üzerinde uçmasını yasaklayacaktır.

Üçüncüsü: Söz konusu Adalarda Yunan, Silâhlı Kuvvetleri, silâh altına alınıp yerinde eğitilebilecek olan normal askersel birlikle ve, tüm Yunanistan topraklarındaki jandarma ve polis sayısı ile orantılı olacak, bir jandarma ve polis örgütü ile sınırlı kalacaktır (Soysal, 1983, s.97-98).

Bu açıdan bakıldığında söz konusu maddenin Yunanistan’a terk edilen Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adalarına ilişkin olduğu ve Yunanistan’a silahsızlandırma yükümlülüğü getirdiği görülür. Aynı şekilde Boğazönü Adaları için de bir silahsızlandırma yükümlülüğü söz konusudur. Fakat bu yükümlülük Boğazlar’a ilişkin olarak imzalanan Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nde hükme bağlanmıştır (bkz, Soysal, 1983, s.147). Sözleşme’nin 4. maddesinde “Aşağıdaki bölgeler ve adalar askerlikten arındırılacaktır” denilerek bu bölgelerin ve adaların hangileri olduğu tanımlanmaktadır. Buna göre; “Çanakkale ve Karadeniz Boğazlarının aşağıdaki gibi sınırlandırılmış bölgeleri boyunca iki kıyısı (…) Emir – Ali Adası kapsam dışı kalmak üzere, tüm Marmara denizi adaları, Ege Denizinde Semadirek, Limni, İmroz, Bozcaada ve Tavşan adaları” askerlikten arındırılmış olacaktır. Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nde askerden arındırmaya ilişkin düzenlemeler 1936 yılında kabul edilen Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile değişikliğe uğramıştır. Ek Protokol’de belirtilen bu değişiklikle sadece Türkiye için Boğazlar Bölgesinin askerselleştirileceğine karar verilmiştir. Sözleşme’ye ek Protokol’ün 1. maddesine göre “Türkiye anılan Sözleşmenin giriş kesiminde tanımlanan Boğazlar Bölgesini hemen yeniden askerselleştirebilecektir [remilitariser]” (bkz, Soysal, 1983, s. 518). Nitekim Türkiye 15 Ağustos 1936 tarihinden başlayarak yeni rejimi uygulamaya sokmuştur.

Silahsızlandırmaya ilişkin hükümler gibi azınlık haklarına ilişkin hükümler bakımından da bir ahdi hukuk-halefiyet ilişkisinden söz edilebilir. Örneğin Yunan Sevr’i olarak adlandırılan 10 Ağustos 1920 Yunan Sevr Anlaşması’nda söz konusu antlaşmanın tüm Yunanistan topraklarında, hatta antlaşmanın kabulünden sonra elde edeceği topraklarda da geçerli olacağı ifade edilerek Müslüman azınlığın hak ve statüleri düzenlenmiştir.[37]

Trakya Sınırının Silahsızlandırılmış Statüsü ve Yeniden Silahlandırma Süreci

Ahdi Hukuk açısından sınır düzenlemeleri ayrı bir öneme sahiptir. Türkiye-Yunanistan açısından özellikle karasal sınırlar ve statüsü Lozan Barış Antlaşması’nda kararlaştırılmıştır. Bu bağlamda sınırdaş üç ülkenin Trakya sınırının karşılıklı olarak askerden arındırılmış statüde olması kararlaştırılmıştır. Bu statü Trakya Hududuna Dair Mukavelename (bkz, Soysal, 1983, ss.161-162) ile aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:

Madde 1 – Ege Denizinden Karadeniz’e dek Türkiye’yi Bulgaristan’dan ve Yunanistan’dan ayıran sınırın, iki yanındaki topraklar, aşağıda yazılı sınırlar içinde ve yaklaşık 30 km genişliğinde askerlikten arındırılacaktır…

1- Türkiye topraklarında, Ege Denizinden Karadeniz’e dek (…)

2- Yunanistan topraklarında, Ege Denizinden Yunan-Bulgar sınırına dek (…)

3- Bulgar topraklarında, Yunan-Bulgar sınırından Karadeniz’e dek   (…)

Silahsızlandırılmış olma haline ilişkin olarak taraflar arasında ortaya çıkabilecek bir talep söz konusu olduğunda Milletler Cemiyeti Meclisi’nin konu ile ilgilenmesi kararlaştırılmıştır.

1930’lu yılların ortalarından itibaren Akdeniz ve Balkanlarda artan revizyonist eğilimler ve sınır değişikliği talepleri bir bütün olarak revizyonist-statüko yanlısı kamplaşmaya yol açmıştır. Bu çerçevede Türkiye gerek Akdeniz gerekse Balkanlarda ulusal güvenliğini sağlamak açısından duymuş olduğu kaygıyı giderecek ittifaklar oluşturmaya çalışmıştır. Yunanistan ile imzalamış olduğu Balkan Antantına Bulgaristan’ın da dahil olmasına çalışmasına rağmen bunda başarılı olamamıştır. Esasen Bulgaristan’ın Balkan sınırlarını özellikle Yunanistan aleyhine genişleterek Ege Denizi’ne çıkış arzusunda olması taraflar arasında ortak güvenlik mekanizmasının oluşturulmasını imkânsız kılmıştır. Bu süreçte Türkiye’nin gerek Balkan Antantını oluşturması gerekse Boğazlar bölgesinde ve bir bütün olarak Trakya’da savunma kapasitesini geliştirmeye çalışması Bulgaristan’da algısal bir güven[siz]lik krizine yol açmıştır. Türkiye’nin almış olduğu önlemleri kendisi için tehdit olarak değerlendirmiştir (bkz, Aksu ve Çolak, 2017, ss.164-180). Taraflar arasındaki bu güvensizlik süreç içerisinde Lozan’da kararlaştırılmış olan sınırların silahsızlandırılmış olma durumunu gündeme getirmiştir. 1935-1938 arası dönemde taraflar arasında sürdürülen görüşmeler sonucunda 31 Temmuz 1938 tarihinde imzalanan “Balkan İtilaf Devletleri ile Bulgaristan Arasında Anlaşma”  ile sınır bölgelerindeki silahsızlandırılmış olma statüsüne son verilmiş ve ülkelerin bu bölgeleri yeniden silahlandırabileceği kararlaştırılmıştır. Buna göre taraflar “… Lozan’da imza edilmiş olan Trakya hududu hakkındaki mukavelenin ihtiva ettiği hükümlerin, kendilerine müteallik olarak, tatbikatından sarfınazar edilmesini kararlaştırırlar.”[38]

Lozan Barış Antlaşması’nın üç Balkan ülkesinin karasal sınırları ile ilgili düzenlemeleri yine ilgili sınırdaş ülkeler arasında bir müzakereyle ahdi statüye kavuşturulmuştur. İkinci Dünya Savaşı’na rağmen Türkiye’nin ahde vefa ilkesine sadakatle uyması ve revizyonist bir genişleme siyaseti izlememesi Lozan statüsünün sürmesini kolaylaştırmıştır. Deniz yetki alanlarının sınırlandırılması açısından bakıldığında ise tıpkı Ege Denizi’nde Yunanistan ile yan sınır üzerinden komşu olduğu gibi Karadeniz’de de Türkiye Bulgaristan ile yan sınır üzerinden komşudur. Üstelik Mutludere-Rezve Deresi’nin coğrafi özellikleri Türkiye ile Bulgaristan arasında gerek karasularının gerekse kıta sahanlığının belirlenmesinde ciddi zorluklar çıkartabilecek niteliktedir. Buna rağmen iki ülke yürüttükleri müzakereler sonucunda 1997 yılında imzaladıkları bir antlaşma ile deniz yetki alanları sınırlarını belirlemiştir.[39] Dolayısıyla iki ülke arasında kara ve deniz sınırları bağlamında bir ahdi statü ortak irade ile oluşturulmuştur. Yunanistan ile Türkiye arasında ise yan sınırları belirleyen bir anlaşma imzalanmış olsa da onay süreci tamamlanmamıştır. Üstelik söz konusu 1926 Protokolü sırasında iki ülke karasuları 3 mildir; 1936’da Yunanistan 6 deniz miline, 1964 yılında ise Türkiye karasularını 6 deniz miline çıkartmıştır. Bu durumda söz konusu Protokolün de güncellenerek ahdi statü kazandırılması gerekmektedir.

Silahsızlandırılmış olma durumu ile ilgili olarak Türkiye ile Yunanistan arasında asıl uyuşmazlık Trakya sınırına ilişkin değil fakat Boğazlara ilişkindir. 1936 yılında Türkiye’nin talebi ile Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin yerine geçmek üzere müzakere ve kabul edilen Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin (Ek Protokol) Türkiye’ye egemenliği altındaki Boğazlar bölgesini yeniden silahlandırma hakkı vermesi Yunanistan tarafından farklı yorumlanmaktadır (bkz, Gündüz, 1985). Yunanistan tıpkı Türkiye gibi kendisinin de egemenliği altında bulunan Boğazönü adalarını (Limni ve Semadirek adaları) silahlandırmaya hakkı olduğunu ileri sürmektedir. Hâlihazırda tarafların Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden kaynaklanan bu statü değişikliğini farklı yorumlamakta oluşu bu konuda bir uyuşmazlık ve 1981-1984 arasında olduğu gibi kriz yaratmaktadır. Oysa söz konusu Protokol’de aşağıdaki ifadelere yer verilmektedir.

Bugünkü tarihli sözleşmeyi imza ettikleri sırada, aşağıda imzalan bulunan yetkili Temsilciler, Hükümetlerini yükümlülük altına sokarak, aşağıdaki hükümleri kabul ettiklerini açıklarlar:

1. Türkiye, anılan Sözleşmenin giriş kesiminde tanımlanan Boğazlar Bölgesini hemen yeniden askerselleştirebilecektir [remilitariser].

2. 15 Ağustos 1936 gününden başlayarak, Türk Hükümeti, bu Sözleşmede belirlenen rejimi geçici olarak uygulayacaktır.

3. İşbu Protokol bugünden başlamak üzere geçerli olacaktır. (Bkz, Soysal, 1983, s. 526).

Türkiye’nin görüşüne göre Protokol’de imzacı devletler sadece Türkiye’nin Boğazlar bölgesini hemen yeniden askerselleştirebileceğini kabul ettiklerini karara bağlamışlardır. Yunanistan da imzacı bir devlet olarak bu karara katılmıştır. Söz konusu Sözleşme ve Protokol’de Yunanistan’a ait olan Boğazönü adalarının yeniden askerselleştirilebileceğine dair ne bir talep ne de karar vardır. Montrö’deki müzakerelerin tutanakları incelendiğinde de müzakerecilerin gündeminde Boğazlardan geçişler ve Türkiye’nin Boğazlar bölgesini silahlandırması dışında bir konuyu görüşmedikleri görülmektedir. Kaldı ki bu müzakereler sırasında Yunanistan’ın da kendi egemenliğindeki Limni ve Semadirek adalarını silahlandırmak istediğine dair bir istem gündeme getirilmiş ve tartışılmış değildir.  Dolayısıyla Yunanistan’a ilişkin askersizleştirme yükümlülüğü olduğu gibi korunmaktadır.

Gerek Trakya sınırının silahsızlandırılmış statüsünün değiştirilmesi gerekse Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle Boğazlar bölgesini silahlandırması hukuki-siyasi niteliği ile ilgili imzacı tarafların rızaları ile gerçekleşmiştir. Bu durum üçüncü tarafların da objektif hukuk bağlamında rızasını almıştır. Dolayısıyla rızaya dayalı yeni bir ahdi statü oluşturulmuştur. Trakya sınırının yeniden silahlandırılması dolayısıyla imzacı devletler arasında zaman içerisinde bir uyuşmazlık yaşanmazken 1970’lerden sonra Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde adaların silahsızlandırılmış statüsünün ihlaline ilişkin tartışmalarla birlikte Yunanistan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin kabulüyle kendisinin de Limni ve Semadirek adalarını silahlandırabileceğini iddia etmeye başlamıştır. Böylece ahdi hukuk ihlali olarak algılanan bir krizin tetiklenmesi söz konusu olmuştur.

SONUÇ YERİNE

Bir bütün olarak değerlendirildiğinde komşu devletler arasında barış ve istikrara dayalı bir işbirliğinin sağlanabilmesi taraflar arasındaki görüş ayrılıklarını barışçıl çözüm yöntemlerinden yararlanarak çözmeye bağlıdır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde tarafların algısal güven[siz]likleri siyasal karar alıcıların tercihlerini olumsuz etkilemektedir. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından siyasal karar birimlerinin ülkenin temel sorunlarının çözümünde müzakereleri tercih etmesi ve müzakere süreçlerinde ülkesel çıkarları titizlikle gözetmeleri sorunların çözümünü engellememiştir. Tam tersine müzakerelerin başarısı ilgili tarafların tamamının tatminkâr bir uzlaşı zemini oluşturmalarıyla şekillenmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında giderek karmaşıklaşan ve artan uyuşmazlıklar özelinde tarafların müzakerelerdeki öncelikleri teknik sayılabilecek uyuşmazlıkların çözümünü dahi engelleyebilmektedir. Dolayısıyla taraflar arasında bir ahdi hukuk oluşturulamadığı takdirde ilişkilerinde giderek kanıksanan ve tekrarlama özelliğini içinde barındıran krizlerle karşılaşacakları beklenebilir. İlişkilerde taraflardan birinin mevcut durumu kendi yararına değiştirmek/dönüştürmek için gerçekleştireceği girişimler ise kolaylıkla askerileşme riski taşıdığı için Türkiye ve Yunanistan arasındaki hassas denge “oldu-bitti”lerle hâlihazırda sınanmaktadır.

Böyle bir durumda ise üç olasılıktan söz edilebilir:

  1. Taraflar mevcut uyuşmazlıkları tırmandırabilecek tek yanlı eylemlerden uzak durarak ahdi bir düzenleme yapılıncaya değin hukuki-siyasi iddialarını korurken bu durumun ilişkilerini bozmasını engellerler.
  2. Taraflar mevcut uyuşmazlıkların ilişkilerin seyrine olumsuz etkilerini göz önünde bulundurarak barışçıl çözüm yöntemlerini kullanarak bir ahdi statü oluştururlar.
  3.  Taraflardan en az biri mevcut durumu çıkarını elde etmek açısından uygun zaman olarak görerek oldu-bittilere başvurabilir. Bu durum bir ahdi statü yaratmanın önünde engel teşkil edeceği gibi savunmacı tarafın tepkisini çekecek saldırgan bir girişim olarak değerlendirilecektir. Savunmacı taraf bu oldu bittileri dengeleyecek strateji ve taktiklerle önlemeye çalışır.

Ahdi hukuk-dış politika krizi bağlamında bakıldığında sebep-sonuç ilişkisi açısından bir kısır döngünün varlığından söz edilebilir. Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin kısa tarihinde uyuşmazlıkların çözümüne ilişkin girişimlere rağmen özellikle 1974 sonrası dönemde bir ilerleme görülmemektedir. Bir çözüme yaklaşıldığı düşünüldüğünde taraflardan birinin bundan kaçınmasıyla çatışma ortamına geri dönülmektedir. Belki de asıl sorgulanması gereken nokta müzakereden kaçınan tarafın hangi kısıtlarla hareket ettiği ve olası bir uzlaşının ve yaratılan ahdi statünün ilgili tarafın önceliklerine/çıkarlarına nasıl etki ettiğidir. 1999 yılından itibaren Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin seyrinde bir iyileşmenin beklenmesi buna örnektir. Dışişleri Bakanları düzeyinde başlatılan diyalog ve işbirliğinin ilişkilere-müzakerelere olumlu yansıyacağı düşünülmüştür. Oysa çok kısa bir sürede Yunanistan ve KRY’nin başlatılan istikşafi görüşmelere rağmen oldu-bittiler yaratarak Türkiye’yi ve KKTC’yi köşeye sıkıştırma siyasetine geri döndürmeye çalıştığı görülmüştür. Dolayısıyla uyuşmazlıkların barışçıl çözümü ilgili tarafların müzakere ve diyaloğu içten arzulamalarına bağlı olarak şekillenir; bunun aksi ise çatışmanın kronikleşmesi ve tekrarlayan çatışmaların sürmesi demektir.

KAYNAKÇA

Aksu, Fuat (2008). Türk Dış Politikasında Zorlayıcı Diplomasi, İstanbul: Bağlam Yayınları.

Aksu, Fuat (2010). “Kuvvet Kullanma Tehditine Dayalı Dış Politika Krizlerinde Güvenlik Kavramı”. Evren Balta Paker, İsmet Akça (Der.), Türkiye’de Ordu, Devlet ve Güvenlik Siyaseti, (ss.475-502), İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Aksu, Fuat (2017a). “Protracted Conflicts and Foreign Policy Crises in Turkish Foreign Policy”. R. Kutay Karaca and Fatma Zeynep Özkurt (Eds.), New Concepts and New Conflicts in Global Security Issues, (pp.65-98),  İstanbul: İstanbul Gelişim University Press.

Aksu, Fuat (2017b). “Ahdi Hukuku İlgilendiren Dış Politika Krizleri”, https://tdpkrizleri.org/index.php/tfp-crisis/sample-crisis-tables/item/273-ahdi-hukuku-ilgilendiren-dis-politika-krizleri [Erişim: 22.10.2021)

Aksu, Fuat (2017c). Türk Dış Politikasında Karar Alma ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi. İstanbul: Dış Politika ve Kriz İncelemeleri Yayınları. https://www.tdpkrizleri.org/index.php/publications/books/e-kitaplar/tuerk-d-s-politikas-nda-karar-alma-ve-kriz-yoenetim-suereci

Aksu, Fuat ve Çolak, Yunus (2017). “Dış Politika Krizlerinde Algısal Güven[siz]lik: 1935 Bulgaristan Krizi”, Yıldız Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (YSBED), Cilt 1, Sayı 2, Ekim 2017, ss.164-180.

Arsava, Füsun (1996). “Kıbrıs Sorununun Uluslararası Hukuk Açısından Değerlendirilmesi”, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 1996, Sayı 1, Cilt 51, ss.43-51.

Başeren Sertaç Hami ve Kurumahmut, Ali (2003). Ege’de Egemenliği Devredilmemiş Adalar, Ankara: SAEMK Yayınları.

Başeren, Sertaç Hami (1998). “Ege’de Ada, Adacık ve Kayalıkların Uluslararası Andlaşmalarla Tayin Edilen Hukuki Statüsü”, Ali Kurumahmut (Yay. Haz.). Ege’de Temel Sorun: Egemenliği Tartışmalı Adalar, (ss.82-130), Ankara: Türk Tarih Kurumu.

Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi 6, (2018). “Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin Teşkilat ve Görevleri Hakkında 6 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi”. http://www.mevzuat.gov.tr/Metin1.Aspx?MevzuatKod=19.5.6&MevzuatIliski=0&sourceXmlSearch=&Tur=19&Tertip=5&No=6 [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

Çağlayangil, İhsan Sabri (2007). “Kader Bizi Una Değil Üne İtti”, Çağlayangil’in Anıları, Ankara: Bilgi Yayınları.

Çolak, Yunus (2017). “Türk Dış Politikasında Ahdi Hukukun İhlalinden Doğan Krizler”, Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

Demirözü, Damla (2005). “Megali İdea’dan Ankara Antlaşması’na (1930) Eleftherios Venizelos”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S. 35-36, Mayıs-Kasım 2005, (ss. 291-312).

Demirtaş, Bahattin  (2015). “Lozan Barış Anlaşmasına Göre Muhtelit Hakem Mahkemelerinin Çalışmaları”, 90. Yılında Lozan ve Türkiye Cumhuriyeti Uluslararası Sempozyumu, (ss.527-547). Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları,

Erim, Nihat (1944). “Milletlerarası Daîmî Adalet Divanı ve Türkiye”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2, 1944, (ss.62-72). https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/635475

Erim, Nihat (1951). “Milletlerarası Daîmî Adalet Divanı ve Türkiye (1)”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 8, 1951, (ss.44-59). https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/637122

Erim, Nihat (1953). Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri, Cilt I., Ankara: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları.

Esirgen, Seda Örsten  (2019). “Lozan’ın Ardından Başlayan Bir Hukuki Mücadele: Karma Hakem Mahkemeleri”, Avrasya İncelemeleri Dergisi, VIII/2 (2019), (ss. 309-338).

George, Alexander L. (1991a). “Strategies for Crisis Management”. Alexander. L. George (Ed.), Avoiding War, (pp.377-394). Boulder: Westview Press.

George, Alexander L. (1991b). “Findings and Recommendations”. Alexander. L. George (Ed.). Avoiding War, (pp. 545-566) Boulder: Westview Press.

Gündüz, Aslan (1985). Limni Adasının Hukuki Statüsü Üzerine Türk – Yunan Uyuşmazlığı, İstanbul: Otağ Yayınları.

Heraclides, Alexis (2010). The Greek-Turkish Conflict In The Aegean: Imagined Enemies, New York: Palgrave Macmillan.

Karabulut, Irmak (2020). “Lozan Antlaşması Sonrası Kurulan Karma Hakem Mahkemeleri: Türk-İngiliz Karma Hakem Mahkemesi ve Üç Örnek Dava”, History Studies. Doç. Dr. İlknur Mangır Karagöz Armağanı, 12/2, Nisan 2020, (ss.437-465).

Kılıç, Hulusi (1992). Türkiye ile Yunanistan Arasında İmzalanan İkili Anlaşmalar, Önemli Belgeler ve Bildiriler, (Bugünkü Türkçe ile Tam Metinleri), Ankara: Dışişleri Bakanlığı Yayınları.

Kurumahmut, Ali (1998). “Ege’de Egemenliği Tartışmalı Adalar Sorununun Ortaya Çıkışı”. Ali Kurumahmut (Yay. Haz.), Ege’de Temel Sorun: Egemenliği Tartışmalı Adalar, (ss.1-32), Ankara:  Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Kurumahmut, Ali (Yay. Haz.) (1998). Ege’de Temel Sorun: Egemenliği Tartışmalı Adalar, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Kurumahmut, Ali ve Başeren, Sertaç Hami (2004). The Twilight Zones in the Aegean: (Un)forgotten Turkish Islands, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Küçük, Ayşe (2020). “Türk Dış Politikası Açısından Tekrarlayan Çatışmalar: Algı, Söylem, Siyasa”. (Yayınlanmamış Doktora Tezi). Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Küçük, Ayşe ve Aksu, Fuat (2018). “Türk Dış Politikasında Tekrarlayan Çatışmalar: Türk[iye]-Yunan[istan] ve Türk[iye]-Ermeni[stan] İlişkileri Üzerine Bir Değerlendirme”. Tayyar Arı ve Kader Özlem (Eds.), Uluslararası X. Uludağ Uluslararası İlişkiler Kongresi-Diplomasi ve Savaşın Değişen Rolü (8 – 10 Ekim 2018 Bursa / Türkiye). (ss. 204-238). Bursa: Dora Yayınları.

Küçük, Cevdet (1998). “Ege Adalarında Türk Egemenliği”, Ali Kurumahmut (Yay. Haz.), Ege’de Temel Sorun: Egemenliği Tartışmalı Adalar, (ss.33-80), Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Oran, Baskın (1999).Yunanistan’ın Lozan İhlalleri,  Ankara: SAEMK Yayınları.

Papandreu, Andreas (1988). Namlunun Ucundaki Demokrasi, Ankara:  Bilgi Yayınları.

Resmi Gazete, 10 Nisan 1979, Sayı: 16605, https://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/16605.pdf [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

Resmî Gazete, 14 Mayıs 1981, Sayı: 17340, https://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/17340.pdf [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

Sarıca, Murat ve Diğerleri (1975). Kıbrıs Sorunu, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayınları.

Soysal, İsmail (1983). Türkiye’nin Siyasal Antlaşmaları, I. Cilt., Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Şener, Bülent (2013). Türk Dış Politikasında Güç Kullanma Seçeneği (1923-2010), Ankara: Barış Yayınları.

“Balkan İtilaf Devletleri ile Bulgaristan Arasında Anlaşma”. MFA. http://ua.mfa.gov.tr/detay.aspx?2245 [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

“Bern Agreement Between Turkey And Greece (11 November 1976)”. TURKISHGREEK. http://turkishgreek.org/index.php?option=com_content&view=article&id=70:bern-agreement-between-turkey-and-greece-11-november-1976&catid=58:belgeler&Itemid=68 [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

“Boğazlar Rejimi Hakkında Mukavelename (Montreux (Montrö), 20.07.1936)”, MFA, http://ua.mfa.gov.tr/detay.aspx?2229  [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

“Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna İlişkin Temel Antlaşma (1960)”, MFA, http://www.mfa.gov.tr/kibris-cumhuriyeti_nin-kurulusuna-iliskin-temel-antlasma-_-1960__ingilizce_.tr.mfa [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

“Law No. 230 of 17 September 1936”. UN. http://www.un.org/depts/los/LEGISLATIONANDTREATIES/PDFFILES/GRC_1936_Law.pdf [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

“Meriç Nehrinin Her İki Sahilinde Su Tesisatının Tanzimine Dair Türk – Elen İtilâfnamesi”. Resmi Gazete, 25 Mayıs 1935, Sayı: 3011. http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/3011.pdf ;

“Mübadelei Ahali Mütedair Lozan Muahedenamesile Atina İtilafnamesinin Tatbikatından Mütevellit Mesailin Sureti Kat’iyede Halli Hakkında Mukavelename”. https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc008/kanuntbmmc008/kanuntbmmc00801725.pdf [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

“Osmanlı İmparatorluğu’nun İnkıraz Bulup T.B.M.M. Hükümeti Teşekkül Ettiğine Dair Heyeti Umumiye Kararı”. Karar Numarası:307, Kabul Tarihi: 30.10.1337 (1922).  TBMM. https://www.tbmm.gov.tr/kultursanat/yayinlar/yayin001/001_00_008.pdf  [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

“Tasarlanmış Kriz”, TDPKRİZLERİ, https://tdpkrizleri.org/index.php/crisis-analyses/dictionary-for-crisis-management/14-tasarlanmis-kriz

“Treaty concerning the Protection of Minorities in Greece, signed at Sevres, August 10, 1920“. League of Nations, Treaty Series, Vol. 28, 1924, p. 244-265. UN. https://treaties.un.org/doc/Publication/UNTS/LON/Volume%2028/v28.pdf [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

“Türk – Rum Ahali Mübadelesi Muhtelit Komisyonunun İlgasına Mütedair Mukavelename”. https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d04/c019/tbmm04019020ss0060.pdf [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

“Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Hukuku Hâkimiyet ve Hükümraninin Mümessili Hakikisi Olduğuna Dair”. TBMM. http://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc001/karartbmmc001/karartbmmc00100308.pdf [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Yunanistan Krallık Hükümeti Arasında Trakya Hududunun İşaretlenmesi Hakkında Anaprotokol İle Eklerinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna İlişkin Kanun Tasarısı”. TBMM. https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/CS__/t18/c043/cs__18043051ss0884.pdf  [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Yunanistan Krallık Hükümeti Arasında Trakya Hududunun İşaretlenmesi Hakkında Anaprotokol İle Eklerinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna İlişkin Kanun Tasarısı”. TBMM. https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/CS__/t18/c043/cs__18043051ss0884.pdf [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

“Türkiye ile Bulgaristan Arasında Mutludere Mansap Bölgesinde Sınırın Belirlenmesi ve İki Ülke Arasında Karadeniz’de Deniz Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşması”. TBMM. https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d20/c053/tbmm20053095ss0572.pdf [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

“Türkiye-İtalya Hükümeti ile Akdolunan Anadolu Sahilleri ile Meis Adası Arasındaki Ada ve Adacıkların ve Bodrum Körfezi Karşısındaki Adanın Cihet-i Aidiyeti Hakkında İtilafname (Anadolu Kıyıları ile Meis Adası Arasında Karasularının Sınırlandırılması Hakkında Sözleşme)”. MFA. http://ua.mfa.gov.tr/files.ashx?80370 [Erişim Tarihi: 20.12.2021]

www.tdpkrizleri.org [Erişim Tarihi: 20.12.2021]


** Doç. Dr.; Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, fuataksu@tfpcrises.org

[1] Bu durum Osmanlı Devleti’nin jeopolitik genişleme stratejisiyle ilgili olduğu kadar Yunanistan’ın jeopolitik genişlemesiyle de ilgilidir. Osmanlı Batı’ya doğru genişlerken Yunanistan Doğu’ya doğru genişlemiştir. 1821’de başlayan “Yunan İsyanı” ile birlikte kurulan Yunanistan Doğu’ya doğru genişlerken Osmanlı’dan toprak alarak devlet sınırlarını genişletmiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin güvenlik kültüründe toprak kayıplarının travmatik etkisi somut olarak Yunanistan’ın diğer emperyalist devletlerle beraber Anadolu’yu işgal etmesiyle somutlaşmaktadır. Lozan Barış Antlaşması ile kurulan ahdi statü Yunan jeopolitik genişlemesinin durdurulması anlamını taşımaktadır. Öyle ki Megali İdea’nın gerçekleşmesi mümkün olmayan bir düş olduğunun ifade edilmesi 1930’lardaki Türkiye-Yunanistan yakınlaşmasının yolunu açmıştır. Oysa 1945 sonrasında Yunanistan’ın Oniki Adalar’ı topraklarına katması bu jeopolitik genişleme beklentilerini yeniden canlandırmış, Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesine yönelik girişimler iki ülkeyi yeniden karşı karşıya getirmiştir. Albaylar Cuntası döneminde bunun bir örneğini Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil (2007) anılarında aktarmaktadır. Yunanistan Dışişleri Bakanı Kirye Pipinellis ile yapmış olduğu bir konuşmada Çağlayangil, okul kitaplarında birbirleri hakkında yakışıksız ifadeler ve olumsuz yazıları kaldırmayı kararlaştırmış olmalarına rağmen Yunanistan’ın hâlâ Türkiye aleyhinde yazılmış metinleri okullarda okutmakta oluşunu gündeme getirdiğinde Pipinellis aşağıdaki cevabı vermiştir: “Bunları ilkokul çocuklarına okutmakla İstanbul’u geri alamayız. Biz istesek de siz vermezsiniz. Zorla almaya kalksak gücümüz yetmez. Çünkü bizden en az beş kat büyüksünüz. Başka ve istenmeyen yollara sapmamaları için gençlerimize ulusal bir ideal vermek istiyoruz. İdeal, yaklaştıkça uzaklaşan hedeftir. İnsanları peşinden koşturur. Bırakın bizi de hayal edelim. Bunlar olacak şeyler değil. Bununla beraber siz haklısınız. Anlaşmalarımıza aykırı davranışlarımız olduğu anlaşılıyor. Memleketime döner dönmez Türkiye hakkındaki olumsuz çalışmaları önlemeye çalışacağım. İdealimizin sizi rahatsız etmemesi şartını kabul ediyorum (Çağlayangil, 2007, s.329).

[2] Literatürde farklı kriz tanımları bulunmakla birlikte bu çalışmada Türk Dış Politikası Kriz İncelemeleri Grubu’nun tanımı esas alınmaktadır. Buna göre dış politika krizi, “karar biriminin dış politika gündemini meşgul edebilecek herhangi bir konuda aniden veya belli bir zaman dilimi içerisinde gelişen; karar biriminin algısında ve/ya gerçekliğinde temel değer ve önceliklerinde bir değişiklik yapmaya zorlayan, karar birimi tarafından risk, tehlike, tehdit veya saldırı olarak algılanan, karar birimini mevcut kısıtlı seçenekler arasında bir tercih yapmak ve karar vermek zorunda bırakan, verilen karar dolayısıyla doğrudan muhatap aktör ve/ya aktörlerle bir askeri çarpışma-savaşa girme olasılığı içerebilen durumlar”dır (Aksu, 2017c, ss.30-32).

[3] 1923-2016 yılları arasında Türkiye’nin doğrudan tarafı olduğu dış politika krizlerini, karar yapı ve süreçlerini inceleyen proje grubunun bulguları ve çalışmaları hakkında ayrıntılı bilgi için projenin internet sitesine bakılabilir.  www.tdpkrizleri.org

[4] Yunanistan’ın bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkışı ve sınırlarını sürekli genişletmesi sırasında bu yeni devlet ile Osmanlı İmparatorluğu arasında çok sayıda sınır düzenlemeleri ve birbirlerinin toprakları içerisinde kalan halkların statülerine ilişkin ikili-çok taraflı antlaşma imzalanmıştır. Dolayısıyla aslında Cumhuriyet döneminde iki devlet arasındaki ahdi statünün kökleri Lozan Barış Antlaşması’ndan önceki ahdi düzenlemelere de dayanmaktadır. Nitekim

Lozan Konferanslarındaki müzakerelerde zaman zaman daha önceki yıllarda kabul edilmiş bu metinlere de yer verilmiştir. Bununla birlikte gözden kaçırılmaması gereken noktalardan biri bu düzenlemelerden bir kısmının Lozan Barış Antlaşması’nın öncesinde ya henüz sonlandırılmamış olduğu ya da İstanbul Hükümeti veya TBMM tarafından tanınmamış olduğudur. Örneğin işgal altında bulunan Ege Adalarının kaderi ve silahsızlandırılmış olma statüsünü düzenleyen 13 Şubat 1913 tarihli Altı Devlet Kararı bu niteliktedir. Ayrıntılar için bkz, (Gündüz, 1985).

[5] Bu düzenlemelerden bazıları aşağıdaki gibidir:

  • 3 Kasım 1926 Protokolü (Tahdidi Hudut Komisyonu’nun Hazırladığı)
  • 7 Aralık 1971 tarihinde Ankara’da imzalanmış olan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Yunanistan Krallık Hükümeti Arasında Trakya Hududunun İşaretlenmesi Hakkında Anaprotokol
  • Türk-Yunan Hududunu İşaretleme Çalışmalarına Katılacak Personelin Huduttan Geçişleri ve Karşı Taraf Arazisindeki Faaliyet ve Geçici Kalışları Hakkında Anaprotokole Ek İdari Protokol
  • Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Yunanistan Krallık Hükümeti Arasında Trakya Hududunun İşaretlenmesi Hakkındaki Ana Protokola Ek Teknik Protokol

Resmi Gazete, 10 Nisan 1979, Sayı: 16605, https://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/16605.pdf

  • Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Yunanistan Krallık Hükümeti Arasında “Trakya’da ve Meriç Nehrinin Denize Döküldüğü Bölgede” Hudut Olaylarının Önlenmesi ve Halli Hakkında Anlaşma
  • Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Yunanistan Krallık Hükümeti Arasında “Trakya Hududunda ve Meriç Nehrinin Denize Döküldüğü Bölgede” Hudut İşaretlerinin Muhafazası, Kontrolü, Bakımı, Onarımı ve İhyası Hakkında Protokol

Resmî Gazete, 14 Mayıs 1981, Sayı: 17340, https://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/17340.pdf

[6] Sözleşme için bkz.; “Mübadelei Ahali Mütedair Lozan Muahedenamesile Atina İtilafnamesinin Tatbikatından Mütevellit Mesailin Sureti Kat’iyede Halli Hakkında Mukavelename” https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc008/kanuntbmmc008/kanuntbmmc00801725.pdf

[7] Yunanistan’da karar birimlerinin Türkiye’ye yönelik toprak taleplerinden, “Megali İdea”dan vazgeçtiklerine yönelik açıklamalarının Türkiye’de memnuniyetle karşılandığı görülmektedir. Bu konuda ayrıca bkz,  (Demirözü, 2005, ss. 291-312).

[8] Örneğin Yunanistan’ın 1931 yılında ulusal hava sahasını 10 mil olarak belirlemesi, 1936 yılında karasularını 6 deniz miline genişletmesi aslında Türk-Yunan Lozan dengesini bozan girişimlerdendir. Ancak Türkiye bu girişimleri Yunanistan’ın İtalyan tehdidine karşı aldığı önlemler olarak değerlendirmiştir. Aynı şekilde Türkiye’nin Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin güvenliğe getirdiği kısıtlardan kurtulma çabasının da Yunanistan tarafından desteklendiği görülmektedir. Ayrıca Balkan sınırlarını karşılıklı olarak güvenceye alan Balkan Antantı’nın kabulü, 1938 yılında Trakya sınırlarındaki silahsızlandırılmış bölge uygulamasına son verilmesi bu açıdan önemli düzenlemeler olarak kabul edilebilir.

[9]Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Kanunu’nun 2. maddesinde “Milli Güvenlik” terimi açıklanırken ahdi hukuka yer verilerek güvenlikle ilişkilendirilmektedir. “a) Milli Güvenlik; Devletin anayasal düzeninin, milli varlığının, bütünlüğünün, milletlerarası alanda siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik dahil bütün menfaatlerinin ve ahdi hukukunun her türlü dış ve iç tehditlere karşı korunması ve kollanmasını ifade eder” denilmektedir. Milli güvenlik kavramının tanımı Cumhurbaşkanlığı sisteminde de aynen korunmuştur. “Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinin Teşkilat ve Görevleri Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi”nin 2. maddesi d fıkrası için bkz, (Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi 6, 2018).

MGK sitesindeki değişiklikten önce ahdi hukuktan ne anlaşıldığı ise şu şekilde ifade edilmektedir:

“Devletler Genel Hukuku’na göre; [ahdi hukuk] bir devletin var olması, bağımsızlığı, egemenlik hakkı, sınırları hakkında bir veya birden fazla devletle birlikte yaptığı ve karşılıklı beyan ve kabulleri ihtiva eden anlaşma veya anlaşmalarla gerçekleşen hukuktur. Lozan ve Montrö Anlaşmaları, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık ve hükümranlığını belirleyen ahdi hukukuna örnek olarak verilebilir.”  (Aktaran Aksu, 2010, ss. 499-500). Bu konuda ayrıca bkz.; (Aksu, 2010, ss. 475-502) ; (Çolak, 2017).

[10] 1936 yılında Türkiye’nin Lozan Boğazlar Sözleşmesi hükümlerini gözden geçirme çağrısı tam da bu ilke çerçevesinde gerçekleşmiştir. İmzacı devletlerin ortak rızasıyla Montrö Boğazlar Sözleşmesi kabul edilerek aynı konuda yeni bir ahdi hukuk düzenlemesi kabul edilmiştir.

[11] Türk Dış Politikası Kriz İncelemeleri Araştırma Grubu ve çalışmaları hakkında ayrıntılı bilgi için bkz; www.tdpkrizleri.org [Erişim: 30.10.2021]

[12] Karabulut (2020) çalışmasında 1934 yılı itibariyle Türk-Yunan Karma Hakem Mahkemesi’nin açılan 12.116 davadan 11.021’ini sonuçlandırmış olduğunu geriye 1095’inin kaldığını belirtmektedir. Söz konusu Türk-Yunan karma Hakem Mahkemesi görevini 1935 yılında tamamlamıştır. Ayrıca bkz, (Demirtaş, 2015, ss.527-547).

Karma Hakem Mahkemelerinde görev yapacak kişilerin ülkelerinden bağımsız karar alıyor oluşları bu kişilerin hakkaniyetli ve cari uluslararası hukuku uygulayacaklarına inancı öne çıkartmaktadır.

[13] Söz konusu anlaşma için bkz, “Türk – Rum Ahali Mübadelesi Muhtelit Komisyonunun İlgasına Mütedair Mukavelename” https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d04/c019/tbmm04019020ss0060.pdf

[14] Türkiye ve Yunanistan 30 Ekim 1930 tarihli Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Cumhuriyeti Arasında Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakem Anlaşması’nı imzalayarak anlaşmanın imzasından sonra aralarında çıkan/çıkabilecek olası uzlaşmazlıkları barışçıl yöntemlerle çözme konusunda mutabık kalmışlardır. Söz konusu anlaşma 5 yıllığına yapılmıştır. Taraflardan biri 6 ay öncesinden anlaşmadan ayrılmak istediğini bildirilmediği takdirde 5 yıl daha geçerli olacaktır. 1933 yılında imzalanan Samimi Anlaşma Misakı’nda taraflar Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaşma ve Hakem Anlaşması’nın da geçerlilik süresinin 10 yıl olmasına ve 1 yıl öncesinden anlaşmanın feshedildiğini bildirmediği takdirde aynı sürelerle uzatılmasına karar vermişlerdir.  Türkiye ve Yunanistan arasındaki olası uyuşmazlıkların hukuki yöntemlerle çözümü açısından öngörülen bu anlaşmanın hâlâ geçerli olup olmadığına dair açık bir bilgi bulunmamakla beraber söz konusu anlaşmada yargı yetkisi kabul edilen Uluslararası Daimi Adalet Divanı 1945 sonrasında artık ortadan kalkmıştır. Bu anlaşmanın hükümleri için bkz, (Kılıç, 1992, ss.56-61).

[15] Aslında metinden de anlaşılacağı üzere Türkiye uyuşmazlık halinde ilgili tarafın Uluslararası Daimi Adalet Divanı’na başvurarak uyuşmazlığı çözme kararını önceden kabul etmiştir. Bunun tersinin de ilke olarak geçerli olduğu düşünülebilir. Türkiye de imzacı devletlerin ülkelerinde bulunan [burada özellikle Yunanistan] azınlıklara ilişkin olarak Lozan Barış Antlaşması’ndan kaynaklanan bir hakkın ihlali durumunda uyuşmazlığı Daimi Adalet Divanı’nın yargı yetkisine taşıyabilir[di].

[16] Bu açıdan bakıldığında zaman zaman anlaşmazlık ortaya çıktığında Uluslararası Daimi Adalet Divanı’nın taraflara tavsiyelerinden de yararlanılmıştır. Örneğin 1 Aralık 1926 Atina Anlaşması’nın bazı hükümlerinin yorumu ve Türk-Yunan Mübadele Karma Komisyonu’nun yetkileri bakımından karşılaştıkları görüş ayrılığını gidermek için konunun Milletler Cemiyeti aracılığı ile Uluslararası Daimi Adalet Divanı önüne götürülerek Divan’dan tavsiye alınmasına karar verilmiştir. Bu konuda bir çalışma için bkz, (Erim, 1951, ss.44-59). Benzer şekilde yerleşik/etabli konusunda da görüş ayrılığı ortaya çıktığında Divan’ın istişari görüşünden yararlanılmıştır. Bkz, (Erim, 1944, ss.62-72).

[17] Antlaşmanın Türkçesi için bkz, (Sarıca ve diğerleri, 1975, ss.385-386).

[18] Antlaşma için bkz, (Sarıca ve diğerleri, 1975, ss.385-386).387-390).

[19] Antlaşma için bkz, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna İlişkin Temel Antlaşma (1960)”, MFA, http://www.mfa.gov.tr/kibris-cumhuriyeti_nin-kurulusuna-iliskin-temel-antlasma-_-1960__ingilizce_.tr.mfa

[20] Andreas Papandreu, anılarında 1960 sonrasında Yorgo Papandreu hükümetinin enosis doğrultusunda Makarios ve EOKA’yı nasıl desteklemiş olduğunu ayrıntılarıyla açıklamaktadır. Bu konuda bkz, (Papandreu, 1988).

[21]Ayrıntıları için bkz, “Bern Agreement Between Turkey And Greece (11 November 1976)”, TURKISHGREEK, http://www.turkishgreek.org/index.php?option=com_content&view=article&id=70:bern-agreement-between-turkey-and-greece-11-november-1976&catid=58:belgeler&Itemid=68

[22] George çalışmasında inadvertent war (kasıtsız savaş) terimini kullanmaktadır. Kriz yönetimi açısından yapmış olduğu tanımlamayı inadvertent crisis (kasıtsız kriz) olarak da yorumlamak mümkündür. Bu bakımdan bkz, (George, 1991, s.545).

[23] 4 Ocak 1932 Türkiye-İtalya Anlaşması için bkz, “Türkiye-İtalya Hükümeti ile Akdolunan Anadolu Sahilleri ile Meis Adası Arasındaki Ada ve Adacıkların ve Bodrum Körfezi Karşısındaki Adanın Cihet-i Aidiyeti Hakkında İtilafname (Anadolu Kıyıları ile Meis Adası Arasında Karasularının Sınırlandırılması Hakkında Sözleşme)”, MFA, http://ua.mfa.gov.tr/files.ashx?80370

[24] Süreç içerisinde iki ülke arasında nehir sınırına ilişkin düzenlemeler de yapılmıştır, bunlardan bazıları için bkz, “Meriç Nehrinin Her İki Sahilinde Su Tesisatının Tanzimine Dair Türk – Elen İtilâfnamesi”, Resmi Gazete, 25 Mayıs 1935, Sayı 3011, http://www.resmigazete.gov.tr/arsiv/3011.pdf ; “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Yunanistan Krallık Hükümeti Arasında Trakya Hududunun İşaretlenmesi Hakkında Anaprotokol”, TBMM, https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/CS__/t18/c043/cs__18043051ss0884.pdf

[25] “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Yunanistan Krallık Hükümeti Arasında Trakya Hududunun İşaretlenmesi Hakkında Anaprotokol İle Eklerinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna İlişkin Kanun Tasarısı”nın Meclis’e sunulmasında dillendiren gerekçede aşağıdaki ifadelere yer verilmektedir:

Hudut işaretlerinde zamanın meydana getirdiği tahribata ilaveten Meriç nehrinin sık sık yatak değiştirmeye ve taşkınlara müsait arazi şartlarında akması hududun zamanla birçok bölgede belirsiz hale gelmesine yol açmıştır. Bu durum siyasal, ekonomik ve askeri yönlerden bazı sakıncalar yaratmakta ve bir yandan da sık sık hudut ihtilaflarının doğmasına neden olmaktadır. 1926 yılında zamanın tekniği ve usullerine göre tanzim edilen hudut haritalarının da, değişmiş bulunan bugünkü arazi şartlarına sağlıklı bir şekilde uygulanabilmesinde güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Öte yandan, komşularımızın hemen tamamı ile ortak hudutlarımız yeniden işaretlenmiş bulunmaktadır. Türk – Yunan hududunun da yeniden işaretlenmesi için Yunanistan ile 9 Aralık 1971 tarihinde imzalanan anaprotokol ve ekleri bir yandan bu eksikliği ve hududun belirsiz hale gelmiş olmasının yarattığı sorunları gidermek amacına matuf bulunmakta, bir yandan da 1950 yıllarında başlayarak bu ülke ile gerek Meriç nehrinin gerek hudut hattının düzenlenmesi için yürütülen çeşitli seviyedeki temaslarda tespit olunan esasları yansıtmaktadır. “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Yunanistan Krallık Hükümeti Arasında Trakya Hududunun İşaretlenmesi Hakkında Anaprotokol İle Eklerinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna İlişkin Kanun Tasarısı”, TBMM, https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/CS__/t18/c043/cs__18043051ss0884.pdf

[26] Lozan Barış Antlaşması’nın 6. maddesinde deniz sınırları şu şekilde ifade edilmektedir:

“…İşbu Andlaşmada tersine bir hüküm olmadıkça, deniz sınırları kıyıdan üç milden aşağı uzaklıktaki ada ve adacıkları kapsar.”

12. maddede ise “…Asya kıyısından üç milden az uzaklıkta bulunan Adalar, işbu Andlaşmada tersine hüküm olmadıkça, Türkiye egemenliği altında kalacaktır.”

[27] Lozan’da belirtilen deniz sınırlarının üç mil olarak kabul edileceği hükmü özünde Anadolu kıyılarından üç mil içerisinde yer alan adaların statüsü ile ilgilidir. 1936 yılında Yunanistan’ın ulusal karasuları sınırını 6 deniz mili olarak belirlemesinden sonra 1964 yılında Türkiye Ege Denizi’nde karasularını 6 deniz mili olarak ilan etmiştir. “Law No. 230 of 17 September 1936”, UN, http://www.un.org/depts/los/LEGISLATIONANDTREATIES/PDFFILES/GRC_1936_Law.pdf

[28] Lozan Barış Antlaşması’nın 16. maddesi aşağıdaki gibidir:

“Türkiye, işbu Andlaşmada belirtilen sınırlar dışında bulunan topraklar üzerindeki ya da bu topraklara ilişkin olarak, her türlü haklarıyla sıfatlarından ve egemenliği işbu Andlaşmada tanınmış adalardan başka bütün öteki adalar üzerindeki her türlü haklarından ve sıfatlarından vazgeçmiş olduğunu bildirir; bu toprakların ve adaların geleceği [kaderi], ilgililerce düzenlenmiştir ya da düzenlenecektir. İşbu maddenin hükümleri, Türkiye ile sınırdaş olan ülkeler arasında komşuluk durumları yüzünden kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümlere halel vermez” (Soysal, 1983, s.99).

Başeren’e (1998) göre söz konusu maddede Türkiye’nin her türlü hak ve sıfatlarından vaz geçmiş olduğu adalar Antlaşmanın 12. ve 15. maddeleriyle isim sayarak devretmiş olduğu adalardır. Türkiye’nin bu adalara ilişkin bir talebi zaten yoktur. “… geleceği ilgililerce düzenlenmiş ya da düzenlenecek olan” topraklar ve adalardan kastedilen ise İtalya ile Yunanistan arasında Lozan Konferansları sırasında tartışılan İtalyan hakimiyetinde bulunan adalara ilişkindir ve bu düzenleme ancak 1947 Paris Barış Antlaşması ile gerçekleştirilebilmiştir. İtalya bu adaları devrederken silahsızlandırılmış olma hali ile Yunanistan’a devretmiştir.  Ayrıntılı bir analiz için bkz., (Başeren, 1998, ss.103-109).

[29] Burada vurgulanması gereken nokta tarafların ulusal tezlerinin kabul edilebilirliği, geçerliliğinin bu aşamada kriz analizi açısından bir anlam ifade etmediğidir. Somut olarak taraflar arasında henüz bir ahdi statünün ortaya çıkartılamamış olmasıdır. Dolayısıyla ahdi hukuk taraflar arasındaki görüş ayrılıklarının giderilerek herhangi bir konuda mutabık kalınan uzlaşıyı göstermektedir. Egemenliği antlaşmalarla devredilmemiş adalar, adacıklar ve kayalıklar konusunda henüz bir ahdi düzenleme söz konusu değildir.

[30] Çünkü krizi tetikleyen ilk fiili eylem Yunanistan tarafından gerçekleştirilerek Doğu Kardak Kayalığına asker çıkartılmış, Türkiye’nin Batı Kardak Kayalığına asker çıkartması Yunanistan’ın bu eylemine bir misilleme olarak gerçekleşmiştir. Ayrıntılar için bkz.; (Aksu, 2008, ss.194-221).

[31] Bkz.; “Tasarlanmış Kriz”, TDPKRİZLERİ, https://tdpkrizleri.org/index.php/crisis-analyses/dictionary-for-crisis-management/14-tasarlanmis-kriz

[32] “Bern Agreement Between Turkey And Greece (11 November 1976)”, TURKISHGREEK, http://turkishgreek.org/index.php?option=com_content&view=article&id=70:bern-agreement-between-turkey-and-greece-11-november-1976&catid=58:belgeler&Itemid=68

[33] Bu açıdan bakıldığında 1959-1960 kurucu antlaşmaların ruhuna uygun davranmayan taraf Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’dır. Dolayısıyla “ahde vefa” ilkesi bu ülkeler tarafından çiğnenmektedir.

[34] “Osmanlı İmparatorluğu’nun İnkıraz Bulup T.B.M.M. Hükümeti Teşekkül Ettiğine Dair Heyeti Umumiye Kararı”, Karar Numarası: 307, Kabul Tarihi: 30.10.1337 (1922),  TBMM, https://www.tbmm.gov.tr/kultursanat/yayinlar/yayin001/001_00_008.pdf

[35] TBMM’nin 308 nolu kararında da bu konuya yer verilmektedir. Bkz, “Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Hukuku Hâkimiyet ve Hükümraninin Mümessili Hakikisi Olduğuna Dair”, TBMM, http://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc001/karartbmmc001/karartbmmc00100308.pdf

[36] Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı değil fakat halefi [haleflerinden biri] olarak uluslararası antlaşmalara taraf oluşu rıza dayalı bir görüşün hakim olduğunu göstermektedir. Bu durum Lozan Barış Antlaşması’nın müzakeresinde ve antlaşma maddelerinde gözlenmektedir. Lozan Barış Antlaşması’nın 99. maddesine göre [Osmanlı İmparatorluğu döneminde imzalanan ve madde hükmünde isimleri zikredilen] “İşbu Andlaşmanın yürürlüğe girmesiyle ve Andlaşmanın başka yerlerindeki hükümlere halel gelmeksizin, aşağıda belirtilen ekonomik ya da teknik nitelikteki çok taraflı Andlaşmalar, Sözleşmeler ve Anlaşmalar, Türkiye ile bunlara taraf olan öteki Devletler arasında yeniden yürürlüğe gireceklerdir.” Ayrıca Türkiye 100. maddede sıralanan “… Sözleşmeler ya da Anlaşmalara katılmağı ya da bunları onaylamağı yükümlen”[miştir.] Benzer durum 101, 102, 103, 104 ve 105. madde hükümleri açısından da geçerlidir.

[37]Antlaşma metni ve ilgili hükümler için bkz.; “Treaty concerning the Protection of Minorities in Greece, signed at Sevres, August 10, 1920“, League of Nations, Treaty Series, Vol. 28, 1924, p. 244-265, UN. https://treaties.un.org/doc/Publication/UNTS/LON/Volume%2028/v28.pdf

[38] Bkz, “Balkan İtilaf Devletleri ile Bulgaristan Arasında Anlaşma”, MFA, http://ua.mfa.gov.tr/detay.aspx?2245

[39] “Türkiye ile Bulgaristan Arasında Mutludere Mansap Bölgesinde Sınırın Belirlenmesi ve İki Ülke Arasında Karadeniz’de Deniz Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşması”, TBMM,  https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d20/c053/tbmm20053095ss0572.pdf