Politik yenilginin tashihi kolaydır. Olsa olsa kabineler devrilir yenileri kurulur. Askeri yenilgiler ulusların tarihlerinde büyük iz bırakırlar, bu yönden iyice hesaplanmadan harekete geçmek macera olur.

                                                           Süleyman DEMİREL

Abstract

Fighting was occured between Turkish Cypriot formations and Greek Cypriot police and National guard units on November 15,1967 at Bogazici and Gecitkale villages. And Turkey demanded from giving up forceful actions of sides. Turkish decision makers used coercive diplomacy as learned from the prior crisis. As a result crisis ended by as Turkey demanded. The crisis was subsided by arriving pre-crisis situation.


Özet

Türk dış politikası krizi olarak yer alan krizi başlatan aktörün Kıbrıs Cumhuriyeti olduğu görülmektedir. Krizin türü incelendiğinde ise,  Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan arasında ortaya çıktığı için çok taraflıdır. Krizin çıktığı coğrafyaya göre, Doğu Akdeniz bölgesi ile sınırlı kaldığından dolayı  bölgesel bir krizdir.  Kriz sırasında yaşanan gelişmeler  Türkiye-Yunanistan dengesini ilgilendirdiği ve de sivillere yönelik şiddet uygulandığı için kriz siyasi ve insani niteliklidir.

1963-1964 Kıbrıs krizi sonrasındaki süreçte Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yönetimi fiilen Makarios ve Rumların eline geçmiştir. Rumlar, Kıbrıs Türk toplumu liderlerinin antlaşmalardan kaynaklanan hak ve yetkilerine rağmen Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yönetiminde söz sahibi olmalarına müsaade etmemiştir. Anayasal statü yeniden işler hale getirilememiştir. Ada’nın değişik bölgelerine yayılan Türk toplumu üzerindeki baskı ve ablukalar toplumun göçüne ve belirli bölgelerde toplanmalarına yol açmıştır. İlerleyen süreçte Makarios yönetimi, Kıbrıs Türk toplumu üzerinde uygulanan  baskı ve ambargolarla yetinmeyrek Ada’nın tümünde kontrolü sağlamak istemiştir. Bu bağlamda 1967 yılına gelindiğinde Makarios yönetimi Ada üzerindeki kontrolünü arttırmak amacıyla Kıbrıs Türk toplumu üzerindeki baskılarını yoğunlaştırmıştır. Bu bağlamda 1967 krizini ortaya çıkaran şekil açısından tekrarlayan kriz olarak sınıflandırabilirz. 1964 krizinde olduğu gibi 1967 krizinde de Türk toplumuna yönelik şiddet eylemleri krizin tetiklemiş ve  Rum yönetimi krizi tasarlamıştır. Bu bağlamda Türkiye için krizin tetikleyicisi dış değişim ve siyasi niteliklidir. Diğer yandan kriz tetikleyen olayın şeklinin antlaşmaların ve statü ihlali olarak sınıflandırılmaktadır.

Kriz öncesi evrede rakip ülkedeki yönetim değişikliğinin krizin başlamasında etkili olduğunu görülmektedir. Yunanistan’ın ülke içindeki sol partilerin ve akımların yükselişe geçmesi endişesi Yunanistan’daki askeri kadro için bir darbenin gerekliliğine zemin hazırlamıştır. 21 Nisan 1967 tarihinde Yunanistan’da liderliğini aşırı milliyetçi, anti-komünist ve Helenizm’in yeniden canlanması gerektiğini savunan Albay George Papadopulos’un liderliğinde askeri bir darbe gerçekleşmiştir. Darbeyle birlikte Yunanistan parlamentosu kapatılmıştır. Yunanistan’da yönetime el koyan askeri rejim, ulusal kamuoyunun desteğini alabilmek ve iktidarını sağlamlaştırabilmek için bir dış politika başarısına gereksinim duymuştur. Bu nedenle askeri rejim ilk iş olarak, Kıbrıs meselesini diplomatik yollardan çözmek için Türkiye ile müzakerelere girişmeye karar vermiş ve bu doğrultuda dönemin Türkiye ve Yunanistan Başbakanları 9-10 Eylül 1967 tarihlerinde Keşan ve Dedeağaç’ta bir araya gelerek sorunu müzakere etmiştir. Müzakereler sırasında Yunanistan, Ada’nın Yunanistan ile birleşmesi karşılığında Türkiye’ye Kıbrıs’ta üs vermeyi teklif etmiştir. Fakat bu teklif Türkiye tarafından reddedilince taraflar arasında bir uzlaşı zemini sağlanamamış ve görüşmeler belirsiz bir şekilde sona ermiştir.

Rum Savunma Konseyi, 30 Ekim 1967 tarihinde toplanarak 1967 krizini tetikleyen eylem şeklini kararlaştırmıştır. Bu toplantıda alınan kararlara göre;

·     Geçitkale ve Boğaziçi köyleri arasındaki yolda ulaşım serbestliği sağlanarak ve bu yoldan polis devriyelerinin Boğaziçi köyüne yeniden girebilmelidirler.

·     İcabında Türklerin yol üzerinde takviye etmiş oldukları mevzilerden sökülüp atılmaları için zırhlı araçlar ve toplar da dahil, kuvvetli güç kullanılabilir.

·     Türkiye’nin müdahalede bulunması halinde bu hareketin birkaç saat içinde bitirilmesi önemli olup bu durumda Türkiye’ye  Adanın işgali şeklinde değil, hava hücumları şeklinde tepki gösterilmelidir.[1]

Türkiye ile yapılan müzakerelerden sonuç alamayan Yunan Cuntası enosis düşüncesini gerçekleştirmek için Ada’ya gönderdiği Grivas öncülüğünde şiddet eylemlerini desteklemiştir. Bu doğrultuda Grivas komutasındaki RMMO (Rum Milli Muhafız Ordusu), 15 Kasım 1967 tarihinde Boğaziçi ve Geçitkale  köylerine saldırıda bulunmuştur. Kıbrıslı Türklerin kurdukları barikatları kaldırmayı kabul etmemeleri üzerine şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Böylelikle taraflar arasındaki gerginlik kısa zaman içinde tırmanmaya başlamıştır. Türkiye, Kıbrıs Türklerine yönelik yapılan bu saldırıları kendi temel değerleri ve çıkarları açısından siyasi bir tehdit olarak değerlendirmiştir. Gerginliğin tırmanması üzerine Türkiye’de konuyu gündeme alınma gereksinimi duyulmuştur.Tehdidin ciddiyeti saygınlık ve hak kaybına yol açabilecek niteliktedir.Nitekim kriz aynı zamanda Ada’daki Türk toplumunun yaşamsal varlıklarına yönelik bir tehdittir. Tehdidin tanımlanmasıyla birlikte bu çerçevede harekete geçerek çatışmaların sona erdirilmesi için neler yapılacağına seçenekler gözden geçirilmeye çalışılmıştır. Başlangıçta Türk hükümeti şiddet içeren tepki göstermeyip öncelikle bir toplantı yapılarak bu toplantıda ne yapılması gerektiği üzerine yoğunlaşılmıştır. Bu bağlamda krize verilen ilk tepki siyasidir. Ancak çatışmaların sabah 2’de başlamasına karşın, Milli Güvenlik Kurulu aynı gece 9.30’a kadar toplanamamıştır.  Sivil liderle, askeri kadro müdahaleye bir gereksinim olunduğu konusunda hem fikir olmuşlardır. Fakat,  1963-1964 Kıbrıs krizinde de olduğu gibi bu dönem için de Türkiye açısından askeri bir müdahalede bulunabilmek için yeterli askeri teçhizat ve hazırlık söz konusu değildir.

Türkiye tarafından Makarios’a bir nota verilerek Rum kuvvetlerinin 16 Kasım 1967 sabah saat 06.00’ya kadar Boğaziçi ve Geçitkale köylerinden çekilmemesi halinde sınırlı bir hava harekâtında bulunulacağını bildirmiştir. Türkiye sözlü tepkisini kuvvet kullanma tehdidi ile şekillendirmiştir. Bu notadan sonra Rum kuvvetleri saat 05.30’dan itibaren Boğaziçi ve Geçitkale köylerinden çekilmeye başlamıştır. Bu sebeple Türkiye’de sınırlı hava harekâtına başvurmaktan vazgeçmiştir.  Rum kuvvetleri, Türkiye tarafından belirtilen zaman diliminden önce geri çekildiği için Türkiye tarafından verilen nota bir ültimatom olarak görülmemiştir.

Ayrıca TBMM, 16-17 Kasım 1967 tarihli gizli oturumunda Kıbrıs’taki son gelişmeleri ele alarak oturum sonunda Kıbrıs’a askeri bir müdahalede bulunulması için hükümete gerekli yetki verilmiştir.[2]

Bu aşamadan sonra Türkiye kriz yönetim süreci içine girmiştir. 16 Kasım’da Türkiye, Kıbrıs’a askeri müdahale kararı almış ve Türk savaş uçaklarına Ada üzerinde ihtar uçuşu yaptırmıştır. Ayrıca 17 Kasım’da Yunanistan’a nota vererek istemlerinin yerine getirilmesini talep etmiştir. Söz konusu notada Türkiye;

  • Boğaziçi ve Geçitkale köylerine yapılan saldırıların derhal sona erdirilmesi,
  • Saldırıya uğramış Türklerin zararlarının tazmin edilmesi,
  • Kurucu antlaşmalara aykırı olarak Kıbrıs’a gizlice gönderilmiş olan Yunan askerileriyle bunların teçhizatlarının ve General Grivas’ın Kıbrıs’tan çıkarılmasını,
  • Rum Milli Muhafız Ordusu’nun dağıtılması,
  • BM Barış Gücü askerlerinin sayısının arttırılmasını

istemiştir.

Görüldüğü gibi, krize neden olan gelişmelerden hem Makarios yönetimi hem de Yunanistan sorumlu tutulmakta ve hem Makarios yönetiminden hem de Yunanistan’dan istemlerin yerine getirilmesi talep edilmektedir. Ayrıca, 1967 Kıbrıs krizi sırasında Türkiye’nin istemlerinin Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan tarafından yerine getirilmemesi durumunda Türkiye’nin uygulamaya koyacağı yaptırımlar açık ve net bir şekilde ortaya konmuştur. Buna göre, Türkiye istemlerinin karşılanmaması halinde fiili güç kullanarak Kıbrıs’a askeri bir müdahalede bulunacağını açıklamıştır. Türkiye’nin krizin çözümünde göz önünde bulundurduğu temel noktalardan biri, Yunanistan’ın Kıbrıs’ta kurucu antlaşmalarla belirlenmiş güç dengesini kendi lehine bozma teşebbüsüdür. Bu nedenle Yunanistan üzerinde yoğun bir baskı oluşturularak kurucu antlaşmalara aykırı olarak Ada’ya sokulmuş olan Yunan kuvvetlerinin Kıbrıs toprakları dışına çıkarılması istenmiştir. Bu çerçevede Türkiye’deki karar vericiler için zorlayıcı diplomasi stratejisi kriz yönetim süreci için en uygun yöntem olarak görülmüştür. 1967 krizinde Türkiye tarafından uygulanan zorlayıcı diplomasi stratejisi çerçevesinde kuvvet kullanma tehdidinden yararlanılmış ancak kriz yönetim evresinde bu tehdit fiiliyata geçirilmemiş yani 1963-1964 krizinde olduğu gibi sınırlı ve ibret verici bir güç kullanımı söz konusu olmamıştır.

 Bu strateji ile  kriz sırasında Türkiye, kuvvet kullanma tehdidine dayanırken aynı zamanda  uzlaşı ve müzakere süreçlerini açık tutmaya da büyük özen göstermiştir.Bu bağlamda istemler dillendirilirken uluslararsı hukuka dayanan hak ve sorumluluklarını yerine getirmeye hazırlıklı olduğunu belirterek krizi sonlandıracak adınların atılmasını talep etmiştir.Ayrıca zorlayıcı diplomasinin alt türleri olarak da Türkiye tarafından zımni ültimatom ve dene-gör yöntemlerinden faydalanılmıştır.

 Kriz yönetim tekniği olarak ise, kuvvet kullanma tehdidi, şiddet içermeyen askeri baskı, arabuluculuk ve üçüncü aktör desteğinden yararlanılmıştır. Türkiye, şiddet içermeyen askeri baskı doğrultusunda Ada üzerinde savaş uçakları ile ihtar uçuşu yapmış ve Kıbrıs’ta Türk toplumuna yönelik saldırılara müdahale etmek için askeri hazırlıklara girişmiştir. Ayrıca Türkiye’nin Yunanistan’a sunmuş olduğu, antlaşmalara aykırı olarak Ada’ya sokulan Yunan askerlerinin ve bunların teçhizatlarının 45 gün içinde Kıbrıs sınırları dışına çıkarılmasını şart koşmasıyla belli bir zaman dilimi öne sürülerek karşı taraf üzerinde baskı kurulması mümkün olmuştur.

Arabuluculuk faaliyetleri ve üçüncü aktör desteği kapsamında ise, ABD, BM ve NATO krizi sona erdirmek için taraflar arasında girişimlerde bulunmuştur. Türkiye’nin öne sürdüğü şartların Yunanistan tarafından kabul edilmemesi üzerine ortaya çıkan durumun iki devlet arasında bir savaşa dönüşmesini önlemek amacıyla ilk arabuluculuk girişimi aynı zamanda kriz yönetim sürecinde baskın akörler olarak ön plana çıkan ABD, İngiltere ve Kanada’dan gelmiştir. Kanada Başbakanı Pearson tarafından önerilen teklife göre; İttifak Antlaşması’nda öngörülen miktarın üstündeki Türk ve Yunan kuvvetleri Kıbrıs’tan çekilecek, BM Barış Gücü askerlerinin sayısı arttırılacak, Kıbrıs Türk toplumunun son saldırılardan dolayı uğramış oldukları zararlar giderilecek ve Türkiye gelecekte Kıbrıs’a tek taraflı olarak askeri bir müdahalede bulunmayacağına dair garanti verecekti.[3]

Bu girişimlerden bir sonuç alınamayacağının anlaşılması üzerine 22 Kasım 1967 tarihinde BM Genel Sekreteri U-Thant devreye girmiş ve Yunanistan, Türkiye ve Makarios’a mesaj yollayarak çatışmaların yeniden başlamasına sebep olabilecek davranışlardan uzak durulmasını ve itidalli hareket edilmesini istemiştir. Ayrıca taraflar arasındaki gerginliği azaltmak amacıyla Jose Rolz-Bennet’i görevlendirmiştir. ABD ise, mevcut gerginliğin barışçıl yollardan giderilmesi amacıyla Cyrus Vance’i görevlendirmiştir. Arabuluculuk faaliyetlerine NATO Genel Sekreteri Manlio Brosio’da katılmıştır. Bu üç farklı kaynaktan yürütülen arabuluculuk girişimleri birbirini tamamlayıcı nitelikte olmuştur.

Bu gelişmelerden sonra taraflar arasındaki gerginlik seviyesi kriz yönetim sürecinde gelinen en kritik noktaya ulaşmıştır. 22 Kasım’da ABD temsilcisi Vance’in arabuluculuk girişimlerine başlamasına kadar ki geçen süre kriz yönetimindeki en kritik süreci teşkil etmiştir. ABD temsilcisi Vance’in arabuluculuk girişimleri sonuç vermiş ve 30 Kasım 1967 tarihinde Türkiye’nin istemleri Yunanistan tarafından kabul edilmiştir. Anlaşılacağı üzere Türkiye, üçüncü aktörler tarafından yapılan arabuluculuk girişimlerini desteklemiş ve krizin barışçıl yollar kullanılarak çözülmesini istemiştir. Bu barışçıl girişimler aynı zamanda istemlerin yerine getirilmesi için öngörülen teşvikler bağlamında da değerlendirilebilir. Türkiye tarafından yapılan diplomatik öneriler ve askeri hareketler, Makarios yönetimi ve Yunan Cuntası’na krizden çıkış yolu bırakacak şekilde seçilmiştir. Bu doğrultuda Yunanistan’a onurlu bir geri adım atma imkanı da verilmiştir. Türkiye tarafından kriz sırasında dile getirilen istemler sınırlı tutulmuştur. Krizin tırmanarak bir çatışma veya savaşa dönüşmesi önlenmiştir.      

Kriz sonrası evrede taraflar arasındaki gerginlik ve ilişki seviyesi kriz öncesi evredeki düzeye inmemiştir.  Türkiye’nin Yunanistan ve Makarios yönetiminden yerine getirmesini istediği talepler ABD temsilcisi Cyrus Vance’in arabuluculuk ettiği görüşmeler sırasında da dile getirilmiştir. Yapılan diplomatik müzakereler sonucunda Yunanistan, 30 Kasım 1967 tarihinde Türkiye’nin istemlerini yerine getireceğini açıklamış ve Ada’ya göndermiş olduğu Yunan askerlerinin ve bunların teçhizatlarının geri çekileceğini bildirmiştir.[4] Böylelikle 1967 Kıbrıs krizi sonlandırılmış, kriz toplamda 17 günlük kısa bir zaman dilimini kapsamış ve 1 Aralık 1967 tarihinde Türkiye’nin istemlerinin karşılanması ile sona ermiştir.Nitekim Türkiye’nin istemlerinin karşılanmamasının bedeli Kıbrıs ile sınırlı kalmayacak bir çatışmanın doğabileceği yönünde Türkiye’nin krizi tırmandırmasıdır.

 1967 Kıbrıs krizi sonrasında Boğaziçi ve Geçitkale köylerine yönelik saldırılar sona ermiş ve işgal kaldırılmıştır. Kurucu antlaşmalara aykırı olarak Kıbrıs’a sokulan Yunan kuvvetleri ve bunların malzeme ve teçhizatları Ada dışına çıkarılmıştır. EOKA militanı Grivas da, Kıbrıs dışına çıkarılmıştır.

Görüleceği üzere kriz, tarafların niyetine göre tasarlanmış bir krizdir. 1967 Kıbrıs krizi sonuçları açısından değerlendirildiğinde, kriz sonunda Türkiye’nin istemlerinin yerine getirildiği görülmektedir. Kriz sonucunun şekli açısından bakıldığında, taraflar arasında hem sözsel, hem eylemsel ve hem de metinsel bir anlaşmanın yapılması söz konusu olmuştur. Kriz sonrası statü incelendiğinde ise, Kıbrıs’ta yeni bir statü oluştuğu görülmemektedir. Kriz sonunda 1963-1964 Kıbrıs krizi sonrası oluşan önceki statükoya geri dönülmüştür. Yani 1967 Kıbrıs krizi sonrası ortaya çıkan statü, ‘statüko ante’dir.

Türkiye, dönemin uluslararası sisteminin iki kutuplu yapısını göz önünde bulundurmuş ve krizin Batı Bloğu içinde bir krize sebep olabileceğini görmüştür. Fakat o dönem için ABD ve SSCB arasında bir yumuşama döneminin yaşanması ve ABD ve SSCB’nin Türkiye’nin izlemiş olduğu politikaya daha anlayışlı yaklaşması, Türkiye’nin kriz durumuna karşı geliştirmiş olduğu hareket tarzını kuvvetlendirmiştir. Nitekim dönemsel koşullar itibari ile Soğuk Savaş’ın ilk yıllarındaki gibi süper güçler arasında revizyonist meydan okumalar söz konusu olmayıp daha çok siyasi ve diplomatik bir çatışmanın varlığından söz edilebilir. Nitekim Sovyetler Birliği, yasa hakları ve menfaatleri sebebiyle Türk toplumunu bir milli toplum olarak kabul etmiş ve de Kıbrıs’ta iki milli toplumun varlığının önemine değinmiştir. Ayrıca Türkiye’deki karar vericiler tarafından bu dönemde Kıbrıs’ta meydana gelebilecek bir çatışmanın tırmanarak bloklar arası bir çatışmaya yol açabileceği ihtimali düşük olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda sistem içindeki süper güçlerde yarattığı etki açısından kriz açısından tehdit ancak nüfuzlarına yönelik bir tehdit olmaması yönünde değerlendirilebilir.

1967 Kıbrıs krizinin ortaya çıktığı dönemde Türkiye’nin iç politikası istikrarlı bir görünüm arz etmektedir. 1965 yılında yapılan seçimler sonucunda Süleyman Demirel liderliğindeki AP (Adalet Partisi) meclisteki sandalye dağılımının büyük bir çoğunluğunu elde ederek tek başına iktidar olmuştur. Böylelikle 1960 askeri darbesinden sonra görülen istikrarsız koalisyon hükümetleri bu dönemde yerini tek parti iktidarına bırakmıştır. Ayrıca 1965 seçimleri sonrasında TBMM’de sol partilerin de yer alması ile mecliste farklı görüş ve ideolojilerin de temsil edilmesinin önü açılmıştır. Yani kriz döneminde karar alma birminin yapısı kurumsaldır. Nitekim kriz sırasında Dışişleri Bakanlığı askeri müdahale tartışılırken diplomatik anlamda bu krizden yararlanılabileceği konusunda hükümeti bilgilendirmiştir.

1967 Kıbrıs krizinde Başbakan Süleyman Demirel’in sahip olduğu kişisel özelliklerin krizin başarılı bir şekilde yönetilmesini etkilediği söylenebilir.Başbakan Süleyman Demirel, bilgi seviyesi, algı düzeyi, biliş kapasitesi, kriz durumlarına uygun hızlı, net ve doğru karar alabilme becerisi ve krizi yönetebilme yeteneği ile başarılı bir lider rolü oynamıştır. Liderin krizi yöneirken uusal deseği alabilmesi oldukça önemlidir. Nitekim 1967 Kıbrıs krizi sırasında Türk basını gelişmeleri yakından takip etmiş ve Ada’da yaşanan gelişmeleri kamuoyuna yansıtarak Türk halkının gelişmelerden haberdar olmasını sağlamıştır. Türk basını, krizi gündemde tutarak gelişmeleri manşetten vermiştir. Böylelikle hem ulusal kamuoyunun hem de hükümetin Kıbrıs’ta gelişen olaylara karşı vermiş olduğu tepkinin canlı tutması sağlanmıştır.

Her ne kadar güçlü liderlik açısından siyasal yaşama yeni girmiş olan Demirel’in tecrübe yönünden eksikliği krizin kontrol edilmesinde bir engel teşkil ederken, liderin pragmatik yaklaşımı krizin çözümünü kolaylaştırmıştır. Aynı zamanda muhalefein, İnönü’nün ve CHP’nin özünde Kıbrıs konusunda hükümeti desteklemesi liderin inandırıcılığınn arttırılmasında önemli bir role sahip olmuştur.

Liderin, Demirel’in söz konsusu Kıbrıs sorunun içeride izlenen kalkınma programlarını kesintiye uğratma endişesi daha temkinli bir siyasa izlemesine yönelten faktörler arasındadır.

Ayrıca krize özgü ideolojik koşullardaki farklılık Türkiye’nin bu ölçütü göz önünde bulundurarak krizi yönetmesini sağlamıştır. Krizin yaşandığı dönemde, Makarios, Yunan Hükümeti ile ideoloji yönünden farklı düşüncedeydi. Makarios, Cunta’nın sıkı idaresinden ve değişmez komünist aleyhtarlığından nefret etmekteydi. Cunta ise solcu sempatizanlardan ve serbest fikirlerden hoşlanmıyordu. Diğer yandan krizin yaşandığı zaman diliminde Yunanistan’da demokrasinin işlemiyor olması ve Yunanistan’daki cuntanın aşırı milliyetçi söylemleriyle enosisi desteklemsi, bu hedefe ulaşılması için şiddet eylemlerinin desteklenmesi Trkiye’nin askeri müdahale için gerekçelerini güçlendirmiştir.Aynı zamanda bu durum SSCB ve ABD’nin de kriz sürecinde Türkiye’ye daha ılımlı yaklaşmalarına katkıda bulunmuştur.

 

 


[1] Glafkos Clerides, Cyprus: My Deposition, Alithia Publishing,1989.

[2] “Hükümet Savaş Yetkisi Aldı Yunanistan’a Nota Verildi”, Milliyet, 18 Kasım 1967, s. 1.

[3] Sevin Toluner, Kıbrıs Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk,İstanbul:Fakülteler Matbaası, 1977, s. 235.

[4] Başbakanın Son Kıbrıs Olayları İle İlgili Açıklaması, 8 Aralık 1967″, Dışişleri Bakanlığı Belleteni, Aralık 1967, Sayı 38, s. 48.

 

1957 Suriye Krizi

Soğuk Savaş’ın en yoğun şekilde yaşandığı zaman dilimleri olarak adlandırabileceğimiz 1950-1960 arası dönemde Suriye ile yaşadığımız algısal güvenlik krizi olarak nitelendirilen krizdir. Bölgesel alt sistemde var olan uluslararası mücadele ülkelerin davranışlarını da şekillendirmiştir. Batı bloğunda yer almak isteyen Türkiye NATO’ya üye olmuş, Balkan ve Bağdat Paktlarında aktif bir şekilde yer almıştır. Bağdat Paktı ve Süveyş Krizi sonrası batı ile arası açılan Suriye, Mısır’a ve SSCB’ne yakınlaşmıştır. Suriye ve SSCB arasında imzalanan ekonomik ve askeri yardımları içeren anlaşmanın açıklanması ile birlikte bazı bölge ülkeleri ve Türkiye tepki göstermiş ve Sovyetlerin Ortadoğu’da nüfuz sahibi olmalarından kuşku duymuşlardır. Bu bağlamda Türkiye yıllardan beri kuzeyden hissettiği baskıyı, aynı zamanda güneyden de hissetmeye başlamıştı. Yani Türkiye, kendini hem kuzeyden ve hem de güneyden Sovyetlerin baskısı ile çevrelendiğini algısı taşımaktaydı. Suriye’nin iç siyasetinde ise sol akımların ve Baas partisinin güçlenmesi bu yakınlaşmayı daha da hızlandırmıştır. Suriye’nin bölgede kendisine düşman olarak gördüğü İsrail’e karşı silahlanması ve bu doğrultuda SSCB ile yakınlaşması Türkiye’den aşırı tepki görmüş ve kendisine karşı tehdit olarak algılamıştır. ABD’nin de desteği ile Türkiye Suriye’ye karşı önlemler almaya başlamış hatta sınıra asker yığmıştır, bunun üzerine Suriye konuyu BM gündemine getirmiştir. Sovyetler de gerek Türkiye’nin davranışlarını gerekse ABD’nin verdiği desteğe nota ve mesajlar yardımı ile tepkisini göstermiştir. BM’de diğer devletlerinde desteğiyle kriz yumuşama sürecine girmiş, özellikle krize müdahil olan ABD ve SSCB’nin de istekleri doğrultusunda kriz sona ermiş ve ilişkiler normale dönmüştür. Suriye şikayetini BM’den çekerken Türkiye de sınırdaki askeri varlığını azaltmıştır. Kriz sonucunda ise Türkiye daha çok batıya bağımlı hale gelen bir ülke gelmiş ve Ortadoğu ülkeleri ile ilişkileri daha kötü bir boyuta taşınmıştır.


1957 Suriye Krizi

Soğuk Savaş etkilerinin tüm dünyada en hissedilir biçimde gözlemlendiği yıllarda Türkiye’nin bulunduğu Ortadoğu bölgesi de bu durumdan payını almıştır. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Rusya uluslararası sistemi yönlendiren ve etkileyen iki süper güç olarak dünya siyasetini etkileyen birincil aktörlerdir. Bu bağlamda bu iki aktörün yönlendirdiği uluslararası sistemdeki tüm ülkeler ideolojik ve siyasi olarak tarafını seçmek durumundaydı; ABD liderliğinde Batı Bloku ülkeleri ve SSCB liderliğinde Doğu Bloku ülkeleri. Batı Bloku ülkeleri NATO üyesi ve üyesi olmayan ABD ile müttefik olan ülkelerden oluşurken, Doğu Bloku ise Varşova Paktı’na üye olan veya olmayan komünist ülkelerden oluşmaktaydı. Bu iki blok haricinde Bağlantısızlar hareketine üye ülkeler de sistemde yer almaktaydı. Tüm bunlarla birlikte Soğuk Savaş’ın uygulama alanı olarak en iyi yansıyan bölgesi olan Ortadoğu’da 1956’dan başlayarak birçok kriz yaşanmıştır. Süveyş bunalımı, Suriye krizi, Irak darbesi, Ürdün ve Lübnan’daki olaylar bölgedeki yaşanan Soğuk Savaş’ı yansıtan en belirgin örneklerdir. Türkiye ise yürüttüğü politikalar nedeniyle batıya özellikle ABD’ye yaklaşırken bölgede yalnızlaşma süreci yaşamıştır. Bu dönemde Türkiye’nin Ortadoğu politikasını belirleyen faktörler şu şekilde sıralanabilir;

1950’lerden itibaren, NATO üyeliği sonrası Türkiye’nin Ortadoğu politikasında batı faktörü temel belirleyicisi olmuştur. Türkiye batı ile daha çok yakınlaşırken Mısır’da gerçekleşen ihtilal Mısır’ın batıdan ayrışma sürecini hızlandırmıştır. Arap ülkelerinin Mısır’ın öncülüğünde bir batı karşıtı durumu batı ile paralel politikalar izleyen Türkiye’yi ciddi bir şekilde etkilemiştir. Bu bağlamda Ortadoğu ülkelerini batı ile karşı karşıya getiren her olay müttefik ilişkiden dolayı Türkiye’yi bölge ülkelerine karşı pozisyon almayı gerektirmiştir. Türkiye’nin dış politikasını belirleyen diğer bir faktör ise Sovyetler Birliği’dir. Boğazlar ve Toprak talepleri sonrasında Sovyetler ‘den ciddi bir tehdit algısı hisseden Türkiye bölgedeki Ortadoğu Komutanlığı[2] Türkiye’nin dış politikasını uluslararası düzeyde 1952 NATO üyeliği ve bölgesel düzeyde Balkan ve Bağdat Paktı üyeliği şekillendirmiştir.

Demokrat Parti döneminde ve özellikle başbakan Adnan Menderes’in öncülüğünde TDP geleneksel Batıcılık çizgisini izlemekle birlikte statükoculuk çizgisinden ciddi bir sapma göstermiştir. Baskın bir lider özelliği gösteren Menderes, Doğu/Batı arasında hatta Batı’nın kendi içinde dengeleri gözetmemiştir. Bu durum neticesinde ABD’ye karşı olan bağlılık ve bağımlılık sonucu kendini sınırlandırmış ve bu yönelim tüm dış politika kararlarını etkileyecek bir boyuta ulaşmıştır. Aktif ama risklerle dolu bir dış politika yürütmüştür tehdit olarak algıladığı ülkelere karşı batı/ABD’nin destek sınırlarını görmek istemiştir. Ancak jeostratejik önem taşıyan bir orta büyüklükte devlet için aktif politikalar yerine ihtiyatlı politikanın önemi daha büyüktür.[4] Bu bağlamda  Bağdat Paktı’nı kendi güvenliklerine tehdit olarak algılayan Suriye ve Mısır başından itibaren bu pakta mesafeli durmuş diğer Arap ülkelerinin bu pakta yer almasına karşı çıkmışlar ve bunda başarılı da olmuşlardır bir Arap ülkesi hariç; Irak. Türkiye Bağdat Paktı ile bir taşla birkaç kuş vurma hesabı yapmaktaydı; öncelikle ABD ve batının desteğini yanında görmek, sonrasında ise Rusya’nın sıcak denizlere inmesini, İran ve Irak’ın işgalini önlemek istiyordu özetle Bağdat Paktı’na biçtiği rol NATO’nun tamamlayıcısı olarak faaliyet göstermesidir.[6]

ABD Pakta tam üye olarak katılmak konusunda tereddütlüydü. Paktın toplantılarına gözlemci üye statüsüyle katılacaktı bunun nedenleri arasında SSCB’nin de benzer paktlar kurma ihitmalinin bulunmasıdır.[8]

Paktın imzalanması sonucu Türkiye ile pakta karşı çıkan Arap ülkeleri arasındaki tutumlar gitgide sertleşmiştir. Kürkçüoğlu’na göre Türkiye pakta olan karşı tutumları yanlış algılayarak liderlik yarışına girmiştir. Ancak asıl neden farklıdır; Arap ülkeleri tarafından tehdit olarak algılanmayan hatta sınırı bile olmayan Sovyetlere karşı kurulmuş olan bu Pakt Batı ile işbirliği yapmak hatta Batıya bağlanmak demektir. Ancak bu ülkeler batıyı bağımsızlık mücadelesi verdiği ülkeler olarak görmekte ayrıca İsrail’in kurulmasında sorumlu tutmaktadır. Bu nedenle bölge ülkeleri için Batı Sovyetler’den daha “tehlikeli” idi.[10]

Tüm bu gelişmeler sonucunda Suriye, Arap milliyetçiliğin lideri olan Mısır’a yaklaşarak olası Bağdat Paktı üyeliği çerçevesinde Türkiye’nin ve batının olası etkilerinden uzak kalmayı seçmiştir. 1945’den itibaren Batı ile yakınlaşırken Ortadoğu bölgesinden uzaklaşan Türkiye, 1950’lerin ortalarından itibaren SSCB’nin bölgeye girmesi ile Arap ülkeler ile ilişkisi kopma noktasına ilerlemişti.[12]  Türkiye kendisinin içinde olmadığı bir krizde müttefiklerinin yaptıkları nedeniyle bölgede biraz daha yalnızlığa itilmiştir.

Dış Politika Yapımı-Menderes Hükümeti ve Suriye Buhranı

Türkiye açısından algısal güvenlik krizi olarak nitelendirebileceğimiz Suriye krizi o dönemdeki “tarihsel korku” olan Sovyet çevrelemesinin yarattığı algının sonucu olarak gerçekleşmiştir. 1945 Sovyet talepleri ve 1951 Kore Savaşı Türkiye’yi komünizm tehdidine karşı aşırı hassas hale getirmiştir. Algısal kriz olan bu krizde Suriye’nin bölgedeki düşmanı olan İsrail’e karşı silahlanması ve güvenmediği batıya karşı Sovyetlere yakınlaşması politikasını Türkiye kendine karşı bir tehdit olarak görmüş ve gereksiz olarak nitelendirebilecek önlemler almış hatta Suriye ile savaşın eşiğine gelmiştir. İki süper gücün de bölgeye dahil olduğu bu krizde Türkiye bölgede yalnızlaşırken batıya daha da yaklaşmıştır. Tüm bu süreçte Menderes hükümeti krizi bir araç olarak kullanarak ABD’nin nereye kadar Türkiye’nin yanında olabileceğini sınamış ve dış yardım alarak finansal desteğini de görmek istemiştir. Bu bağlamda Menderes’in hem kişisel hem de başkanı olduğu partinin dış politika yapımına özel bir yer ayırmak gerekmektedir. Gerek kriz öncesi gerekse kriz sürecinde baskın bir lider olan Menderes’in Türkiye’yi uluslararası ve bölgesel sistemde nasıl konumlandırdığı, kullandığı araçlar/stratejiler dış politika yapımı özellikle de kriz yönetimi hakkında bilgi vermektedir. Amerikan müttefiki olan Demokrat parti yönetiminin çevreleme politikaları çerçevesinde süper güç ABD’nin bölgeye dahil edilerek Türkiye’nin ulus inşa sürecinde ihtiyaçları kapsamında bir dış politika belirlenmesidir.[14] Menderes yönetimi 1950’lerde sistemik düzlemde NATO’yu öncülleyen ve ulusal düzeyde ise Türk kimliği ile batı güvenlik toplumuna tam üye olma kaygısı taşıyan bir dış politika yürütmeyi hedeflemiştir.[16] Cumhurbaşkanı Bayar ise ABD Büyükelçisi Warren’ı uyararak Suriye ve Mısır’ın Eisenhower doktrininden faydalanması durumunda daha aç gözlü olacaklarını iddia etmiş, Suriye’de sola doğru giden bir eğilim olduğunu söyleyerek birlikte çalışabilecek bir gücün olmadığını ifade etmiştir.[18] Bir uyaran olarak adlandırabileceğimiz bu anlaşmanın açıklanması ile sadece Türkiye değil diğer bölge ülkeleri de endişeye kapılmıştır. Suriye’de komünist bir generalin genel kurmay başkanı olması ve silah sevkiyatına devam edilmesini sağlayan anlaşma ABD’yi de endişelendirmeye başlamıştı. ABD komşuların harekete geçmesini teşvik etmiş bu yönde doğu Akdeniz ve Adana ya gerekli askeri destek yollamıştır. Amerikan 6. filoyu Akdeniz’e göndermiş askeri uçaklarının çoğu İncirlik üssüne getirilmişti. 13 Ağustos’ta meydana gelen diğer bir gelişme ABD’nin krizin içine girmesine neden olmuş ayrıca Suriye ve ABD arasında tansiyonu iyice yükseltmiştir; Suriye hükümeti, Suriye’deki mevcut rejimi yıkmaya çalıştıkları suçlamasıyla üç Amerikalı diplomatı sınır dışı etmişler ve bunun üzerine ABD de Suriye’nin Washington büyükelçisini “istenmeyen adam” ilan etmiştir. Tüm bunların yanında Irak ve Ürdün kralı ayrıca Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı Loy Henderson 24 Ağustos 1957’de  Türkiye’ye gelerek Adnan Menderes ve Celal Bayar ile görüşmüş ve ABD olası saldırılara karşı bu ülkelere destek vereceğini söylemiştir. [20] Tüm bu gelişmeler gerek SSCB gerekse Mısır ve Suriye’de askeri bir müdahale hazırlığı olarak görülmeye başlanmıştır.

Bununla birlikte Suriye siyasetinde güçlenen radikal sol hareketler Türkiye’yi endişelendiren diğer bir konu olmuştur. 17 Ağustos’ta Genel Kurmay Başkanı General Nizamettin emekliye sevk edilerek yerine sol eğilimli Albay Afif Bizri getirilmiştir. [22]

ABD Dışişleri Bakanı Dulles 10 Eylül 1957’de Ankara’daki ABD Büyükelçiliğe gönderdiği telgrafta Türkiye’yi müdahaleye özendirmemekte ancak müdahale etmemeyi söylememesiyle Türkiye’ye yeşil ışık yakmış bunun üzerine Türk Hükümeti sınırdaki güçlerin sayısını 32.000’den 50.000 e yükseltmişti.[24] Bu aşamada Sovyet başbakanının gözdağı vererek olası bir Suriye saldırısı durumunda karşılığının görüleceği mesajı verilmek istenmiştir. Menderes ise mektuba verdiği cevapta Türkiye’nin saldırı niyetinde olmadığını ve Suriye’nin değil de Sovyetler ‘in şikayet etmesini hayret verici bulduğunu söylemektedir. Menderes ayrıca SSCB’nin yaptığı baskıların 1945’teki gibi güvenlik endişesi uyandırdığını ifade ediyor, Suriye’nin “silah deposu” haline gelmesinin de tabi olarak Türkiye’yi endişelendirdiğini belirtiyordu. 14 Eylül 1957’de Türkiye Savunma Bakanlığı yaptığı açıklamada sınırdaki askeri yığınakların asılsız iddialar olduğunun ve sınırdaki askeri harekatın daha önceden saptanmış NATO manevraları olduğunu söylemiştir.

Bunun üzerine Suriye Türkiye’yi sınır hadiseleri çıkarmak, Suriye hava sahasına tecavüz etmekle ve sınıra asker yığmakla suçlamış[26] Sovyet Komünist Partisi Genel Sekreteri Kruschev 9 Ekim 1957’de New York Times gazetesine verdiği mülakatta:

“Türkiye çok zayıftır. Harb halinde bir gün bile dayanamaz. Harb patlarsa biz, Türkiye’ye yakınız, fakat siz, Amerikalılar, uzaktasınız. Toplar, ateşe başlayınca roketler de uçmaya başlayabilir. O zaman bu hususta düşünmek için dahi geç kalınmış olur” demekteydi.

İlk bakışta çok açık bir tehdit gibi görünen bu sözler, kime söylendiği gözönüne alındığında, Türkiye’ye bir tehditten çok, ABD’ye politikalarını gözden geçirmesi için bir mesaj niteliği taşıdığı görülmektedir.[28]

16 Ekim 1957’de ABD Dışişleri Bakanı Dulles yaptığı basın toplantısında Suriye ve Sovyetlerin Türkiye’ye herhangi bir saldırısı karşısında bunu karşılıksız bırakmayacağını ve  ABD’nin sadece savunmada kalamayacağını söylemiştir. 18 Ekimde Amerikan güdümlü füze kruvazörü Canberra ve altıncı filoya ait bazı gemiler dayanışma gösterisi olarak İzmir limanına gelmişti.[30]

Krizin yumuşaması

Arabuluculuk teklifini reddeden Suriye SSCB ile birlikte 22 Ekimde konuyu BM Genel Kurul toplantısında Suriye’nin güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle gündeme getirmiştir. Suriye ve SSCB Türkiye’nin sürgünde bir hükümet kurarak Suriye’de işbaşına getirmeyi planladığını iddia etmiş Türkiye ise bunu reddederek sınırdaki olayların sadece savunma amaçlı olduğunu ileri sürmüştür. 30 Ekim Genel Kurul’da alınan kararda meselenin iki ülke arasında uzlaşma yolu aranarak çözülmesi sonucuna varılmıştır. Suriye temsilcisi Türkiye’nin sınırda askeri yığınak yapmasıyla ortaya çıkan gerginliğin giderilmesi ve gereken tüm tedbirlerin alınması temennisinde bulundu ve böylelikle iki ülke arasındaki ilişkinin gelişeceğini ifade etmesiyle sorunun BM’deki aşaması sona ermiştir.[32] Bu krizde taraflar karşılıklı olarak yaptıkları açıklamalarla krizi tetikleyen davranışlarında ısrar etmemiş veya bu istemlerine son vermişlerdir. Dolayısıyla bir anlamda statüko öncesi duruma geri dönülmesi sağlanmıştır.

Kriz Sonrası Dönem

Kasım ayında Bulganin birincisine kıyasla daha yumuşak ifadeler içeren ikinci mektubunu Menderes’e göndermiştir. İki ülke arasında anlaşmaya varılması için SSCB’nin hazır olduğunu, hiçbir Arap ülkesi ile gizli anlaşmasının olmadığını, Arap ülkelerine yaptığı silah yardımının istiklal savaşı sırasında Türkiye’ye yaptığı yardımla aynı olduğunu söylemiş ve iki ülkeyi ilgilendiren konuların görüşülmesi için yüksek düzeyde konferans yapılmasını teklif etmiştir.[34] Sovyetler ‘in tutumunun yumuşaması Türkiye ile Suriye arasındaki gerginliğin de azalmasına neden olmuştur. 1 Şubat 1958 tarihinde Suriye ve Mısır Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmişler ve Türkiye bu birliği 11 Mart 1958’de resmen tanımıştır. Bu tanıma ile birlikte iki ülke arasındaki ilişki farklı bir boyuta taşınmıştır.

Soğuk savaş dönemi krizlerinden olan 1957 Suriye krizi, Türkiye’nin algısal güvenlik krizi olarak nitelendirilmektedir. Suriye ile iki taraflı olarak yaşanan bu krizde dönemin baskın aktörleri de dahil olmuş ve kriz gelişerek devam etmiştir. Tetikleyici eylem olarak Suriye’nin SSCB ile yakınlaşması ve silahlanması Türkiye ve diğer bölge ülkelerini endişelendirmiş tehdit algısı hisseden Türkiye’yi askeri/siyasi/diplomatik önlemler almaya itmiştir. Türkiye kriz yönetim stratejisi olarak sınırlı tırmandırma seçeneğini kullanmıştır. Şiddet içermeyen askeri eylemler dolayısıyla tetiklenen bu krizde askeri hareketlilikler, manevralar, sınıra kuvvet yığma durumları yaşanmıştır. ABD’nin ve İngiltere’nin desteğini alan Türkiye şiddet içermeyen arabuluculuk gibi çözüme ulaştıracak eylemlerden faydalanmak istemiştir.

Menderes hükümeti için önemli olan ABD’nin ekonomik ve askeri yardımını artarak ülkeye gelmesini sağlamak aynı zamanda herhangi kriz durumunda ABD’nin kendisini ne kadar desteklediğini görmekti. Bu kriz özelinde her ikisi de gerçekleştiği için Türkiye Suriye krizini daha fazla sürdürmemiştir. Bağdat Paktına üye olmamasına rağmen ABD bu süreçte Türkiye’yi yalnız bırakmamış desteğini Türkiye’nin istediği ölçüde sürekli sunmuştur. Bu kriz Soğuk Savaş’ın tüm şiddeti ile yaşandığı tarihlerde iki süper güç arasındaki nüfuz ve güç çekişmesinin Ortadoğu bölgesine yansımasıdır. SSCB yayılma alanı olarak bu bölgeyi seçmiş batılı devletler ve özellikle ABD bölgedeki hayati çıkarlarını korumak için Sovyet yayılmacılığını engelleme yoluna gitmişlerdir. Suriye ile uzun bir sınıra sahip olan Türkiye bu ülkede gerçekleşen ve kendisinin güvenliğini tehdit edebilecek tüm gelişmeleri yakından takip etmiştir. Suriye’deki gelişmeleri kendine yönelmiş olan komünist tehdidi olarak algılayan Türkiye bu tehdidi aşırı ve abartılı bir şekilde değerlendirmiştir.

[2] Ömer Kürkçüoğlu, Türkiye’nin Arap Ortadoğu’suna Karşı Politikası(1945-1970), Barış Kitap, s.49-51

[4] Lütfü Akdoğan, Krallarla ve Başkanlarla 50 Yıl,Gazeteciler Cemiyeti Yayınları, 2011, s.65

[6] Age, s.514

[10] Akdoğan, s.74-75

[12] Age, s.104

[14] El-Fadl, s.40-41

[16] Age, s.46

[18] Age, s.44

[20] Hüner Tuncer, “Menderes’in Dış Politikası Batı’nın Güdümündeki Türkiye”, Kaynak Yayınları, s.129

[22] El-Fadl, s.48

[24] Kürkçüoğlu, s.109

[26] Age, s.110

[28] El-Fadl, s.49

[30] Kürkçüoğlu, s.113

[32] Bağcı, s.

[34] El-Fadl, s.50

[35]Tuncer, s.134

2010 Mavi Marmara Krizi

ÖZET  İstanbul Merkezli bir sivil toplum kuruluşu olan İHH(İnsan Hak ve Hürriyetleri Vakfı) ile Gazze Şeridi’ne içerisinde 10 bin tonluk yardım malzemesi taşınması girişimi, filoya 31 Mayıs 2010’da İsrail tarafından askeri operasyon düzenlenmesi ve yaşanan ölçüsüz...

Ana Sayfa – 2015 Süleyman Şah Türbesi Krizi

2015 Süleyman Şah Türbesi Krizi ÖZET 22 Şubat 2015 tarihinde Türkiye'nin Suriye topraklarında gerçekleştirmiş olduğu "Şah Fırat Operasyonu" ile Süleyman Şah Türbesi'ni Türkiye-Suriye sınırı yakınındaki Eşme Köyü'ne nakletmesi ile ortaya çıkan kriz durumu. Söz konusu...

 Ana Sayfa – 1974-1980 NOTAM-FIR Krizi

Ana Sayfa - 1974-1980 NOTAM-FIR Krizi

Ana Sayfa – 2003 DOĞU AKDENİZ DENİZ YETKİ ALANLARI KRİZİ

Ana Sayfa - DOĞU AKDENİZ DENİZ YETKİ ALANLARI KRİZİ Doğu Akdeniz  Deniz Yetki Alanları Krizi Özet: Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) 2001 yılından itibaren Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları ile ilgili çalışmalar yapmaktadır. Kıbrıs Adası etrafında Münhasır Ekonomik...

Anasayfa-1935 Bulgaristan Krizi

1935 BULGARİSTAN KRİZİ İki savaş arası olan bu dönemde statükocu- revizyonist-ülkeler rekabet halindedir. 1. Dünya Savaşı’nın kazanan ülkeleri olan İngiltere ve Fransa uluslararası sistemde statükonun devamından yanayken yenilen ve ağır şartlar dayatılan Almanya,...

Ana Sayfa – 1957 Suriye Krizi

1957 Suriye Krizi Soğuk Savaş’ın en yoğun şekilde yaşandığı zaman dilimleri olarak adlandırabileceğimiz 1950-1960 arası dönemde Suriye ile yaşadığımız algısal güvenlik krizi olarak nitelendirilen krizdir. Bölgesel alt sistemde var olan uluslararası mücadele ülkelerin...

Ana Sayfa Haşhaş Ekimi Krizi

  Haşhaş Ekimi Krizi ABD ile Soğuk Savaş döneminde yaşanılan ikinci dış politika krizi olan Afyon Krizi, en genel tanımıyla Türkiye’nin afyon tarımı yapmasını ABD’nin baskıyla engelleme girişimleri olarak özetleyebiliriz. 1968-1973 seneleri arasında inişli çıkışlı bir...

Ana Sayfa – 1974 Kıbrıs Krizi

1974 Kıbrıs Krizi AbstractThe Cyprus situation came to a head on 15 July 1974 when the Athens regime instigated a coup by Greek army officers in Cyprus, seeking to achieve 'enosis'. Turkey concerned at the imminent possibility of a unified Greece and Cyprus - sent in...