PROJE HAKKINDA
TÜBİTAK /SOBAG 1001 Projesi / Proje No. 112K172
Türkiye'de Dış Politika Krizlerinde Karar Verme ve Kriz Yönetimi Süreç Analizi

logotdp

ÜYE GİRİŞ

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

S5 Register

  • Üyelik

Etikete göre gösterilenler Cyprus

AydınŞıhmantepe, Türk Dış Politikasında Bir Lider SÜLEYMAN DEMİREL:Dış Politika Kriz Davranışları Üzerine Bir Araştırma,

AydınŞıhmantepe, Türk Dış Politikasında Bir Lider SÜLEYMAN DEMİREL:Dış Politika Kriz Davranışları Üzerine Bir Araştırma, İstanbul: Cinius Yayınları, 2019.

ÖN SÖZ

Türkiye’nin 1960 sonrası siyasal yaşamı incelendiğinde birbirinden renkli kişilikler göze çarpar. Süleyman Demirel bu kişilikler içerisinde pek çok açıdan özgün bir yerde durmaktadır. 1960 askeri müdahalesi sonrasında asker-sivil, asker-asker, sivil-sivil çatışmasının yaratmış olduğu siyasi mücadele ortamında Süleyman Demirel olası rakipleri arasından sıyrılarak muhafazakâr-liberal sağ siyasi kanadın temsili görevini üstlenmiştir. Demokrat Parti geleneğinin yeni dönemdeki temsilcisi, “Amerika’nın desteklediği” genç ve dinamik, mühendis kafasına sahip, halktan biri olarak görülmüştür.

Analyzing Foreign Policy Crises in Turkey Conceptual, Theoretical and Practical Discussions

Analyzing Foreign Policy Crises in Turkey
Conceptual, Theoretical and Practical Discussions
 
Editor(s): Fuat Aksu, Helin Sarı Ertem
Contributors: Fuat Aksu, Helin Sarı Ertem, Aydın Şıhmantepe, Ümran Gürses, Süleyman Güder, Tuğçe Kafdağlı Koru, Zehra Gürsoy, Laçin İdil Öztığ, Gencer Özcan, Ayşe Küçük

  

Book Description

This collection explores foreign policy crises and the way the states/leaders deal with them. Being at the juncture of a highly sensitive political zone, consisting of the Middle East, Europe and Central Asia, the Republic of Turkey has been the subject of various foreign policy crises since its foundation. These political, military, economic or humanitarian crises were triggered either by the states themselves or by the NGOs and armed non-state actors.

Kategori KİTAPLAR
Perşembe, 24 Aralık 2015 19:55

Ana Sayfa Haşhaş Ekimi Krizi

hashas
 
Haşhaş Ekimi Krizi
ABD ile Soğuk Savaş döneminde yaşanılan ikinci dış politika krizi olan Haşhaş Ekimi Krizi, en genel tanımıyla Türkiye’nin haşhaş tarımı yapmasını ABD’nin baskıyla engelleme girişimleri olarak özetleyebiliriz. 1968-1973 seneleri arasında inişli çıkışlı bir profil çizen bu kriz dönemin super gücü olan ABD ile yaşanan ekonomik temelli bir kriz olmuştur. ABD’nin ekim yasağı getirme istemine ekonomik yoksunluk yaratacağı, halkın vereceği siyasi desteğin azalması ve egemenlik durumu zarar göreceği için siyasi irade direnç göstermiş ancak kademeli olarak ekim alanları kısıtlanmış ve muhtıra sonucu gelen hükümet haşhaş ekimini tamamen yasaklamıştır. Öngörüsüz kriz olan bu krizde ABD izlemiş olduğu politikanın krizi tetiklemesini hesaba katmamasından ötürü bu düzeye tırmanmıştır.  
Kriz öncesi evre
1960’ların ortasından itibaren Amerikan Başkanı Lyndon B. Johnson haşhaş konusunu Türkiye ile olan ilişkilerinde öne çıkarmaya başlamıştı. Bir şekilde haşhaş üretimini kontrol altına almayı amaçlayarak uyuşturu alışkanlığı gibi iç siyasetin malzemesi olan bir konuyu dış politika aracı haline getirmiştir. Bu bağlamda ABD’nin Türk hükümetinden haşhaş ile ilgili istekleri başlamıştı, 1963’te TBMM’nde haşhaş üzerinde sıkı bir kontrol sağlayacak olan 245 sayılı yasa çıkarılmıştır. Kasım 1965’te iktidara gelen Demirel hükümeti ABD ile işbirliği için istekli olmakla birlikte narkotik maddeler ile ilgili Tek sözleşmesini Aralık 1966’da imzalayarak 1967’de bu anlaşmaya taraf olmuştur. Bu anlaşma haşhaş ekilen alanlarda üreticilerin devlete ne kadar haşhaş vereceklerini önceden belirlenmesini öngörüyordu. 1960 sonları ve 1970’lerin başlarında eroin ABD’nin en önemli toplumsal problem haline gelmiştir. Eroin bağımlılarının sayısı günden güne ve katlanarak artıyordu 600 bini bulan bağımlı sayısı ve bunlara bağımlı olarak artan suç oranları ABD yönetimini endişelendiriyordu. Sadece suç oranları değil eroine bağlı ölümlerin artması ve Amerikalı ailerin üçte birinin çocuğunun bağımlı olmasından şikayetçi olması hükümetin bu meseleyi en üst düzeyde ele almasını gerektirmiştir. Bu problemin kaynağı olarak kendilerini değil de üretimin yapıldığı ülkeleri gören ABD bu dönemde tüketilen eroinin haşhaş üretiminin yapıldığı bir ülke olan Türkkiye olduğuna inanıp bunu kamuoyu ile paylaşıyorlardı. Tüketilen eroinin %80’ninin Türkiye’den geldiği kanısı oldukça yaygındı. Bunun sonucunda ABD yetkilileri Türkiye’de üretimin tamamen sona ermedikçe kendi ülkelerindeki problemin devam edeceği kanısına sahiplerdi. Onların perspektifine göre Türkiye Tek Sözleşmeyi imzalamış haşhaşın illegal üretim ve satışını bitirmekle yükümlüdür ve eğer haşhaşın illegal geçişini engelleyemezse haşhaş üretimini tamanen yasaklamalıydı.
Richard Nixon 1968’de ABD’de iktidara geldikten sonra afyon meselesi Türkiye-ABD ilişkilerinin en önemli konusu olmuştur. Nixon başkanlık seçimleri öncesi iki konuda taahhütte bulunmuştu: bunlardan birisi Vietnam Savaşını sona erdirmek, diğeri ise, toplum ve uyuşturucu sorununu çözmekti. Nixon yönetimi uyuşturucu konusunda ABD’nin içinde bulunduğu durumun sorumlusu olarak, afyon üreticisi ve kaçakçısı olan ülkeleri, özellikle de Türkiye’yi görüyordu ve Nixon 1969’dan başlayarak Türk yöneticilerine haşhaş üretimini tamamen bitirme yönünde baskıda bulundu ve bu meseleyi iki ülke arasındaki halledilmesi gereken en önemli problem olarak görmüştür.
Uyuşmazlığın Başlaması; İletişime geçilmesi
1969 yılı Ocak ayında ABD Başkanı Nixon Başbakan Demirel’e kişisel ve gizli bir mektup göndererek 2. Dünya Savaşı sonrası ABD’nin SSCB tehditlerine karşı Türkiye’ye yardım ettiğini şimdi önemli bir tehdit ile karşılaşan ABD’ye yardım sırasının Türkiye olduğunu ifade etmiştir. 1969 yılında başkanın özel temsilcisi sıfatıyla Türkiye’ye gelen Senatör Patrick Moynihan, Türk yetkililere ABD’nin 1969 yılının tüm afyon üretimini satın almak istediğini iletti ancak Türkiye bu talebi reddetti. ABD o yıl içinde resmi olarak bu talebini birkaç kez tekrarlasa da sonuç değişmedi. 23 Haziran 1969 tarihinde, Ankara Büyükelçilik görevine atanan William Handley Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’e Türkiye’nin tüm haşhaş üretimini satın almak istediğini iletmiş konuyu Başbakan Demirel’e söyleyen Çağlayangil cevaben büyükelçiye şunları söylemişti; haşhaş ekiminin ve üretiminin yüzyıllardır yapıldığını, Türk halkı için gelenekselleşmiş bir ürün olduğunu, hatta afyon isminde bir şehrin bile bulunduğunu, bu ürünün toptan yasaklanamayacağını, ancak 1963’ten beri bazı kısıtlamaların getirilmeye çalışıldığını belirtti. Bu cevapla istediği sonucu alamayan Handley Demirel’i bizzat görmek istemiştir. Yapılan görüşmede Handley üreticilere tazminat olarak verilecek 5 milyon dolar karşılığında 1970 yılı üretimi olan tüm haşhaşın tarlaya gömülmesini teklif etti ve Demirel bunu kesin bir şekilde reddetti.  Ancak Türkiye o yıllarda haşhaş üretilen illerin sayısını 21’den 9’a düşürmüştü. Tekliflerin sürekli olarak reddedilmesi, ABD’nin Türkiye aleyhine politikaları daha da sertleştirdi. Çeşitli platformlarda Türkiye, ABD gençliğini zehirleyen ve uzlaşmaya yanaşmayan bir ülke olarak anılıyordu. Özellikle Amerikan basını, bu konuda sürekli Türkiye aleyhtarı yayınlar yapmaktaydı.
5 Mart 1970’te ABD Federal Uyuşturucu Maddeler Dairesi Başkanı John Ingersoll, Türk hükümetine yeni bir teklif sundu. Buna göre, haşhaş ekiminin yasaklanması karşılığında, çiftçilere zararlarının karşılanması için üç milyon dolar kredi verilecek, eroin kaçakçılığının engellenmesi için de Türk polisine uçak, silah, cephane yardımı yapılacaktı. Ancak hükümet bir kez daha haşhaş ekiminin yasaklanmasının mümkün olamadığını bildirdi.
Haşhaş, çiftçinin her şeyinden yararlanmakta olduğu önemli bir üründü, ancak hükümetler için haşhaş üretiminin ekonomik değerinin dışında siyasi bir değeri de vardı. Hiçbir hükümet haşhaş üreticisinin desteğini kaybetmek istemiyordu. Bu şartlar altında 23 Nisan 1970’te resmi temaslarda bulunmak için Türkiye’ye gelen ABD Dışişleri Bakanı yardımcısı Elliot Richardson, tekrar yasaklama talebinde bulundu. Mecliste bütçesi reddedildiği için zor günler yaşayan hükümet, ABD ile haşhaş üreticisi arasında kalmıştı. ABD’nin tepkisinden çekinen hükümet, haşhaş ekim alanlarının 50.600 hektardan 13.000 hektara düşürüleceğini açıkladı. Bu açıklama ABD tarafından memnuniyetle karşılanmış ve ileriki yıllarda daha da azaltılacağının ümit edildiği belirtilmişti. ABD’nin açıklaması basın ve kamuoyunda hükümete karşı tepkileri ateşlemiş ve hükümet de haşhaş ekiminin tamamen yasaklanmasının söz konusu olmadığını açıklamak durumunda kalmıştı. Bu bağlamda sağ ve sol kesime ait gazetelerde ABD’ye karşı sert eleştiriler yer almıştır.
Mayıs 1970’te ABD’de yapılan CENTO toplantısında iki ülke arasında haşhaş konusu görüşülmeye devam etti. Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil Richarson’a afyon üretiminin yasaklanmasının mümkün olmadığını bir kez daha söylemiştir.
ABD başkanı Nixon’un özel temsilcisi Moynihan’ın, Haziran 1970 tarihinde, Brüksel’de, Türkiye’nin daimi temsilcisi Muharrem Nuri Birgi’ye, Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğinin, haşhaş ekiminin tamamen yasaklanmasına bağlı olduğunu belirterek ortamı iyice germişti.
ABD’nin tavrını yumuşatmak amacıyla, hükümet haşhaş ekilen illerin sayısını bir kararname ile yediye indirdiğini açıkladı. Ancak sınırlandırma kararı, tamamen yasaklama beklentisi içinde olan ABD’nin tavrını daha da sertleştirdi. ABD hükümeti içerisinde de uyuşturucu sorununa bir an önce çözüm bulunması konusunda sert tartışmalar yaşanmaktaydı. Sorunun kökeni olarak gördükleri Türkiye’ye ekonomik yaptırımlar uygulanması sıkça gündeme gelmeye başlamıştı. Uyuşturucu maddeler konusu görüşülürken, Adalet Bakanı John Mitchell 20 Temmuzda hazırladığı raporda, Türkiye’ye ekonomik ambargo uygulanmasından, hatta ticaretin tamamen askıya alınmasından yana olduğunu belirtmesi ilişkileri son derece gerginleştirdi. Adalet bakanının ekonomik yaptırım içeren tehditleri Türk hükümetinin sert tepkisi ile karşılaşmıştır. Türk kamuoyunda büyük tepki yaratan bu durum neticesinde Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Orhan Eralp 22 Temmuz’da ABD maslahatguzarı David Cuthell’i bakanlığa çağırarak bu tutumun hayret ve üzüntü ile karşılandığını, en kısa zamanda bir açıklama beklediklerini bildirdi. Ayrıca bir bildiri yayınlayan Türk Dışişleri Bakanlığı bu tür açıklamaların iki ülke arasındaki dostluk üzerinde olumsuz etki yaratmaktan başka bir sonuç doğurmayacağını ve bu durumun ABD yetkililerine bildirildiği açıklanmaktadır. Başbakan Demirel de bu ifadelerin devletlerin egemenlik haklarıyla bağdaşmadığını söyleyerek bu duruma tolerans gösterilemeyeceğini söylemiştir.  Mecliste de yoğun tepkilere sebep olan bu açıklamalar karşısında muhalefet çok daha sert ifadeler kullanarak ABD’yi protesto etti. Bunun üzerine gazetelerde benzer tepkiler göstererek ABD’yi kendi sınırları dahilinde önleyemediğinden suçu Türkiye’ye atmakta ve ülkeyi kendi sömürüsü olarak gördüğünden istediği yaptırımı uygulamakta ısrarcı olmakla suçlamaktadırlar.
Bununla birlikte iki ülke arasındaki ilişkilerde çok dramatik bir değişim gözlenmemektedir, gerginlik olmasına ragmen ilişkide bir kopma yaşanmamıştur. 1964 Kıbrıs meselesinde hem siyasi elitler hem de kamuoyu müttefik olan ABD ile çıkar farklılıkları olabileceğini çok iyi anlamıştır. Zaten sonrasında da ABD yönetimi, Türk Büyükelçisini Dışişleri Bakanlığına çağırarak, ABD hükümetinin afyon konusunda Türkiye’ye herhangi bir ekonomik yaptırım uygulama niyetinde olmadığını bildirerek teminat verdi. Türkiye’ye yönelik ekonomik yaptırımlar öneren dış ticaret yardım yasası teklifi de ABD kongresinde reddedildi. ABD bu söylemleri eyleme geçirmeyerek müttefiklik ilişkisini korumaya çalışmıştır.
Eylül 1970’te gerçekleşen BM Narkotik Maddeleri Komitesinde konuşan Türk temsilcisi hükümetin amacının haşhaş üretimini tamamen yasaklamak değil düzenlemeler yaparak imzalanan anlaşmaların getirdiği yükümlülükleri yerine getirilmesi olduğunu ifade etmiştir. 8 Ekim 1970 tarihinde Ingersoll ABD Başkanı Nixon’ın Türkiye’nin ABD’nin uyuşturucu problemine yardımcı olmasını isteyen kişisel bir mektubunu Demirel’e iletmiştir. 10 Kasımda Demirel’in gönderdiği cevabi mektupta ise Türkiye’nin problemin farkında olduğu ve bu sorunlarla mücadele için ABD ile işbirliğine herzaman hazır olduğunu belirtmekteydi. Ancak üretimin tamamen yasaklanması ile ilgili herhangi bir söz verilmemiştir.
Türkiye’nin Baskıları Hafifletme Çabaları
Türk hükümeti kendisine yönelik suçlamaları önlemek ve baskıları azaltmak maksadıyla, Toprak Mahsulleri Yasasında önemli değişiklikler öngören bir yasa teklifi hazırlayarak meclise sundu. Yasa teklifine göre haşhaş ekimi yapılan bölgelere, üreticilere ruhsat vermeye yetkili birer komisyon kurulacak ve üretilen ürünü bu komisyonlar teslim alacaktı. Belirlenen bölgeler dışında üretim yapanlara, ürünü teslim etmeyenlere ağır cezalar verilmesinin yanı sıra, ihbarcılarla, kaçak ekim yapanları yakalayan güvenlik güçlerine ödül verilmesi öngörülmüştü.
Yasa tasarısı hemen sonuç vermiş ve ABD’den memnuniyet belirtisi olarak olumlu açıklamalar gelmişti. 1970 yılı içerisinde uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadelede Türk güvenlik birimleri önemli aşamalar kaydetmişti. Ayrıca Türkiye, uluslararası anlaşmalardan doğan yükümlülüklerini büyük ölçüde yerine getirmekteydi. 1966 gibi erken bir tarihte bile Amerikalı uzmanlar Türk polisiyle birlikte haşhaşın illegal kanallara geçişini önlemek için ortak çalışmalarda bulunmuşlardır. İllegal haşhaş üretimi ve satışını engellemek için afyon alış fıyatı arttırılmış ayrıca ilave polis ve jandarma bölgede görevlendirilerek denetimler genişletilmiştir. Bunun yanında eroin kullanımı ve kaçakçılığı için ABD ve Avrupa’dan çok daha ağır cezalar uygulanmakta yeterli olmayan kaynaklara ragmen polis kaçakçıların yakalanmasında büyük başarılar elde etmektedir. Polis teşkilatı içerisinde narkotik birimler oluşturularak özel eğitime tabi tutulmuştur. Türk hükümeti Türkiye’de bulunan Amerikan Uyuşturucu Takip Ajansı görevlileri ile işbirliği yaparak bu konudaki pozisyonunu yeterince göstermiştir.  
Ancak sorun boyut değiştirmiş, sorun sadece haşhaşın Türkiye’deki üretimi değil Türkiye diğer ülkelerde üretilen uyuşturucunun geçiş yolu olmaya başlamıştır. Afyon kaçakçılığı, Türkiye’nin bir sorunu olmaya devam etmekteydi. Bu durum karşısında ABD, yeni önerilerle Türkiye’ye gelmeye devam etti. Ocak 1971’de ABD Uyuşturucu Maddeler Dairesi Başkan Yardımcısı John Warner Türkiye’ye gelerek ABD’nin yeni teklifini iletti. Buna göre, haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması karşılığında, ABD haşhaş yerine ekilebilecek yeni ürünler geliştirilmesi için üç milyon dolar yardım yapacaktı. Görüşmeler bu noktada tıkandı ve sonuç alınamadı. Bunun üzerine ABD’de basın yayın organları Türkiye aleyhtarı yayınlarına tekrar hız verdiler. Bu yayınların olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için Washington Büyükelçi Müsteşarı Ahmet Karasapan CBS televizyonuna bir açıklama yaparak, Türkiye’nin bu konuda o güne kadar attığı adımları anlatarak kendilerine haksızlık yapıldığını belirtti. ABD’li yetkililer, Türkiye’nin ABD’den aldığı yardımın yanında afyon gelirlerinin az yer tuttuğunu, Türkiye’nin bu özveriyi göstermesi gerektiğini vurgularken, siyasi irade haşhaş üreticilerinin oylarına muhtaç olduğundan tamamen yasaklamaya yanaşmamaktaydı. Amerikan yönetimi açık bir şekilde ve resmen Türkiye’ye karşı tehditlerde bulunmamıştı fakat diplomatik tekniklerle dolaylı baskı uygulamayı tercih etmişlerdir. Amerikalı yetkililer askeri ve ekonomik yardımı baskı aracı olarak sürekli gündemde tutmaktaydılar. Bu bağlamda ortaya çıkan durum şu şekilde de özetlenebilir ; ABD için öncelik kendi vatandaşlarının sağlığı ve ihtiyaçları idi bu durumda müttefiklere yardım söz konusu olamazdı. Ancak bunun yanında Amerikan yönetimi, Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları’na göre müttefik ilişkilerine ve NATO çıkarlarına zarar vereceği gerekçesiyle kullanılacak yöntem tehditten ziyade Türkiye’ye yardım olmalıydı. Türkiye karşıtı sunulan yasa teklifleri de durumun ciddiyetini Türklere anlatmak için kullanılmıştır. Böylece Türkiye eğer  önlem almazsa bu durum karşısında Amerikalıların karşı tedbirler alacağını çok iyi bilmekteydi.
Amerikan kamuoyu medya ve baskı grupları tarafından yapılan propaganda sonucu ülkelerindeki eroinin kaynağı olarak Türkiye’yinin olduğu algısı yaygındı. Iç politikanın dış ilişkileri bu denli şekillendirdiği bir mesele olan haşhaş ekimi/afyon problemini kongre üyeleri kendi seçim bölgelerinde vatandaşları memnun etmeye çalışan siyasetçilerin olduğunu görmekteyiz. 1972 seçimleri için tekrar aday olan Nixon halkın o dönemdeki en önemli sorunu olan eroin meselesi için birşeyler yaparak kazanmayı garantilemeliydi. (Aynı durum tersten okunduğnda Türkiye için geçerliydi, ABD’ye karşı ne kadar direnebilirlerse görevde kalmaları ve koltuklarını korumaları o derece artar.)
ABD uyuşturucu problemi konusunda haşhaş üretimindeki baskıda haklılık payı olsa da tüm baskıları Türkiye’de üretimin tamamıyle yasaklanmasına odaklamak ve bunu iç siyaset malzemesi olarak kullanılması ABD tarafından yapılan önemli hatalardan biridir. Sorun geleneksel bir geçim kaynağı olan afyon ekiminin yasaklanmasının mümküm olmadığını ABD’li yetkililer öngörememesidir. Bunun yanında haşhaş konusunda ABD ile işbirliği için elinden geleni yapan Demirel hükümeti haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması yönündeki isteklere olumlu cevap vermemiştir. Bu durumun birkaç nedeni bulunmaktadır öncelikle Türkiye’de uyuşturucu problem bulunmadığından üretimin yasaklanması adına herhangi bir iç baskı bulunmamaktadır. Haşhaş ekimi Türkiye’de ki bir kesimin geçim kaynağı idi ve yasaklanması ile bu insanlar ekonomik olarak kötü bir şekilde etkileneceklerdi. O dönemde Adalet Partisi'nin muhafazakar kesimi partiden ayrılarak Demokratik partisini kurdukları için Demirel hükümeti çoğunluğu iyice azalmıştı bunun üzerine haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması ile bu kesimin de oylarını kaybetmeyi göze alamamıştır. Diğer bir neden ise halkın gözünde ABD’nin baskısına boğun eğmiş ve ABD’nin emirlerini sürekli yerine getiren bir başbakan olarak görülecekti. Ancak bunun yanında Türk yöneticilerin afyonun illegal kanallara geçişini engellemek için yeterli önlemler alamadıkları ve bu nedenle uluslararası prestijine zarar verdikleri de diğer bir gerçektir. Bu durumda devam eden haşhaşın illegal ekim ve satışı ABD’ye Türkiye’ye baskıda bulunma fırsatı verdiğini Türk makamları yeterince değerlendirememiştir. Türkiye’deki siyasetçiler ABD’nin tüm baskısının ardında Rum ve Ermeni lobilerinin olduğunu ifade etmekteydi. Ayrıca Türkiye’de gittikçe artan bir anti-Amerikan akım oluşmuştu. İşte tüm bu dinamikler arasında Türk-Amerikan ilişkileri, afyon konusunda bir çıkmaza girmiş ve kısırdöngüden kurtulamamıştı.
Haşhaş ekiminin yasaklanması ile krizin yumuşaması
12 Mart 1971’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin verdiği muhtıra sonucu hükümet istifa etmiş ve Nihat Erim başkanlığında partiler üstü bir teknokrat hükümet iktidara gelmiştir. Bazı kesimler 12 Mart müdahalesinin sebeplerinden birinin de çözülemeyen afyon sorunu olduğunu iddia etmişlerdir. Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit’e göre, ABD muhtırayı teşvik etmiş, haşhaş konusunda tamamen yasaklamanın ancak oy kaygısı olmayan bir hükümet tarafından gerçekleştirilebileceğini düşünmüştü.  Dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil de müdahalenin ardında haşhaş ekimi/afyon sorunu nedeniyle ABD’nin olduğunu savunmuştur.
Yeni hükümetin ilk günlerinde, ABD’de Türkiye aleyhtarı kampanyalar tüm hızıyla devam etmekte ve kongrede Türkiye’ye karşı yaptırımlar uygulanmasını isteyenlerin sayısı artmaktaydı. 9 Nisan 1971’de ABD Dışişleri Bakanı'nın kongreye sunduğu raporda Türkiye’den kaçak afyon çıkışının bir türlü önlenemediği ve tek çözümün haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması olduğu belirtilmekteydi. Yeni hükümet oy kaygısı olmamasına rağmen kamuoyunun tepkisini düşünerek bu konuda biraz ağır davranmaktaydı. Mayıs 1971’de Türk hükümeti 1971 yılı hasat ürünlerin hepsini satın almış, haşhaş üreticilerinin başka ürünlere yönelmesini teşvik ederek illegal üretime savaş açtığını ifade etmiştir. 16 Mayısta haşhaş alım fiyatı üçte iki oranında arttırıldı 17 Mayısta Büyükelçi Handley Erim’e haşhaşın yasaklanması durumunda hükümete ve çiftçilere yapılacak yardım konusundan bahsetti.
14 Haziran 1971’de ABD Başkanı Nixon, Fransa, Meksika, Tayland, Türkiye ve Vietnam Büyükelçilerini Beyaz Saray’a çağırarak uyuşturucu maddelerin tamamen ortadan kaldırılması ile ilgili olarak alınacak tedbirleri açıkladı ve bu durumun Amerikan dış politikasının birinci önceliği olduğundan bahsetti. Artık Türkiye’nin başka seçeneği kalmamıştı. Yasaklamanın niteliği ve kapsamı konusunda ABD ile yapılan görüşmeler sonucu Bakanlar Kurulu 30 Haziran 1971’de yayınladığı bir kararname ile Türkiye’de haşhaş ekiminin ve afyon üretiminin 1972 sonbaharından başlayarak tamamen yasaklandığını ilan etti. Üretimin yasaklanması sonucu doğacak zararın karşılanması için ABD’nin 10 yıl süreyle, yılda 3,5 milyondan toplam 35 milyon dolarlık yardımı, Türk Tarım Bakanlığı’nın hazırladığı raporda yaklaşık 450 milyonu bulan tazminat talebinin çok gerisinde kalmaktaydı. Askeri dönemde iktidarda bulunan hükümet, ABD’nin kararlı tutumuna ancak birkaç ay dayanabilmişti. Başbakan Nihat Erim ve Başkan Nixon haşhaş yasağı ile ilgili açıklamayı kararın verildiği gün yaptılar. Türkiye’nin dünya gençliği için tehlikeli bir hal almış olan uyuşturucu maddeler konusunda sessiz kalamayacağını, denetimlerin işe yaramadığı ve taraf olunan uluslararası anlaşmaların kaçakçılığın önlenememesi halinde üretimin durdurulmasını öngördüğünü yasaklamanın bu nedenle alındığını ifade ediyordu. Ayrıca çiftçilerde görülecek olan kayıpların yeni gelir kaynakları sağlayarak aşılması konusundan söz etmiştir. Erim’e göre Türkiye bu meseleden fazlaca zarar görmüş ve afyonun ülke ekonomisindeki yeri ABD’nin yapacağı destekle karşılaştırıldığında aslında o kadar da büyük olmadığını ifade etmiştir. Türk makamları uyguladıkları yasağı iki nedenle açıklamaktadır; insanlığa yardımcı olmak ve uluslararası toplumdaki Türkiye’nin imajını korumak. Ancak gerçek neden biraz farklıydı; içeride halk ve meclis desteğini elinde bulundurmayan Erim Hükümeti ABD’nin çok ciddiye aldığı haşhaş konusunu bu ülkenin desteğini kazanma adına onun istediği şekilde çözüme kavuşturmuştur. Mevcut rejimin arkasındaki generaller ABD’nin ekonomik, askeri ve siyasi desteğine ihtiyaç duydukları için iki ülke arasındaki ilişkilerin kötüye gitmesini istememektedirler. Türkiye’nin haşhaş ekimini yasaklamasının diğer bir nedeni de teröristlerin haşhaş kaçakçılığı yoluyla silah elde ettiklerine olan inaçtı, bu yasakla birlikte artık uyuşturucu kaçakçılarının ülkeye silah sokamayacaklarını düşünülmekteydi. Türk hükümetinin kararı ABD Kongresi’nde de memnuniyetle karşılandı. Ancak bazı senatörler kendi hükümetlerini uyararak Türkiye’nin aldığı bu kararla ABD’deki uyuşturucu sorununun çözülemeyeceğini, daha etkili önlemler alınması gerektiğini belirttiler. Bu açıklamalar aslında yetkililerin ABD’ye pek çok yerden uyuşturucu girdiğini bildiklerini göstermesi açısından önemlidir. Bunlardan en önemlisi ABD’deki eroinin %15 i Meksika’dan gelmekteydi bunun yanında Burma, Tayland, Laos dünya haşhaş üretiminin yarısından fazlasını sağlıyordu. Afganistan, Pakistan ve Hindistan’da da illegal haşhaş üretimi artmıştı.  Türk kamuoyu yasaklamanın ardında ABD’nin baskılarının olduğunu biliyordu. Bu da hükümete karsı duyulan güvensizliğin artmasına neden oldu. ABD’den yüklü bir tazminat alınacağı konusunda beklentiler vardı ama kamuoyu bu miktarın 10 yıla yayılmış 35 milyon dolar olduğunu bilmiyordu. Üstelik bunun bir kısmı da araç-gereç seklindeki, belki de çoğu kullanılmış malzeme olacaktı.
Başbakan Nihat Erim ağırlıklı olarak haşhaş yasağı ve karşılığında yapılacak yardımın nasıl ve ne zaman yapılacağı konularını netleştirmek için 18–23 Mart 1972 tarihleri arasında ABD’ye bir ziyarette bulundu.  Burada yaptığı açıklamalar esnasında haşhaş yasağını yüceltmek için ve yardımın bir an önce yapılmasını sağlamak için Türkiye’de üretilen afyonun büyük ölçüde ABD’ye kaçırıldığını bu nedenle yasaklamanın ABD’ye çok büyük katkısı olduğunu söyledi.
ABD yardımının iki ayrı şekilde kullanılması planlanmıştı: Çiftçiye ödenecek tazminat ve yeni projelerin geliştirilmesi. Ancak her iki alanda da başarıya ulaşılamadı. Çiftçilere verilmesi planlanan 10 milyon doların sadece 2 milyon doları 1971–1973 döneminde dağıtılmış kalan 8 milyon dolar bir süre Ziraat Bankası’nda bekletildikten sonra Hazineye devredilmiştir. İkame projeler kapsamında çiftçilere önerilen tahıl, hububat, tütün ve şeker pancarına ise, çiftçiler sıcak yaklaşmamış üretime girenler de hâsılattan memnun olmamıştır. Yüzyıllardır haşhaş ekilen topraklar başka bir ürün için uygun değildi.  
II. Kriz Evresi
1973 yılı sonunda genel seçime giden Türkiye’de hemen hemen tüm siyasi partiler vaatlerinin ilk sıralarında haşhaş ekim yasağının kaldırılacağını belirtiyorlardı. Bu ABD ile ilişkilerin yeniden kriz yaşanabilmesi demekti. Genel seçimler sonrası Milli Selamet Partisi ile koalisyon hükümeti kuran CHP lideri Bülent Ecevit kamuoyu baskısını günden güne daha fazla hissediyordu. Bağımsız bir dış politika amacı güden hükümet her fırsatta yasağı kaldıracağını ifade ediyordu. Mart 1974’te hükümet haşhaş ekimini başlatma niyetinde olduğunu Washington’a bildirdi ve Tarım Bakalığı da üretim için gerekli çalışmalara başladı. Bu durum karşısında çeşitli uyarılarda bulunan ABD yetkilileri Türk makamlarından olumsuz cevaplar almakta yasağın yakında sona ereceğini ifade etmektedirler. 1 Temmuz 1974’te hükümet 7 ilde sıkı devlet kontrolü altında haşhaş ekimine başlanacağı ilan etti: Afyon, Burdur, Denizli, Isparta, Kütahya, Uşak ve Konya. ABD Kongresinde, Türkiye’deki haşhaş konusunda görüşmeler sürerken Temsilciler Meclisi 16 Temmuz 1974’te Türkiye’ye gönderilen bütün askeri ekonomik ve diğer yardımlar ile tüm savunma amaçlı mühimmat ve hizmet satışı ve silah nakliyesine ait ruhsatları askıya aldı. Aynı gün Temsilciler Meclisi aldığı diğer bir kararla ABD İhracat ve İthalat Bankası’nın Türk Hükümeti’ne, ajanslarına ve ulusal kuruluşlarına garanti sigorta ve kredi vermesinin 1 Ocak 1975’ten geçerli olmak üzere durdurdu.
ABD Başkanı Gerald Ford, haşhaş yasağı konusunda Türkiye ile müzakerelerin devam ettiği gerekçesiyle yardımı durdurmadı. Ancak 14 Ağustos 1974 İkinci Kıbrıs Harekâtının yapılmasıyla Kongrenin almış olduğu ambargo kararını başkanın durdurması mümkün olmadı ve kararı onayladı. Haşhaş meselesi bu operasyonunun yanında ikinci öneme sahip olan bir konu olmuştur.
İllegal haşhaş trafiğini engellemek için yeni metotlar geliştiren hükümet bitkinin üretici tarafından çizilmesini yasaklıyor bu işlemin sadece fabrikalarda yapılıp tıp dünyasının legal ihtiyaçları için kullanılacağını söylemekteydi. Bu yeni metotla Eylül 1974’te Türkiye, BM’in yaptığı açıklama ile takdirini kazanmıştır. Ayrıca 16 Ekimde bu yeni uygulama diğer ülkeler tarafından da gerçekleştirilmesi için tavsiye edilmiştir. Uluslararası uzmanlarından denetimi sonucu haşhaş üretiminin kesinlikle illegal piyasada olmadığı ispatlanmıştır.
Krizin sona ermesi
1975 yılı içerisinde ABD kongresi, tam üç kez karar alarak haşhaş yasağının tekrar konmasını istedi. Ancak bu kez resmi düzeyde görüşmeler olmadı. Bunun en önemli nedeni Türkiye’nin almış olduğu önlemler sonucu afyon kaçakçılığını büyük ölçüde sona erdirmiş olmasıydı. Hem BM hem de ABD’li yetkililerin Türkiye’de yaptığı incelemelerde, alınan önlemlerin etkinliği ve güvenlik güçlerinin çalışmaları son derece başarılı bulunmuştur. Ayrıca haşhaş ekim ve toplama mekanizmasının yapılan tetkiklerde çok muntazam çalıştığının tespit edilmesi ve bunların duyurulmasıyla afyon sorunu Türk-Amerikan ilişkilerinde öncelikli gündem maddesi olmaktan çıkmıştır. ABD’nin tutumunun değişme sebeplerinden birisi de, 20 Ağustos 1976’da, haşhaşı üreticiden çizilmeden alacak ve işleyecek bir alkaloit fabrikasının temelinin Bolvadin’de atılması olmuştur. Fabrikanın 1981’de üretime başlamasıyla da haşhaşın tekelleşme süreci tamamlanmıştır.
Tüm bu amborgo kararı sonrasında Türkiye misilleme olarak ABD üslerini kapatma kararı almış. Bölgesel gündemde ciddi değişimler yaşanmıştır. 15 Temmuzda Yunanistan'da darbe gerçekleşmiş, Kıbrıs barış harekatı başlamış böylelikle Ortadoğunun ve Türk-Amerikan ilişkilerinin de gündemi değişmiştir. 22 Temmuzda Yunanistan'da cunta yönetiminin düşmüş ve Yunanistan NATO askeri kanadından çıkmıştır. Bu durumda ABD yaptırım kararını bu radikal değişimler neticesinde tam olarak uygulayamamıştır. Bu ortamda ABD Türkiye'yi daha fazla cezalandırmayı istememektedir. Yunanistan kaybettiği bir düzende bir de Türkiye'yi kaybetmek NATO'nun güneydoğu kanadının çökmesi anlamına geldiğinden, güç dengesini korumak istemektedir. Ancak tüm bu endişelere rağmen ambargo kararı yönetimin karşı çıkmasına rağmen uygulanmıştır. Tüm bu gündemle birlikte afyon krizi zamanla unutulan bir kriz olmuş ve ilişkiler kriz sonlandığında kriz öncesi duruma geri dönmüştür.
 
 
 
Çarşamba, 11 Kasım 2015 19:46

DOĞU AKDENİZ DENİZ YETKİ ALANLARI KRİZİ

Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de MEB - SAR SınırlarıDoğu Akdeniz  Deniz Yetki Alanları Krizi

Özet:

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) 2001 yılından itibaren Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları ile ilgili çalışmalar yapmaktadır. Kıbrıs Adası etrafında Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etmiş; Mısır, Lübnan ve İsrail ile MEB Sınırlandırma Antlaşmaları imzalamıştır. Bu süreçte GKRY’nin kıta sahanlığı ilan etmesi ve MEB hazırlıkları yapması taraflar arasındaki uyuşmazlığı ortaya çıkarmıştır. GKRY Türkiye’nin uyarılarına rağmen Mısır ile MEB Sınırlandırma Anlaşması imzalamış ve bu anlaşmayı 2004 yılında BM’ye onaylatmıştır. Türkiye bu anlaşmayı Doğu Akdeniz’de haklarını ihlal ettiği gerekçesi ile tanımaması ile birlikte karar alıcı algısında kriz tetiklenmiştir. Daha sonra GKRY ilan ettiği MEB’de Hidrokarbon Arama Ruhsat Sahaları ilan etmiş ve bunları ihaleye açarak krizi tırmandırmıştır. İhalelerin ilk sonucu olarak Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli Noble Enerji Şirketi 13. sahada ruhsat sahibi olmuş ve sondaj faaliyetlerine başlamıştır. Türkiye, GKRY’nin oldu bitti stratejisi ile fiili durum yaratmasını kıyı devlet olarak hak ve menfaatlerine zarar verdiğini ve Kıbrıs Sorununun çözüm sürecini de olumsuz etkileyeceği için kabul etmemektedir. Türkiye için karar alıcıların algılarına bağlı olarak bir kriz hali alan bu süreçte kriz yönetim stratejileri olarak önce zorlayıcı diplomasi stratejisi kullanılmıştır. Zorlayıcı diplomasi stratejisinin daha yumuşak hali olan dene-gör türünü kullanan Türkiye KKTC  kıta sahanlığı anlaşmaları imzalamıştır. Daha sonra değişen uluslararası konjonktür ve GKRY’nin AB üyesi olması sebebiyle güç asimetrisini kullanması ile beraber misilleme ve zamana yayma stratejisi uygulamasına geçilmiştir. GKRY güç asimetrisinden de faydalanarak krizi tırmandırmaktan kaçınmayıp ilan ettiği ruhsat sahalarında yeni ihalelere çıkmıştır. Ayrıca Türkiye’nin kendisine deniz yetki alanlarını kullanmasında engel olduğu gerekçesiyle de Kıbrıs sorununa ilişkin müzakere masasından çekilmiştir.

DOĞU AKDENİZ DENİZ YETKİ ALANLARI KRİZİ

2001 yılında Doğu Akdeniz’de özellikle Kıbrıs’ın güneyi ve güney doğusunda zengin petrol ve petrol yatakları olduğuna ilişkin haberler Yunan ve Rum basınında yer almaya başlamıştır. Bu haberler doğal kaynaklara erişim için kıyı ülkelerini harekete geçirmiş ve Akdeniz’de kıta sahanlığı sınırlandırmasını gündeme getirmiştir. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Doğu Akdeniz’de petrol olduğu haberleri üzerine kendi alanlarını maksimize eden kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırlandırmaları tasarlamaya başlamışlardır. Doğu Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler Türkiye, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Mısır, Filistin, İsrail ve Kıbrıs Adası’ndaki Akrotiri ve Dikelya üsleri ile İngiltere’dir. Deniz yetki alanlarındaki sınırlandırma her kıyı ülkesini ilgilendirse de krizin tarafları GKRY ve Türkiye’dir. Bu şekliyle kriz iki taraflı bir dış politika krizi haline gelmiştir.

ULUSLARARASI SİSTEM

Soğuk Savaş sonrasında iki kutuplu sistemin artık varlığının bittiği açıksa da yeni sistemin niteliği tartışmalı olmuştur. 90’lı yıllarda Soğuk Savaşın galibi ABD süper güç olarak karşımıza çıkmaktadır. Süper güç kavramı sistemde tek kutupluluğa işaret etse de Sovyet ardılı Doğu Avrupa ülkelerini birliğe dahil eden AB’nin genişleyen coğrafyası ve prestiji bulunmaktadır. 2000’li yıllarda Çin’in artan nüfusu ve büyüyen ekonomisi diğer bir merkez daha doğmasına sebep olmuştur. Putin dönemi güçlenmeye başlayan ve enerji ilişkileri ile Avrupa’yı kendine bağlayan bir Rusya da bulunmaktadır. Bu perspektiften baktığımız da ise çok merkezli bir sistem görmekteyiz. Bunlara rağmen küreselleşen dünyada her şeyin iç içe geçmişliği, karşılıklı etkileşim ve bağımlılığın had safhada olduğu 2000’li yılların uluslararası sistemine çok merkezli diyebiliriz.

Doğu Akdeniz’deki gelişmeler Türkiye’de iktidarda değişimin yaşandığı döneme denk gelmiştir. 1999 yılında görev başına gelen 57. hükümet Bülent Ecevit’in Başbakan görevinde bulunduğu Demokratik Sol Parti, Anavatan Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin koalisyonundan oluşmaktaydı. 3 Kasım 2002 seçimlerinde yeni bir parti olan Adalet ve Kalkınma Partisi 58. Hükümeti kurmuştur. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, 9 Mart 2003 Siirt Milletvekili Yenileme Seçimi'nde parlamentoya girmesinden sonra, AKP Kayseri Milletvekili Abdullah Gül başkanlığındaki 58. Hükümet, 11 Mart'ta istifa etmiştir. Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki 59. Hükümet 14 Mart 2003'te kurulmuştur. 2007 ve 2011 genel seçimleriyle 60. ve 61. Hükümetler kurulmuştur. İktidar partisi yine Adalet ve Kalkınma Partisi olup Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmuştur. 2014’te Cumhurbaşkanı seçimlerinde aday olan Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi ile yeni başbakan Ahmet Davutoğlu olmuştur.

2003-2015 yılları arasında Dışişleri Bakanlarına bakacak olursak Abdullah Gül, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu ve Mevlüt Çavuşoğlu’nu görmekteyiz. 2003 iktidarı ile Ahmet Davutoğlu 2009’a kadar Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık’ta başdanışmanlık görevindedir. 2009’da kabinedeki değişiklikler ile Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanı olmuştur. Davutoğlu’nun danışmanlığı ile başlayan süreç dışişlerinde dönüşümü getirmiştir. AKP dönemi ile dış politikanın farklılaştığını söylemek mümkündür. Özellikle Davutoğlu ile gelen çok yönlü dış politika anlayışı etkili olsa da sert bir söylemin olduğunu söyleyebiliriz. Ahmet Davutoğlu’nun 2014’te başbakan olmasının ardından Mevlüt Çavuşoğlu Dışişleri Bakanı görevini üstlenmiştir.

Kriz süresince karar almada ismine sıkça rastladığımız Başbakan, Dışişleri Bakanı, Enerji Bakanı olmuştur. Askeri kanat zaman zaman krizde anılsalar da sadece alınan kararların icrasında kalmışlardır. Enerji Bakanı, Bakanlığı’nın konuyla ilişkili olması sebebiyle krizin içinde bulunsa da krizdeki rolü teknik gözükmektedir. Genele olarak kriz süresince Dışişleri ve Başbakan karar alma rolünü üstlenmiş gözükmektedir. Bu sebeple kriz karar alma birimi küçük gruptur.

Krizin başladığı süreçten 2015’e kadar GKRY Devlet Başkanları Glafkos Klerides, Tasos Papadopulos, Dimitris Hristofyas, Nikos Anastasiadis’dir.  İktidar partisi kirizin çıktığı süreçte DISY (Demokratik Seferberlik Partisi) iken 2003’te DİKO (Demokratik Parti), 2007’de AKEL (Emekçi Halkın İlerici Partisi),  2013’te ise DISY (Demokratik Seferberlik Partisi) olmuştur. GKRY tarafında kriz süresince dışişleri bakanları sırasıyla Ioannis G. Kasoulides, George Iacovou, Yiorgos Lillikas, Erato Kozakou-Marcoullis, Markos Kyprianou, Erato Kozakou-Marcoullis, Ioannis G. Kasoulides olmuştur.

Krizin ilk emareleri gazetelerde Doğu Akdeniz’de petrol rezervlerinin olduğu ve GKRY ile Yunanistan’ın bu noktada birlikte hareket ettiği üzerine haberlerin çıkmasıydı. 2001 yılında Doğu Akdeniz deniz yetki alanlarına ilişkin GKRY tarafında eyleme dönüşmese de sınırların belirlenmesi ve olası rezervlerin kullanımına ilişkin söylem düzeyinde gelişmeler yaşanmıştır. Bu durumda Türkiye açıkça tepki vermese de konu Kıbrıs sorunu çerçevesinde değerlendirilmiştir. Bu süreç taraflar arasında uyuşmazlığın varlığına işaret eder ve kriz öncesi evrenin de başlangıcı demektir. GKRY, 2002 yılında kıta sahanlığı sınırlandırması için harekete geçmiştir. Rum Yönetimi önce iç hukukunda kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgesine ilişkin düzenlemeyi gerçekleştirmiştir. 2004’te de onaylanan yasası ile 24 mil bitişik bölge, 200 mil münhasır ekonomik bölge ilan etmiş ve karşılıklı kıyılar söz konusu olduğunda antlaşma sağlanana kadar ortay hattın geçerli olduğunu kabul etmiştir. 2002 yılında kıta sahanlığını düzenleyen yasa Bakanlar Kurulu’nda görüşülüp uygun bulunduktan sonra Mısır ile kıta sahanlığı sınırlandırması için görüşmelere başlamıştır. GKRY tarafında bu gelişmeler yaşanırken Türkiye Mısır özelinde ve diğer olası kıyı ülkelerini de kapsayacak şekilde GKRY ile kıta sahanlığına ilişkin bir anlaşma yapmaktan sakınılması gerektiğini belirtmiştir. Türkiye bu söylemini hem kıyıdaş ülke olmasına hem de Kıbrıs sorununa dayandırmaktaydı. Bu gelişmelerle birlikte uyuşmazlık tarafların amaçlarının farklı olmasından kaynaklanan çatışmaya evirilmiştir. GKRY Doğu Akdeniz’de revizyonist davranırken Türkiye statükonun korunmasından yanadır. Artık taraflar arasında eylemsellik söz konusudur fakat eylemler henüz karar alıcılar tarafından tehdit olarak algılanmamıştır.  Türkiye’nin girişimlerine rağmen GKRY ile Mısır arasında 17 Şubat 2003’te Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmada 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) referans alındığı belirtilmiş, sekiz coğrafi koordinat kullanılarak Mısır ile GKRY kıyıları arasında kuzeybatı-güneydoğu yönünde uzanan ortay hat ile örtüşen bir sınır çizilmiştir.  Söz konusu antlaşma Şubat 2004’te  Birleşmiş Milletler’e (BM) tescil ettirilmiştir. Antlaşmanın tescil ettirilmesi kriz özelinde krizin tetikleyeni olmuştur. Çünkü anlaşmanın tescilinden sonra 2 Mart 2004’te Türkiye BM aracılığı ile GKRY nota vererek anlaşmayı tanımadığını ve Doğu Akdeniz’deki haklarının saklı olduğunu belirtmiştir. Bu durum göstermektedir ki GKRY’nin imzaladığı anlaşmanın Doğu Akdeniz’de statü oluşturma çabası Türkiye’deki karar alıcılar için değerlere tehdit olarak algılanmıştır. Böylece kriz evresi başlamıştır. Tetikleyen eylem GKRY tarafından gerçekleştirildiği için krizi tetikleyen birim devlettir. Krizin tetikleyicisinin özelliklerine bakacak olursak tetikleyici eylem Türkiye sınırları dışındadır. Ayrıca tetikleyici eylem niteliği bakımından siyasi ve hukukidir. GKRY, kıyı devletleri ve özellikle KKTC’yi göz ardı ederek MEB Sınırlandırma Antlaşmaları yapmak suretiyle fiili durum yaratmaya yöneliktir. Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs adası etrafında GKRY’nin MEB Sınırlandırma Antlaşmaları Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin yerleşik uluslararası hukuktan doğan ab initio ve ipso facto (başlangıçtan ve kendiliğinden) mevcut hukuki haklarını ilgilendirmektedir. GKRY’nin Doğu Akdeniz’de oldu-bitti ile ortaya çıkacak olan deniz yetki alanları Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan haklarından daha az bir alana razı gelmesi anlamı taşıyacaktır. Bu durum Türkiye için hak kaybı demektir. Bu hak kaybı Türkiye’yi siyasi olarak etkilediği gibi kıta sahanlığının ekonomik amaçlarla kullanılması sebebiyle ekonomik etkileri de bulunmaktadır. Diğer taraftan Türkiye’nin haberi dışında ve Kıbrıs Meselesi’ne rağmen GKRY’nin böyle bir sınırlandırmaya girişmesi Türkiye için prestij kaybı anlamına da gelmektedir. Bu değerlendirmeler ışığında tetikleyici eylemin yarattığı tehdit görece önem sırasına göre diplomatik-siyasi, hak ve saygınlık kaybı yaratır, ekonomik türdendir.  Tehdit yaratan olaya yani krizi tetikleyen eyleme Türkiye’nin ilk tepkisi sözlü ve siyasi olmuştur. Türkiye sözlü ve siyasi tepki olarak 2 Mart 2004’te nota ile görüşlerini bildirmesi olmuştur. Buna göre Akdeniz'deki sınırlandırmaların Türkiye'nin haklarını ilgilendirdiğini ve antlaşmayı tanımadığını belirtmiştir. 

Krizi hali hazırdaki sürece bakıldığında tarafların tutumu bir yumuşamaya gidilmediğini göstermektedir. Bu sürece baktığımızda kriz hala sürmektedir. Bu yönüyle kriz zamanı bakımından gelişen krizdir. Krizin genel niteliğine baktığımızda GKRY Kıbrıs Sorunu bağlamında müzakerelerde elini güçlendirmek ve Türkiye tarafını müzakere masasına oturtup doğrudan kendisini muhatap almasını sağlamak adına tasarlamış olduğu kurgulanmış krizdir. 

Kriz ve kriz yönetiminin özelliklerine baktığımızda karşımıza çıkan temel parametre tarafların kriz yönetim stratejileridir. Alexander George’un kriz yönetim stratejilerini temel aldığımızda krizi tetikleyen taraf olarak GKRY’nin saldırgan bir strateji benimsediğini görmekteyiz.  GKRY’nin varolan statükodan memnun olmayıp oldu bitti stratejisi ile fiili durum yarattığını görmekteyiz. GKRY’nin bu stratejiyi kullandığının göstergesi kıyıdaş ülkelerle MEB sınırlandırma antlaşmaları imzalaması ve petrol arama ruhsat sahaları belirleyerek ihaleye açması olmuştur. Söz konusu kriz niteliği itibari ile gelişen bir kriz olduğu için zamana yayılmıştır. Zamana yayılan krizlerde taraflar gelişen/değişen koşullarda kriz yönetim stratejilerini farklı bir strateji ile değiştirebilirler. Türkiye’nin izlediği stratejiler ve değişen bölgesel değişikliler sebebiyle kriz süresince GKRY’nin uyguladığı diğer bir strateji de sınırlı tırmandırma stratejisidir. Bu stratejiyi uygulayan temel kuralları koymak için pazarlık zeminini kabul edilebilir seviyeye getirmeye ve daha fazla tırmandırmayı sınırlamaya çalışır. Bu sınırlı tırmandırma aynı zamanda karşı taraftan gelecek olan karşı tırmandırmayı caydırmayı da amaçlar. Bu stratejinin uygulanan iki türü bulunmaktadır. Birincisi krizin kendi konusu içinde tırmandırmayı içeren dikey tırmandırmadır. İkincisi ise savunan tarafın karşı tarafı başka alanlarda zarara uğratmaya çalışan yatay tırmandırmadır. GKRY sınırlı tırmandırmanın her iki türünü de uygulamaktadır. Öncelikle ruhsatları ihaleye açmış ve ihale sonucunda Nobel Energy’e sondaj hakkı vermiştir. Türkiye’nin itirazlarına rağmen tırmandırmadan kaçınmayıp Nobel Energy aracılığı ile sondaj faaliyetine başlamıştır. Böylece aynı konu içinde dikey tırmandırma gerçekleştirmiştir. Diğer taraftan çok farklı bir konu olmayıp iç içe geçen konular olarak Kıbrıs Meselesinde yatay tırmandırma uygulamıştır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki tutumlarını bahane ederek GKRY Kıbrıs Müzakerelerinden çekildiğini açıklayarak yatay tırmandırma stratejisini de uygulamıştır.

Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Krizi GKRY’nin oldu bitti ile fiili durum yaratması üzerine çıkmış bir kriz olması sebebiyle Türkiye’nin taraflar açısından konumu savunmacıdır. Türkiye, GKRY’nin MEB sınırlandırma antlaşmalarından ilki Mısırla imzalanan antlaşmanın 2004 yılında BM’ye tescil edilmesini tehdit olarak algılamış ve kriz tetiklenmiştir. Bundan sonra krizin başlaması ile Türkiye krizi yönetmek adına savunmacı kriz yönetim stratejilerinden biri olan zorlayıcı diplomasiyi seçmiştir. Zorlayıcı diplomasi stratejisi düşmanı zorlayıcı tehditler ya da sınırlı güç artırımı kullanarak yaptığı eylemden vazgeçirmek için kullanılır. Düşman bir eylemde bulunmuştur ve yaptığı eylemden vazgeçmesi konusunu ikna edilmeye çalışılır. Düşmanın eyleminden vazgeçmemesi halinde kuvvet kullanılabileceği yönünde kuvvet kullanma tehdidini içerir. Bu sebeple hemen askeri bir güç kullanmadan önce eski statükoya dönmesi için düşmana zaman verilir. Bu haliyle bakılınca zorlama stratejisi kuvvet tehdidi ile desteklenen diplomatik bir stratejidir. Türkiye GKRY’ni kuvvet kullanma tehdidi ile eyleminden vazgeçirmeye çalışmaktadır. Krizin tetikleyenleri baş gösterdiğinde Türkiye önce diplomatik yollardan GKRY’ni uyarmıştır. Karşı taraf eyleminden vazgeçmemiştir. Aksine sahip olduğu güç asimetrisini kullanarak krizi tırmandırmayı rasyonel bulmuştur. Krizin tırmanmaya başlaması ile Türkiye kuvvet kullanma tehdidi ile zorlayıcı diplomasiyi uygulamaya başlamıştır. Bunu yaparken de zorlayıcı diplomasinin yumuşak bir türü olan “dene-gör”ü tercih etmiştir. Mısır ile GKRY arasında imzalanan Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Antlaşması’nın BM’ye tescilinden sonra Türkiye 2 Mart 2004’te görüşlerini bildiren notada isteminin neler olacağını belirtmeye başlamıştır. Türkiye söz konusu antlaşmayı tanımamakta ve deniz yatağı, deniz yatağının altı ve üzerindeki su kitlesi dahil olmak üzere 32o  16’ 18’’ meridyeninin batısındaki sınırlandırma sahası ile ilgili tüm hukuki haklar saklı tutmaktadır. Kıbrıs’ı yani Kıbrıslı Rum ve Türkleri temsil edecek fiili ya da hukuki tek bir otorite bulunmamaktadır ifadesi ile Kıbrıslı Türklerin iradesinin dikkate alınması gerekliliğine de vurgu yapılmıştır. GKRY’nin, Türkiye’nin notasına cevap verdiği açıklamasının ardından Türkiye 4 Ekim 2005’te BM Genel Sekreteri’ne gönderdiği mektupta GKRY görüşleri reddedilmiştir ve Uluslararası Deniz Hukukuna göre Akdeniz gibi kapalı veya yarı kapalı bir denize kıyısı olan devletler haklarını kullanır yükümlülüklerini yerine getirirken işbirliği yapmak zorunda olduğunun altı çizilmiştir. GKRY, ilan ettiği petrol arama sahalarını ruhsat için ihaleye açınca Türkiye bu konuda sessiz kalmayacağını belirtmek üzere faaliyete geçmiştir. Türkiye dene-gör eylemlerine başlamıştır. Önce Akdeniz’de tatbikatlar yapılmaya başlanmıştır. 2007 yılının Mart ayında başlayan ve Haziran ayında da devam eden tatbikatların yapıldığı sahaların koordinatları National Geospatial-Intelligence Agency ve Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğünce yayımlanmıştır. 2-5 Mayıs 2007 tarihleri arasında denizaltı, savaş gemileri ve uçaklar ile gerçek mermiler kullanarak yapılan tatbikat, Kıbrıs Adasının ilk kez 12-25 mil güneyinde gerçekleştirilmiştir. Deniz Kuvvetlerinin planlı tatbikatlarından olan Deniz Kurdu tatbikatları, son beş senedir ağırlıklı olarak Ege Denizi’nde yapılırken, 2007 yılında Doğu Akdeniz’de yapılmıştır. Türkiye Petrol İşleri Genel Müdürlüğü, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının dört bölgedeki (TPO/XVI/A, TPO/XVI/D, TPO/XVI/E ve TPO/XVI/F) ruhsat ve arama izni taleplerini 9 Ağustos 2007 tarihli Resmî Gazete ile ilan etmiştir. Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, Türkiye ilgili bölgelerde kıta sahanlığı haklarına sahip olduğunu üstü örtülü olarak resmen uluslararası kamuoyuna bildirmektedir. Bu durum Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de haklarına sahip olacağını, GKRY’nin vereceği ruhsatları tanımayacağını, bu ruhsatlara dayanarak sahada yürütülecek faaliyetlere müsaade etmeyeceğini ve müdahale edebileceğini göstermektedir. Türkiye Kıyı Emniyet Genel Müdürlüğü, denizcilere Malene Ostervold isimli geminin 14 Kasım 2008 tarihinden başlayarak ikinci bir duyuruya kadar belirtilen koordinatlar arasında jeofizik araştırma yapacağı duyurusunda bulunmuştur.

Doğu Akdeniz deniz yetki alanları krizinde uygulanan bir diğer strateji ise karşı tırmandırmayı engellerken uygulanan misilleme stratejisidir. Saldırgan bir strateji olarak Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından gerçekleştirilen oldu-bitti stratejisini karşılamak için başlatılan zorlayıcı diplomasi strateji (dene-gör) süreç içerisinde Rum Yönetimi’nin sürdürdüğü tırmandırma girişimleri sonucunda sınırlı bir etki yaratmış ve Türkiye gelişen kriz sürecinde stratejilerini gözden geçirmek zorunda kalmıştır. Bu süreç içerisinde kuvvet kullanma tehdidinden yararlanma seçeneği daha az dillendirilirken özellikle KKTC ile imzalanan antlaşmalarla Rum Yönetimi’ne karşı misilleme/misliyle mukabele stratejisi uygulanmaya başlanmıştır.

GKRY’ne karşı Türkiye gereken her türlü önlemin alınabileceği mesajını vermiştir. Hatta Rum tarafının sondajdan vazgeçmemesi üzerine Türk Donanması unsurları ile Piri Reis gemisini Ada’nın açıklarına göndermiştir. Türkiye’nin göndereceği gemi her ne iş görecek olursa olsun Türkiye’nin amacı ben Akdeniz’de varım ve senin yaptığın faaliyetleri tanımıyorum mesajını vermektir. Ayrıca Türkiye Akdeniz’de krizin yaşanmaya başlamasından sonra bölgede yaptığı tatbikatlarla da zorlayıcı diplomasi çerçevesinde askeri güç artırımını belirterek kuvvet kullanma tehdidinin bir seçenek olduğunu göstermiştir. 

Türkiye’nin zorlayıcı diplomasi ile uyguladığı baskıyı aşamalı arttırmanın bir seviyesi olarak Rumların ikazları dikkate almaması üzerine KKTC ile imzaladığı Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Antlaşması imzalanmış ve daha sonra KKTC petrol arama ruhsat sahaları imtiyazı TPAO’na verilmiştir. Bu sahaların Ada’nın güneyini de kapsıyor olması tırmanmanın Türkiye tarafından göze alındığını göstermektedir.  Ama artık tırmandırmak çıkarlara uygun gözükmemektedir.

15 Eylül 2011’de, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin Adanın güneyinde sondaj faaliyetlerine başlaması halinde Türkiye ile KKTC arasında bir Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Antlaşması yapılması hususunda mutabakata varıldığını taraflar bildirmiştir. 23 Eylül 2011’de bölgede petrol arama çalışmaları yapmak üzere sismik gemi gönderilmiştir. Türkiye böylelikle gerilimi tırmandırmadan, ancak GKRY’ne, KKTC’de yaşayan Türkleri tanımazsan, ben de seni tanımıyorum mesajını açıkça vermektedir.

GKRY’nin 12. sahada petrol arama faaliyetlerinin başlamasından sonra diğer adımı olarak Türkiye KKTC ile Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Antlaşması imzalamıştır. Türkiye Cumhuriyeti ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Arasında Akdeniz’de Kıta Sahanlığı Sınırlandırılması Antlaşmanın genel hükümleri itibariyle uluslararası teamüllere uygun bir kıta sahanlığı antlaşması olduğu belirtilmiştir. KKTC ile Türkiye arasında antlaşma imzalanmasına rağmen eğer Rumlar geri adım atacak olurlarsa antlaşmanın hükümleri uygulanmayacağı açıklanmıştır. Fakat Rum tarafı eyleminden vazgeçmemiştir. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Ekonomi ve Enerji Bakanlığı arasında, 2 Kasım 2011 tarihinde, KKTC’nin kara ve deniz alanlarında sahip olduğu ruhsat alanlarını kapsayan bir Petrol Sahası Hizmetleri ve Üretim Paylaşımı Sözleşmesi imzalanması Rumları caydırmak için diğer bir adım olmuştur. Masrafların tamamı kendisine ait olmak üzere, TPAO tarafından yürütülecek faaliyetlerin ana hatları ile belirlendiği bu Sözleşme, 23 Kasım 2011 tarihli KKTC Resmi Gazetesi’nde yer alan Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanmıştır.

Türkiye’nin misilleme strateji uygulamasına rağmen Rum tarafı petrol arama ruhsat sahaları için ikinci ihaleyi başlatmıştır. Kıbrıs Rum Kesimi'nin Avrupa Birliği Dönem Başkanlığı'nın avantajlarını da kullanarak Doğu Akdeniz'de ikinci sondaj ve doğalgaz arama ihalesinde ısrar etmektedir. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Selçuk Ünal Rumların ikinci ihale sürecini şu şekilde yorumlamıştır: “GKRY'nin açtığı sözde ihaleye konu olan deniz alanlarının Ada'nın batısındaki bir bölümü Türkiye'nin Akdeniz'deki kıta sahanlığı alanı ile çakışmaktadır. Türkiye, bu alanlarda hiçbir faaliyete müsaade etmeyecektir. İhaleye konu olan deniz alanlarının Ada'nın güneyindeki büyük bölümünün KKTC tarafından TPAO'ya verilen ruhsat sahaları ile çakıştığını; Uluslararası petrol şirketlerinin bu alanlarda ileride faaliyette bulunmaları, KKTC ve TPAO ile karşı karşıya gelmelerine ve arzu edilmeyen gerginliklerin ortaya çıkmasına sebep olabilecektir. İlgili ülkeler ve petrol şirketlerini sağduyulu hareket etmeye ve ihaleden çekilmeye davet ediyoruz” 7 Ekim 2014’te, Türkiye’nin Güney Kıbrıs’ın sözde Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde (MEB) bulunan 2,3 ve 9 numaralı parsellere denk gelecek şekilde Navtex ilan etmesinin ardından Rum hükümeti görüşmelerden çekilme kararı almıştır. 

GKRY’nin oldu-bittilerle fiili durum oluşturmasına karşılık Türkiye’nin GKRY’yi eyleminden vazgeçirmek için savunmacı stratejiler kullanmıştır. İlk başta kuvvet kullanma tehdidinden faydalanarak zorlayıcı diplomasi stratejisini kullanan Türkiye değişen uluslararası koşullarla zamana yayma ve misilleme stratejilerini kullanmıştır. Türkiye kriz yönetim stratejilerini uygularken teknik olarak zorlayıcı diplomasinin de doğası gereği şiddet içermeyen askeri kriz yönetim tekniği kullanmaktadır. Rakip ise Kıbrıs Müzakerelerinde Türkiye’yi masaya davet etmek suretiyle müzakere tekniğine yatkın görünmektedir.

Türkiye GKRY’nin Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de hak ve menfaatlerini ihlal ettiğini, Kıbrıs Adası etrafındaki kaynaklardan ada halkının her ikisinin de hakkı olduğunu ve Kıbrıs Adası’na ait kaynakların paylaşımı için Kıbrıs Sorunun çözülmesinin beklenmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Türkiye GKRY’nin yapmış olduğu ihlalden vazgeçirmeye çalışmaktadır. Fakat bunda iki tarafın ilişkileri dışında varolan krizin yönetim strateji ve başarısını etkileyecek üçüncül müdahiller bulunmaktadır. Genel olarak kriz sürecinde etkili olan üçüncü aktörler Yunanistan, İsrail, Mısır, Lübnan, AB ve BM olarak sayılabilir. Türkiye’nin bölgedeki ülkeler, Akdeniz’e kıyısı olan devletler, olaya dolaylı olarak Noble Energy ile müdahil olan Amerika ile ilişkiler ve diğer taraftan Kıbrıs Sorunu dahilinde AB ile ilişkiler düşünülerek kriz değerlendirildiğinde krizi tırmandırmak ya da tırmandırmamak arasında bir seçim yapması gerekmektedir. Davos’ta “one minute” krizi ile İsrail ile ilişkiler gerginleşmeye başlamış, Mavi Marmara krizi ile gerginlik iyice artmıştır. Arap Baharı sonrasında Suriye’deki olaylarda Suriye yönetimine karşı tutum sergileyen Türkiye’nin Suriye ile ilişkileri bozulmuştur. Bu durumda Türkiye’nin dikkate alınmadı Suriye ile GKRY arasında bir MEB Antlaşması imzalanabilir. Noble Energy Şirketi GKRY’de MEB sahalarında rezerv araması için ruhsat sahibi olan şirketin menşei ABD’dir. 

Kriz süreci bakımından gelişen bir kriz olduğu için henüz bir yumuşama ve kriz sonrası evreden bahsetmek mümkün değildir. Bunun için krizin sonucu, krizin sonucu, sonucun niteliği ve etkilerine dair bir parametre belirlemek mümkün değildir.

 

 

CoalaWeb Traffic

Today101
Yesterday829
This week2696
This month8639
Total1105070

Who Is Online

1
Online

19-12-12

TFPC Hızlı İletişim

S5 Box

ÜYE GİRİŞ

Sitemize Hoş Geldiniz

Yine Bekleriz, Dileriz Yararlı Olmuştur...

S5 Register